Milliyetçilik Anlayışımız...
Milliyetçilik mefhumu Fransız
ihtilalinin dilimize kazandırdığı bir kavramdır. Bu kelime aslı itabiriyle
Arapça’dan dilimize geçmiştir. "Millet" kökünden türemiştir. Arapça’da
millet din ve şeriat mânâsındadır. İslâm ve Hıristiyanlık gibi. Allah-u
Teâlâ’nın kullarına Peygamber vasıtasıyla, onları dünya ve ahiret saadetine
ulaştırmak için göderdiği şeriata verilen isimdir. (1) Kur’an’ı Kerim’de bu
kelime on beş yerde geçmekte ve istisnasız hepsinde "Din" mânâsında
kullanılmaktadır.
Millet kelimesi dilimizde galât-ı
meşhur yani Arapça’daki mânâsının dışında kullanılmaktadır. Millet kelimesi
dilimizde, asırlarca beraber yaşamış, zulüm ve felakete beraberce göğüs germiş,
şan ve şerefi beraber istihsal etmiş, beraber ağlayarak beraber sevinmiş, gelecekte
ortak gayeye ulaşmak ve beraber muzaffer olmak için yardımlaşan insanlardan meydana
gelen, bir topluluk mânâsına kullanılır. (2) Bu anlamıyla bizde kullanılan millet
kelimesi, Arapça’da şa’b kelimesinin tam karşılığıdır. O halde, bizdeki millet
kavramını alarak, Arapça’da milletin din mânâsına geldiğini ve Kur’an’da bu
meyanda millet ve dolayısıyla milliyetçiliğin olmadığını ileri sürenlerin, kavram
kargaşasından bu sonuca vardıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Millet (yani
şa’b) kelimesi Kur’an-ı Kerim’de geçmektedir. Hucûrat Suresi 13. ayette Cenab-ı
Hakk şöyle buyurmaktadır: "Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir
dişiden yaratttık. Sizi milletler (şuûb) ve kabileler halinde koyduk ki birbirinizi
kolayca tanı yasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, Ona karşı gelmekten
en çok sakınanınızdır. Allah bilendir, haberdardır."
Bu kısa açıklamayı yaptıktan
sonra milletin tarifini yapmamız gerekiyor. Çünkü milliyetçilik meselesi asıl
rengini milletten almaktadır. Zaten "millet demek, herhangi bir esas etrafında
toplanmış, mütesanid insan kütlesi demektir." (3) Bir milletin etrafında
toplandığı esaslara, milliyet unsurları denir. Bunlar da: soy, din dil, vatan, tarih,
kültür birliği, gelecekte beraber bağımsız yaşama arzusu vb. olarak
sayılmaktadır. Bu esaslar, Durkheim’in tarifinden alınmıştır. Bir topluluğun
millet seviyesine ulaşması, bütün bu esasların var olmasını gerekli kılmaz.
Etrafında toplanılan bu "esas" bazan Fransa ile Çin’de olduğu gibi
"kültür", bazen Almanya’da olduğu gibi "ırk", bazen Slav ve Arap
âlemleriyle Romanya’da olduğu gibi "dil", bazen ABD’de olduğu gibi
"tabiyet" (vatandaşlık), bazen Avusturya’da olduğu gibi "mezhep" ve bazen de
İsviçre’de olduğu gibi "vatan" kavramından ibaret olabilir. Bir camianın millet
sayılabilmesi için bunlardan herhangi birinin etrafında toplanmış olması yeterlidir.
(4) Bu tariflerden hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: "Milliyet, bir toplumun
bir araya gelmesine sebep olan içtimaî bir nefis, bir vicdan demektir." (5) Belki de
Durkheim’in kollektif şuur dediği, milliyetin kendisidir. Irk ve kan milletin
kabiliyeti değil, bu kabiliyetin ortaya çıkmasına yarayan vasıtalardır. Her milletin
genişleme gücü o vicdanın şumûl derecesi ve külliliği ile mütenasiptir. Dil dahi,
ırk ve kandan ziyade bu vicdanın ifadesidir. Din, bu vicdanın en şumûllü temelini,
en büyük temelini oluşturur. Bir toplumun dini ne ise, toplumsal vicdanı o; toplumsal
vicdanı ne ise, dini de odur. Milliyetçilik ise, millet uğruna fedakârlığa verilen
isim olduğuna göre; bir toplumun milliyetçilik anlayışı aynı zamanda onun dinî
inancını temsil eder. Milliyetçiliği bir ideoloji olarak takdim etmek, bir topluluğun
vicdanı olmaktan uzak ve sadece iyi ahlâktan ibaret olan Hristiyan kökenli
düşünürlerin marifetidir. Bütün bunlardan şunu anlıyoruz ki, müslüman bir fert,
İslâm’ın hayatın bütün meselelerine izah getirdiğinin ve eksiklikten münezzeh
olduğunun şuurunda olması hasebiyle ayrıca kendisine ideoloji arama zahmetine
katlanmaz. İsterse bu ideoloji milliyetçilik adını almış olsa bile...
Bu şekilde bir milliyetçilik
ideolojisiyle yola çıkanları, Efendimiz (S.A.V.) kınamakta ve bu davaya asabiyyet
adını vermektedir: "Sırf soyu için öfkelenir, yahut sırf soysop davasına
çağırır, yahut (hak davaya değilde) kuru bir kavmiyet ve asabiyet davasına yardım
eder ve bu yolda öldürülürse, işte böylesinin ölümü tam bir cahiliyet
ölmüdür." (7)
İnsanların kavimler halinde
yaratıldığına yukarıda işaret etmiştik. Ayrıca Cenab-ı Hakk, kavimlerin renk ve
dillerinin ayrıldığı (Kum 30/22) kudret ve varlığın delilleri olarak saymaktadır.
