BİR ÎMÂN BURCU : SEYYİD AHMET ARVÂSÎ...
31
Aralık 1988 tarihinde Hakk’a yürüyen S. Ahmet Arvâsî Hocamızı rahmetle
anıyor,aziz hâtırasını hürmetle yâdediyoruz
Köklü medeniyetlere sahip olan milletler; sıra dışı mütefekkirler, çok değerli
âlimler, eşsiz sanatkârlar, emsalsiz edipler, müstesnâ gönül mimarları ve çok
kıymetli davâ adamları yetiştirirler. Gerçekten de; ruh hamurkârlarını,
mütefekkirlerini, münevverlerini, sanatkârlarını, ilim erbâbını, idealistlerini
ve dâvâ adamlarını yetiştiremeyen toplumların devamlı irtifâ kaybettiği tarihî
bir hâkikâttir… Yine inkârı mümkün olmayan bir diğer gerçek ise, bir milletin
büyük fikir adamları yetiştirebilmesi için o toplumun; köklü bir medeniyete,
âteşin bir îmana, zengin bir kültüre, engin bir tarihî birikime, ulvî bir
ülküye, millî bir ideâle sahip olması gerektiğidir…
Türk Milleti; muhteşem İslâm Medeniyeti’ne, 5000 yıllık tarihi geçmişe ve
muazzam bir kültüre sahip olmasına rağmen; ne yazık ki, uzun zamandan beri bir
medeniyet seyyahı durumuna düş/ürül/erek temel değerlerinden uzaklaştı/rıldı/ğı
için, toplum olarak ârafta kalmış, münevver ve mütefekkir insanlar yetiştirme
hususunda da önemli sıkıntılar çekmiştir / çekmektedir… Geride bıraktığımız
asırda millet olarak; medeniyet değiştirme vetiresinin tabiî neticelerini
yaşadık; bizi “Biz” yapan millî-İslâmî ve insânî değerlerimizden
uzaklaştık, mefkûrelerimizi, âlemşümul hedeflerimizi ve büyük düşünme
ideâllerimizi yitirdik, din-dil ve târih şuurumuzu paslandırdık, ufkumuzu
aydınlatacak olan gerçek fikir adamlarımızı yetiştirebilme bahtiyarlığından
mahrum kaldık ve bugünkü fikir fukâralığına düçâr olduk…
Artık günümüzde; ismiyle müsemmâ gerçek “fikir adamı”
çıkaramamanın üzüntü tâ kalbimizde duyarken, “Eskimeyen Eski Medeniyetimiz”in
yetiştirdiği erbâb-ı kalemleri ebedî âleme bir bir yolcu ediyor ve yerlerine
yenilerini ikâme edemediğimizden dolayı da çok mustarip olduğumuz bir dönem
yaşıyoruz… Ne yazık ki; yeni Nurettin Topçu’lar, Osman Turan’lar, Cemil
Meriç’ler, Necip Fazıl’lar, Erol Güngör’ler, ………. yetiştiremiyoruz… Türk-İslam
Medeniyeti’nin ferah fezâ ikliminden ilhâm alarak fikir susuzluğumuzu gideren bu
müstesnâ mütefekkirler; sadece yaşadığı dönemi değil, sonraki birkaç asrı
aydınlatacağına, istikbâldeki pek çok nesli de irşâd edeceğine inandığımız âbide
şahsiyetlerdi... Bu mümtaz insanlar, “Herkes ölür, ama herkes hayatı
gerçekten yaşamaz” sözüne örnek teşkil eden ölümsüz fânilerdi... Onlar,
düşünce dünyamızın sönmeyen yıldızları olarak vefâtından sonra da yaşayan,
tahlilleri, tespitleri, teşhisleri ve çözüm yolları günümüz meselelerine de ışık
tutan, her geçen gün kıymetleri daha iyi anlaşılan ve değerleri artarak devam
eden “Mektep Adam”lardı...
