7 EKİM DARAĞAÇLARINDA CAN VEREN ŞEHİTLERİMİZİ ANMA GÜNÜ
Şehitlik, Allah indinde peygamberlikten sonra gelen en üst mertebedir. Yüce dinimizi yaymak ve yaşatmak, Allah Azimmüşşan’ın adını yükseltmek gayesi uğrunda canlarını feda edenler cennetle müjdelenmişlerdir.
Hedefi, Nizam-ı Alem’i kurmak, vazifesi ila-yı Kelimatullah’ı yaymak olan ve bu uğurda vatan, millet ve devletin bekası için çarpışarak şehit düşen Ülkücüleri anmak gayesiyle her yıl Gün Sazak’ın şehadet tarihi olan 27 Mayıs’ta yapılan ve biiznillah kıyamete kadar devam edeceğinden de şüphe etmediğimiz bu faaliyet, bütün şehitlerimizin aziz hatıralarını yaşatmak için olduğu kadar, bu dava için can verecek nesillerin yetişmesine de güzel bir vesile teşkil etmektedir
Ekim’in 27 Mayıs’tan ayrı olarak belirlenip anılması, Ülkücü
Hareket’in Türkiye’de hakim olan mevcut düzene karşı
mücadelesini vurgulamak, bu mücadelede darağaçlarına varıncaya
kadar düzenin tuzaklarında can vererek bayraklaşan Ülkü
erlerinin davalarını bıraktıkları yerden sürdürdüğümüzü ve bu
batıl düzeni yıkıp Müslüman-Türk’ün huzur, mutluluk ve refah
içinde yaşayacağı Hakk’ın hakim olduğu bir sistem kuruluncaya
kadar devam edeceğimizi de ilan etmek gayesiyledir.
Bilinsin ki, Ülkücü
Hareket’in ilk günden beri mevcut düzenle olan savaşı, devlete
hakim olan hainlerin emniyet işkencehaneleri, cezaevleri,
oligarşik mahkemeler ve darağaçları ile durdurulmaya
çalışılmıştır.
İşte,
mücadelemizin asıl gayesini ortaya koyan ve Ülkücü Hareket’in
“Milliyetçi Türkiye” ve “Nizam-ı Alem için iktidar olma”
kararlılığını sergileyen bu savaşın sembolleri darağaçlarında
“La ilahe illallah” diyerek Hakk’a yürüyen şehitlerimizdir.
Daha
cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türk Milleti’nin kimliğine,
benliğine, inanç ve genel kabullerine ters düşen uygulamaların
karşısına dikilen, yüce dinimiz ve asil milletimizin müdafasını
yapanlar gibi Ülkücü Hareket’in mensupları da devlet
kademelerine yuvalanmış, bedeni ve ruhu satılık idarecilerin
düşmanlığına uğramışlardır.
İçten içe
sürekli devam eden ve zaman zaman da su yüzüne çıkan bu
mücadelenin il patlaması 1944’te olmuştur. Resmi ağızların daha
o zamanlar itiraf ettiği bu savaş sebebiyle o günlerde bu
mücadelenin bayraktarlığını yapan bir avuç kahramanın zulüm
görmesine “tabutluk”larda inletilmesine, mahkemelerde
süründürülerek istikballerinin yok edilmesine yol açan takibatla,
Ülkücü Hareket sadece mevcut düzenin muhalifi değil aynı zamanda
alternatifi olduğunu da ortaya koyuyordu.
1970’li yıllarda
Ülkücü Hareket’in milletin özünde bulunan cevherin yok edilmeye
çalışılmasına seyirci kalacağını sananlar, bildikleri bütün
yolları deneyerek milletimizi iğfale kalkıştılar. Fakat, iman
dolu göğüslerini milletine siper eden bir avuç serdengeçtiyi
karşılarında buldular. Binlerce Ülkücü, kara toprağın bağrına
düştü.
Vatan, millet,
din ve devlet Ülkücülerin kutsallarıdır...asla kirletilemez ve
kimsenin de keyfine bırakılamaz. Lakin, yerli ihanet çeteleri
bütün bu kutsal değerlerimizi çepeçevre sarmışlar, bizi yok
etmek için düşmanlarımızla işbirliğine dahi girişmişlerdir.
İşte bu, yaşanan facianın en dehşetli
tarafıdır.
Düşünün ki,
Allah rızasından gayrısını gözetmeyen insanlar, başta
komünistler olmak üzere bütün dış güç maşalarının hedefi
olurlarken, bir de devlet kademelerine yerleşmiş, kokuşmuş
zihniyetin temsilcileri de bu hainlerle kol kola, omuz omuza
Ülkücülerin üzerine geliyorlardı.
Biliyor muydunuz,
binlerce şehidimizin ne kadarı bizzat polis, asker, gardiyan,
bekçi ve doktor gibi devlet memurları tarafından katledilmiştir?
Bu durum, Ülkücülerin, Türk milliyetçilerinin, Nizam-ı Alem
savaşçılarının asla dikkatinden kaçmamalıdır.
Emniyetlerde
günlerce süren işkencelerde can verenler, cezaevlerinde
gardiyanların sadist duygularının kurbanı olanlar,
hastahanelerde vaktinde müdahale edilmeyerek veya kasıtlı olarak
verilen yanlış ilaçlarla ölüme terkedilenler, asker ve
polislerin kurşunları ile delik deşik edilenler...