Demek ki insanlar milletler halinde ve fertlerde mensubu bulunduğu milleti seven bir
fıtrat üzerine yaratılmışlardır. Nitekim Efendimiz (S.A.V.) "Kişi kavmini
sever" (8) buyurmakla bu hakikate işaret etmiştir. Ayrıca Efendimiz "Sizin en
hayırlınız, günah olmayan işlerde kavmini müdafaa edendir." (9) buyurmakla kavme
yardımı teşvik etmektedir. Fakat bu yardım ve müdafaanın sınırı bir başka
Hadis-i Şeriflerinde sahabeden bazılarının "Kişinin kavmini sevmesi asabiyet
midir?" diye sormaları üzerine şöyle açıklamıştır: "Asabiyet, kişinin
zulümde kavmine yardımcı olmasıdır." (10) İmamı Şafiî bu konuda şu
açıklamayı yapmaktadır: "Bir kimse kendisine helal olmayan (haram) bir şeyi
başkasına yüklememek şartıyla, kavmini, başkasına tercih ederse, bu asabiyet değil
sıla-i rahimdir. Sevgide mekruh olan bir kimsenin zulüm, nesebe kötü söz söylemek,
asbiyet ve başka nesebe kin duymak gibi Allah’ın haram ettiklerini başkalarına
hamletmesidir; Üstelik arada kötülük ve cinayet gibi bir sebep olmadığı halde...
Böylece kin, Allah ve Resulü’nün emirlerinin hilafına (bir özrü olmaksızın),
asabiyete dönerse, Allah’a isyan içinde olur. Bunda kesinlikle te’vil olmaz. Ve bu
konuda müslümanlar arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Kim kalkar bu şekil üzere devam
ederse, şahitliği merduttur." (11)
Kişinin kavmini, yani mensup olduğu
topluluğu İslâm’ın sınırları dahilinde kalmak şartıyla sevmesi ve yardımda
bulunamsının makbul sayılan işlerden olduğunu anlamış bulunuyoruz. Bu konuya biraz
daha açıklık getirmek için Babanzade Ahmet Naim’in görüşlerini de aktaralım:
"Türk ve Müslüman" yahut "Müslüman ve Türk" gibi, bir ayrılık hissi veren
tabirlerden vazgeçmek, hasılı İslâm ümmetini parçalayacak her türlü tavır ve
hareketten sakınmak lazımdır. Bu hususlara dikkat etmek şartıyla, şeriatın
çizdiği selamet ve saadet dairesi içinde Türkler için istediğiniz kadar çalışın.
Türkler’i istediğiniz kadar irşâd edin. Yalnız dikkat edin ki, irşâdlarınız
"Türklük" namına değil, "Müslümanlık" namına olsun. Türkler diye değil,
Müslümanlar diye hitap edin. Hülasa "Türklük"e değil, zaten müslüman olan
"Türkler"e hizmet ediniz. Bu hizmet sizi, Allah ve kulları yanında makbul
kılar." (12)
"Şeriatın çizdiği sınırlar
içinde milletine yardım etmek yine İslâmiyet’in emrettiği şeydir. Böyle hareket
edenlerin elini öper, başımızın üstüne koruz. Türk diline, sanatına,
edebiyatına, ticaretine hizmet edenler fevkalâde bir iş görmüş olurlar. Din
hakikatlerini -tıpkı bizim yaptığımız gibi- kendi dillerince neşretsinler. "Biz,
hiç bir peygamberi kavminin lisanından başka bir dil ile göndermedik. Ta ki onlara
hakikati anlatabilsin." (13) Ayet-i Kerimesi’nin işaretine bakarak bunu teşvik de
ederiz. Yalnız Türkler’e taraftarlık adına diğer müslüman kavimlere zulm
etmesinler." (14)
Buraya kadar yaptığımız açıklama
ve nakillerden, kişinin kavmini haksızlıkta olmamak şartıyla, sevebileceğini ve onun
milletine hizmetine sürükleyen âmilin İslâmi motifli olması gerektiği
anlaşılmış oluyor. Yani bir topluluğu harekete sevk eden sebeb, mutlaka dinî
gayretten ileri gelmektedir. Bu sınırlar dahilindeki milliyetçilik anlayışı
meşrudur. İslâm ile şereflenmiş milletlerin bu anlayışla hareket etmeleri beklenir.
Çünkü insanları birbirleriyle olan münasebetlerini İslâm’a göre
şekillendirmeleri şarttır. Bütün tavır ve tepkilerini İslâm’ın düsturlarından
almalıdırlar. Sadece aynı soydan ve dildendir diye ırkdaşına taraftar olmak yanlış
bir anlayıştır. Zira İslâm’a göre, her fert, en yakın kan bağıyla
bağlandığı baba ve kardeşleriyle olan münasebetlerinde bile, dinî inancı birinci
plana çıkarmak zorundadır. Bu hususu şu Ayet-i Kerime gözler önüne sermektedir.
"Ey inananlar! Babanızı ve kardeşlerinizi, küfrü imana tercih ediyorlarsa, dost
edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, o zalimlerden olmuş olur." (15)
O halde rengini İslâm’dan almış
bir milliruh ve seciyeye ulaşmak, bu milliruhu İslâm’ın gösterdiği istikamete
yönlendirmek en doğru yoldur.
1-El-Mu’cemu’l-Vasit, Millet Maddesi,
2-Ziya Gökalp, Makaleler II. Kültür Bakanlığı Yay.
İstanbul, 1986, s.69
|