İşte Seyyid Ahmet Arvâsî Hoca da; bu müstesnâ mütefekkirlerden, âbide
şahsiyetlerden, mümtaz insanlardan, ölümsüz fânilerden ve mektep adamlardan
birisiydi... Seyyid Ahmet Arvâsî, hayatını “..Emrolunduğun gibi dosdoğru
ol..” (Hûd, 11/112) İlâhî îkazına göre şekillendiren, Kur’ân-ı Azimüşşân’ı
her konuda rehber olarak gören, hiçbir zaman Şanlı Peygamberimiz’in sünnet-i
seniyyelerinden ayrılmayan, ömrünü inancına ve milletine adayan, Efendimiz’de en
kâmil mânâsıyla tebârüz eden bir çok güzellikleri ve özellikleri bünyesinde
toplayan BİR ÎMAN BURCUYDU… Seyyid Ahmet Arvâsî, İslâm parantezindeki
Türk Milliyetçiliği’nin husûsî adını “İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem
Ülküsü” diye tavsif eden, fikriyatımızı bu doğrultuda tebellür ettiren,
“izm”lerin ya da şahısların putlaştırılmasına şiddetle karşı çıkan, yanlış
ölçülere sahip olmamızı önleyerek zihinlere vurulmak istenen prangaları söken ve
ufkumuzu aydınlatan gerçek bir münevver, îmanlı bir mefkûre adamıydı... Rahmetli
Arvâsî Hoca; mükemmel şahsiyeti, şahsiyetinden kaynaklanan ölçülü tavrı,
tevazuu, yüksek ideâli, düşünce dünyası, ilmi, asâleti, ahlâkı ve inancıyla,
düşünce hayatımızda derin izler bırakan büyük bir âlimdi... O, çölleşen tefekkür
dünyamıza hayat veren, çoraklaşmış gönüllerimizi suya kavuşturan bir fikir
vâhasıydı… O; “Türk-İslam Ülküsü” adlı 3 ciltlik kitabıyla ülkücü
hareketin anayasasını yazan, tarihe, beşeriyetin hâfızasına ve Türk
milliyetçilerinin gönlüne silinmez harflerle yazılan büyük bir mütefekkirdi...
O, Ülkücü Hareketin fikri temellerini İslâmî ölçülere göre şekillendiren ve
yönlendiren çok önemli fikir adamlarından birisiydi…
Seyyid Ahmet Arvâsî, Yaşadığını yazan, yazdığını yaşayan, inandığını söyleyen,
söylediğinin arkasında duran bir münevver olan Seyyid Ahmet Arvâsî, örnek bir
Alp-Erendi... O, 56 yıllık kısa ömrüne çok büyük hizmetler sığdıran gerçek bir
âlim, sâlih bir mü’min, müstesnâ bir insandı… O; sıradan bir kişi değildi, ender
yetişen bir dehâ idi.... O, bütün hayatını İslâm Dîni’ne ve bu hak dîne 1000
yıllık hizmetiyle şereflenen Türk Milleti’ne adamış, mükemmel bir eğitimci,
farklı bir yazar, ufku geniş bir erbâb-ı kalemdi... O; bilge bir dervişti,
yokluğu çok fazla hissedilen bir gönül adamıydı... O, İslâm Âlemi’nin geçirdiği
buhran ve bunalımların, düştüğü zelil durumların sebeplerini ve çarelerini
gösteren, bu uğurda bir ömür harcayan gerçek bir mücahitti... O, “Sahâbe-i
Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti Türk Milleti yapmıştır” diyen,
“Yıldızlı göklerde dolaşan Hilâl’in mahzun olmasına” gönlü aslâ razı
olmayan, “İslâm’ın basiretini ve Türk’ün haysiyetini” temsil eden tam bir
karakter âbidesiydi… O, asırlardır İslâm sancağını taşımayı kendisine vazife
bilen, İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Alem Ülküsü’nü gâye edinen Türk
Milleti’nin yetiştirdiği gönül ordusunun nurânî halkalarından birisiydi...