İşte, bu kanlı
ve dehşet verici tablonun bir parçasını da “Darağacında Can
Verenler” oluşturmaktadır. Mevcut sistemle mücadele eden Ülkücü
Hareket, millet vicdanında da mahkum edilebilmek için Türk
Milleti adına karar verdiği iddiasında olan düzmece mahkemelerde
fikirleri ve vicdanları kiralık hakimler tarafından Türk Adalet
tarihinde ebediyen kara bir leke olarak kalacak bir kararla
masum ve mağdur insanların, yiğit Ülkü beğlerinin idamına
hükmediliyordu.
Bu güdümlü,
insafsız ve adaletsiz kararlar ise esas vazifeleri olan
askerliği yapmaktan bihaber, salonlarda kadeh tokuşturmayı
marifet sanan, devleti yönetmeyi kendi haklarıymış gibi gören,
benim müslüman bacımın başındaki örtüyü gericilik sayan, mübarek
Ramazan’da bütün milletin gözü önünde oruç tutmadığını alenen
ilan eden ve bunları bir takım uydurma dini bilgilerle tevile
çalışan generaller tarafından insanlık kuralları ihlal edilerek
infaz ediliyordu.
7 Ekim
1980... İşte zulmün kanlı elleri
tarafından boğazlanan ilk şehit : MUSTAFA PEHLİVANOĞLU...
"Allahu Ekber.! Allahu Ekber.!" Yiğit
Mustafa, idam sehpasına yürürken imanının olan gücüyle Hakk’ı
haykırıyor, gördüğü bütün işkence ve eziyetlere rağmen eğilmemek
ve yıkılmamak için başı dik vaziyette Allah’ın nasip ettiği
şehadet şerbetini içmek üzere zalimlere karşı mağrur bir tavırla
ilerliyordu.
Soğuk bir Mart
sabahı acılar içinde ipe çekildi, FİKRİ ARIKAN...
Aylardır bekletildiği ölüm hücresinden bir gece sabaha karşı
alındığında ağızını açıp da cellatlarına bir tek kelime bile
söylemeye tenezzül etmedi. Hakk’ın çizdiği hayat yoluna tevekkül
ederek O’na yürüdü...
Mübarek
Ramazan’ın gelişi ile içimizdeki ümitler de canlanmış, ALİ
BÜLENT ORKAN’ın akıbeti hakkında olumlu gelişmeler beklemeye
başlamıştık. Hakikaten, mübarek Ramazan’ı gönül rahatlığı ve
huzur-u vicdan ile geçirmiş, yaklaşan mübarek Kurban Bayramı’nın
hazırlıklarını düşünüyordu. İlkbaharın gelişi ile yeşillenen
Hüseyin Gazi Dağı’nın yamaçları artık kavruk sıcağın tesiri ile
ala-kırmızı bir renk almaya yüz tutmuştu. İşte, böyle sıcak bir
Ağustos ayının geceyarısı aldılar Ali Bülent’i... Tavizsiz ve
ivazsızdı; eyvallahı yoktu hiç bir kula. Takdir-i İlahi gün
doğarken tecelli etti: "Onlar diridirler fakat siz farkında
değilsiniz”
SELÇUK
DURACIK ve HALİL ESENDAĞ... Batı
Anadolu’nun yiğit Ülkücüleri... Buca Cezaevi’nde haysiyet ve
vekarlarını korumak için açlığı tercih edecek kadar şereflerine
düşkün, idamlarından önce emniyet işkencehanelerine çekilecek
kadar büyüktüler... Ey Manisa, sultanlar yetiştiren şehzadeler
şehri Manisa..! Evlatlarına kıyacağını bilsen, o devletlüleri
koynunda besler miydin?
AHMET KERSE,
suçlu değildin ama zat-ı şahanelerin denge politikası için bir
kurban aranıyordu.. Sen seçildin... Bıçak gibi kesen bir soğuğun
hakim olduğu alaca karanlık bir Gaziantep sabahında “kelime-i
şehadet”lerle gerçek sevgiliye kavuştun. "O’ndan geldik, O’na
dönücüleriz"
CEVDET
KARAKAŞ, Elazığ’ın bu mert
delikanlısı şehadetinden sonra sahip çıkanı olmadığı için
belediye tarafından “Garipler Mezarlığı”na kaldırıldı. 12 Eylül
adaletinin kanlı cellatları, vatan kurtaran komutanlar, Cevdet,
sehpada sallanırken Hilton Oteli’nin lobisinde eğleniyorlardı.
CENGİZ
BAKTEMUR, ağıtlar yakılan bir yiğit,
ağlamak yetmez ardından.. Şühedeya karışmadan önce tam bir iman
ve ihlas abidesi idi. Yılmadı, yıkılmadı ve asla boyun eğmedi
din düşmanlarına... Onu asmaya götüren askerlerin başında
bulunan subay, belki de geleceğin en büyük hatasının kendine
işlettirildiğini hissediyordu. Zaten çok geçmedi hemen o yılın
başında doğunun isyanı başladı... Denge olsun diye alınan
Cengiz’in başı, büyüyor büyüyor ama büyüdükçe uzaklaşıyordu.
ALLAH
CÜMLESİNE RAHMET EYLESİN.
1991 senesinden
bu yana gelenek haline getirerek her yılın Ekim ayının 7. günü
veya o günün bulunduğu haftasonunda andığımız DARAĞACINDA CAN
VEREN ŞEHİTLERİMİZ için bütün teşkilatlarımızın toplantılar
düzenlemesi, mevlüt ve Kur’an okutulması, konuşmalar yapılarak
günün mana ve öneminin bütün mensuplarınıza anlatılması
üzerimize vazifedir.
|