Seyyid Ahmet Arvâsî; Mekke’de doğan, Medine’de devlet hâline gelen, risâlet ve
nübüvvetin nûruyla insanlığı îman çağına eriştirerek, cehâletin girdabında
debelenen beşeriyeti medeniyetin en üst seviyesine çıkaran Yüce İslâm Dîni’yle;
Türkistan’da tarih sahnesine çıkan, “Mekke’nin tevhid nûruyla” yıkanan,
mefkûresini cihad ruhuyla taçlandıran ve Anadolu’da “Ufukların Efendisi”
bir cihan devleti kuran Aziz Türk Milleti’nin İlâhî kader çizgisindeki kesişme
noktalarından feyz ve ilhâm alan bir ilim, fikir, düşünce, îman ve aksiyon
adamıydı...
Arvâsî Hoca, Allahü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de “..Ey Ehl-i Beyt, Allah
sizden her türlü kiri giderip, sizi tertemiz yapmak istiyor..” (Ahzâb,
33/33) şeklinde belirttiği Muhammedî ahlâk ve sâlih îmanla bezenmiş “Nur
Nesli”nden, yâni Ehl-i Beyt’tendir… Seyyid Ahmet Arvâsî, 15 Şubat 1932
Pazartesi günü Doğubeyazıt ilçesinde doğar. Aslen Van’ın Bahçesaray ilçesine
bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir. 1952 yılında Öğretmen Okulu’nu bitirir ve
Konya’nın Doğanbeyli Kasabasına ilkokul öğretmeni olarak tâyin edilir. Üç yıllık
ilkokul öğretmenliğinden sonra askerliğini yedek subay olarak yapar ve 1958
yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nden mezun olur. Arvâsî
Hoca, Van Alparslan Öğretmen Okulu, Savaştepe Öğretmen Okulu, Balıkesir Necati
Bey Eğitim Enstitüsü, Bursa Eğitim Enstitüsü ve İstanbul Atatürk Eğitim
Enstitüsü’nde pedagoji öğretmenliği yapar… 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim
Enstitüsü’nden sürgün edildiği Kırşehir ve Ümraniye’de çalışma imkânı
bulamayınca, 1979 yılında emekli olmak zorunda kalır. Seyyid Ahmet Arvâsî, bir
yandan öğretmenlik ve eğitimcilik görevini sürdürürken, diğer yandan da
milliyetçi-mukaddesatçı dernek ve kuruluşlarla irtibatını hiç kesmeden devâm
ettirir. Ülkemizde yayınlanan millî ve İslâmî dergilerde yazılar yazar…
Seyyid Ahmet Arvâsî, 1976 yılının eylül ayından itibâren haftalık “Devlet”
gazetesinde ve 15 günde bir yayınlanan “Ülkücü Kadro”da dînî ve îtîkâdî
konularda yazılar kaleme alır. “Genç Arkadaş”, “Hasret” ve
“Nizâm-ı Âlem” dergilerinde yazmış olduğu yazılar Türkiye genelinde büyük
yankı uyandırır. Ülkücü gençliğin millî-İslâmî şuurla yetişmesi için pek çok
konferans ve seminer verir.1 Mart 1978 tarihinden îtibâren Hergün Gazetesi’nde
günlük olarak makâleler yazmaya başlar. 12 Eylül 1980’de tutuklanır.12 Eylül
Cuntasının cezaevlerine doldurduğu binlerce ülkücüden biri olarak Mamak
zindanlarında çile çeker. İnançlarından ve fikirlerinden aslâ tâviz vermez.
Berâber tutuklandığı partili arkadaşlarına: “Ülkücülük sâdece bir inanç, bir
kimlik değil, her türlü baskılara, zulümlere karşı sönmeyen, söndürülemeyecek
olan bir meşâledir” diyerek moral ve sabır telkin eder. 17 Aralık 1981 günü
“MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nda muhteşem bir savunma yapar. 1983’te dönemin
ülkücü yayın organları olan “Yeni Düşünce”, “Hamle”, “Doğuş”,
“Millî Eğitim ve Kültür” gibi dergi ve gazetelerde görüşlerini dile
getirir. 16 Eylül 1985 tarihinden itibâren vefâtına kadar (31 Aralık 1988)
Türkiye Gazetesi’ndeki “Hasbihâl” adlı köşesinde hiç aksatmadan günlük
yazılarına devam eder.
Müslüman Türk Milleti’nin büyük mütefekkiri, Ülkücü Hareket’in manifestosu olan
“Türk-İslâm Ülküsü” adlı muhteşem eserin müellifi olan Seyyid Ahmet
Arvâsî’nin Mamak zindanlarında rahatsızlanan kalbi; onun Alemlerin Rabbî’yle
vuslatına vesile olur...31 Aralık 1988 tarihinde İstanbul’da Hakk’ın rahmetine
kavuşur... Vefâtının duyulması üzerine, yurdun dört bir yanından talebeleri,
dava arkadaşları ve ömrünü hizmetine adadığı Ülkücü Hareket’in mensupları
İstanbul’a akın eder... Rahmetli Seyyid Ahmet Arvâsî, 1 Ocak 1989 günü öğleyin
Fatih Camii’nde on binlerce kişiden müteşekkil cemaatın kıldığı cenaze namazdan
sonra Edirnekapı Mezarlığında toprağa verilir...
56 yıllık ömrüne ciltler dolusu eserler sığdıran ve “Bir Mektep Adam”
olan Seyyid Ahmet Arvâsî, bütün yazılarında Türk Milleti’nin dolayısıyla da Türk
milliyetçilerinin dâvâsının “Allah ve Resûlü’nün dâvâsı” olduğunu her
zaman ve her zeminde ifâde etmiştir. Arvâsî Hoca, hayatı boyunca Şanlı
Peygamberimizin; “İlmi yazı ile bağlayınız” hadisini kendisine rehber
edinerek düşüncelerini kitaplaştırmıştır.
Seyyid Ahmet Arvâsî, “İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri” isimli 18
sayfadan oluşan ilk kitapçığını 1965 yılında yayınlamıştır. Bu eser, Türk-İslâm
Ülküsü’nün özeti mahiyetinde 44 maddelik bir beyannâmedir. Arvâsî Hoca, bu
kitapçıkta: “Milliyetçilik bir milletin kendini ekonomik, kültürel, sosyal ve
politik yönden güçlendirmesi, başka millet ve gruplara sömürtmeme çabasıdır. Bu
bakımdan milliyetçilik meşrû bir hak ve şuurdur” demektedir.
Seyyid Ahmet Arvâsî’nin tanınmasına ve geniş kitleler tarafından okunmasına
vesile olan eseri, 1968 yılında yayınladığı “Kendini Arayan İnsan”
kitabıdır. “Kendini bilen Rabb’ini bilir” hikmetine mebnî olan bu
eserinde Arvâsî Hoca; madde ve mânâ terkibinden ibâret olan ve maddeye hiç
benzemeyen insanı, materyalist bir mantıkla tanımanın mümkün olmadığını ifâde
etmektedir. Arvâsî Hocamızın 1970 yılında yayınlanan “İnsan ve İnsan Ötesi”
isimli eseri, “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabının bir devâmı
niteliğindedir. İnsana ve insanın değerlerine psikolojik bir yaklaşım ve yeni
bir bakış açısı getiren bu eser; “zübde-i âlem” olan insanın metafizik
pencereden ilmî bir yorumudur....
Seyyid Ahmet Arvâsî’nin branşı olan pedagojide ve öğretmenlik mesleğinde söz
sahibi olduğunu gösteren kitabı, 1976 yılında yazdığı ve o yıllarda bu konudaki
tek eser olan “Eğitim Sosyolojisi”dir.
Rahmetli Hocamızın, en önemli eseri “Ülkücülüğü” bir reaksiyon olmaktan
çıkarıp, bir fikrî aksiyon hareketi haline getiren, âlemşümul bir mesaj olarak
cihâna ilân eden “Türk-İslâm Ülküsü”dür… “Türk-İslâm Ülküsü”,
Seyyid Ahmet Arvâsî’nin 1Mart 1978 yılında Hergün Gazetesi’nde yazmaya başladığı
yazılarının üç cilt halinde kitaplaştırılmasıdır. Bu eser, rahmetli Galip
Erdem’in ifâdesiyle “Benzeri ve örneği olmayan” bir yazı tarzı olup, bir
plan dâhilinde günlük yazı şeklinde tefrika edilen muhteşem bir kitaptır.”
Tamamı 10 bölüm ve 559 makâleden oluşan “Türk-İslâm Ülküsü” adlı bu eser;
bugün zihnimizi bulandıran, kavram kargaşası haline gelmiş bütün meseleleri çok
yıllar önce ele alıp, büyük bir vukûfiyetle îzah etmiştir. Arvâsî Hoca, bu
muhteşem eserinde çok önemli fıkıh dersleri vermiş, konuları klasik fıkıh
kitaplarındaki gibi madde madde sıralayarak anlatmamış, herkesin kolayca
anlayacağı, fakat çok şümullü bir biçimde en girift meseleleri yorumlamış,
hayatın her safhasında bilinip, tatbik edilmesi gereken İslâmî hükümleri
insanların gönlüne ve beynine nakşetmiştir. Arvâsî Hoca, “aksiyoner olmadan
dâvâ adamı olunamayacağını” bizlere öğretmiştir... Türk Milliyetçiliğini
izah ederken; “Ülkücülük; ülkemiz ve yeryüzünde Allah’ın nizâmını hakim
kılmak için kendine metot olarak Allah ve Resûlünü ölçü alan bir îmân
hareketinin adıdır” diye açıklamıştır…
Seyyid Ahmet Arvâsî’nin 1982 yılında yayınladığı “Diyalektiğimiz ve
Estetiğimiz”isimli eseri müstâkil bir kitap olmakla beraber, Türk-İslâm
Ülküsü’nün bütünlüğü içinde düşünülmesi gereken bir eserdir… “Diyalektiğimiz
ve Estetiğimiz”, iki bölümden müteşekkil olup, birinci bölümde İmâm-ı
Gazâli’nin “Mahluk, Hâlık’ın anahtarıdır” düşüncesinden yola çıkılarak
“diyalektik” anlatılmış; ikinci bölümde ise “estetik” mevzuuna yer
verilmiştir. Bu eserde Arvâsî Hoca; insanı ve insan ruhunu ele almış, İslâmî
motiflerle süslediği orijinal tahliller vücuda getirmiştir. İnsan ruhundaki
arayışların ifâdesi olan sanatı, Necip Fazıl’ın
“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,
Mârifet bu, gerisi yalnız çelik, çomakmış”
dediği gibi “Allah’ı aramak ve O’na ulaşmak için bir vasıta” olarak
görmüş ve bu bakış açısıyla îzah etmiştir
Seyyid Ahmet Arvâsî’nin 1982 yılında yayınlan “İlm-i Hâl” isimli eseri;
başta insan olmak üzere, bütün mevcûdâta, bütün mahlûkâta ve kâinata yeni bir
bakış açısı getiren, îtikat ve akâid bilgilerini klasik usulün farklı bir
anlatımı diyebileceğimiz bir üslûpla ele alan müstesnâ bir ilmihâl kitabıdır.
Arvâsî Hocanın, 1986 yılında yazdığı “Doğu Anadolu Gerçeği” isimli
eserinde “Şark Meselesi” olarak ele aldığı “bölücülük” konusunda
çok önemli tespitler ve tekliflerde bulunmuştur. Seyyid Ahmet Arvâsî,
emperyalist güçler tarafından üzerinde haince oyunların sergilenmeye çalışıldığı
bu talihsiz beldemizin bir ferdi olması hasebiyle bölücüleri ve onların
oyunlarını çok iyi tanıyan bir insandır. Arvâsî Hoca, Doğu Anadolu Gerçeği
isimli eserinde sun’î bir şekilde vücuda getirilen Şark Meselesi’ne bir eğitimci
ve bir sosyolog gözüyle yaklaşmış ve bu problemin bütün boyutlarının efkâr-ı
umumiyeye göstererek: “Bazı ahmak politikacılar, bazı gâfil yazar ve
çizerler, aldatılmış piyon ve basiretsiz ideologlar, millî ve mukaddes değerlere
yabancılaşmış kadrolar, ajanlar, çeşitli türdeki azınlık ırkçıları, yabancı
uzmanlar, misyonerler, barış gönüllüleri....vb el ele vererek ülkemizi felâkete
sürüklemek istemektedirler... Fakat unutmamak gerekir ki, Türk Devleti’nin
parçalanması, sadece, çeşitli renkteki “küfür cephesinin” işine
yarayacaktır. Allah korusun, muhalfarz, böyle bir parçalanma olursa, bundan
sadece Türklük değil topyekûn İslam Dünyası zarar görecektir. Bunu bilerek
ve düşünerek hareket etmek yalnız bir namus borcu değil , aynı zamanda
“dinî” ve “millî” bir vecibedir.” demiştir.
Rahmetli Seyyid Ahmet Arvâsî’nin son eseri “Hasbihâl”dir. Hasbihâl
serileri de Türk-İslâm Ülküsü gibi gazete yazılarından meydana gelmiştir. 16
Eylül 1985 tarihleri ile vefât ettiği gün olan 31 Aralık 1988 tarihleri kaleme
aldığı ve Türkiye Gazetesi’nde “Hasbihâl” başlığı altında yayınlanan köşe
yazılarıyla, hiçbir yerde yayınlanmamış olan makâlelerinden oluşmuştur.
Seyyid Ahmet Arvasî’nin İlâhî aşk ve îmân dolu olan kalbi rahatsızdı...İlk kalp
krizini Mamak Cezaevi’nde geçirmişti... Arvâsî Hoca, 30 Aralık 1988 günkü
yazısında “Bu gece duvara yeni bir takvim asacağım” demişti..Ve öyle de
yaptı...31 Aralık 1988 günü, o büyük insan daktilosunun başında dünya
misafirliğini tamamladı... “Ölümüm, idrâkimin Mutlak Varlık’ta tükenişini
ifâde eder. Çünkü; her şey ondan gelmiş, yine O’na dönecektir..” diyen,
“İslâm îman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk
Milleti’ni iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen” Arvâsî Hoca, simsiyah
gözlerini, her zaman olduğu gibi dünya çirkinliklerine ebediyyen kapadı...Ve
eşinin söylediği Kelime-i Şahadete iştirâk ederek mübârek ve temiz ruhunu Hakk’a
teslim etti....Hayatı gibi son nefesi de mübârek ve şerefli oldu... Allah (c.c)
rahmet eylesin... Rûhu şâd, mekânı Cennet olsun...
Nasıl bir deryâyı bardağa sığdırmak mümkün değilse, bütün hayatı mücâdele, çile,
irşâd ve hizmet içinde geçen bu kadar büyük bir insanı benim kırık dökük
cümlelerimle tasvir etmem elbette mümkün değil... Gayretimiz ummandan bir katre
sunabilmek… Duâlarımız rahmeti rahmâna kavuşan cümle geçmişlerimizle birlikte
Arvâsî Hocamıza...
Ve elbette sözün bittiği yerde İlâhî Kelâm başlar…
El Fâtihâ…
|