| |
for
english, press 9
2
temmuz 2002
pano:
aries'in
ilk sayısında yayımlanan
"kütüphane
kardeşliği"ni alıyoruz bu
haftaki "salata"ya.
arkadaşlarımın dergisi diye
demiyorum, ama iyi iş olacak bu aries.
şefin
salatası:
Kütüphane
Kardeşliği
E.'ye.
Kavram
olarak "kütüphane",
insanlık tarihinde hep bir tür
hırsın vücut bulması
olageldi: kapsamı ne kadar dar
tanımlanmış olursa olsun hemen
her kütüphane, kendine göre
bir "herşey"i içerme,
bir gün içerme iddiasının
tohumundan doğar. En iddiasız
kişisel kütüphaneler bile,
istedikleri kadar gizlesinler,
sahiplerinin okuma/merak
duyma/biriktirip eksiltme
serüvenlerinin dökümü olmak,
bu anlamda herşeyi kayıtta
tutmak ister. Babil'den
İskenderiye'ye, Doktor John
Dee'den Amerikan Kongresine dek
pek çok kütüphane, pek çok
labirent, iyice büyük bir iddia
taşımıştır öte yandan -
yirminci yüzyılda artık
olanaksız hale geldiği
düşünülebilirse de, bütün
kitaplara ev sahipliği yapmak,
insanlık adına, yok olmayacak
evrensel bir bellek oluşturmak.
Asurbanipal'in 2700 yıl
ötesinden günümüze kalmış
yirmi bin tabletlik kitaplığı,
böyle bir tasarının örneği
sayılabilir.
"Labirent"
sözü boşuna değil – hangi
koridorun nereye
açılacağının
kestirilemeyeceği bir yapının
düşünsel bağlamdaki
izdüşümü,
"kütüphane"nin
gerçek çekiciliğinin nerede
yattığına işaret eder:
yalnızca "bellek",
yani kapsayıcı birikim
değildir burada söz konusu
olan, hangi fikirlerin
hangileriyle komşu
olacağının, hangi yazarın
yanına, karşısına hangi
yazarın düşeceğinin tam
kestirilememesi, bir kitabı
ararken rastlantı tanrısının
hangi kitabı insanın öne
süreceğinin bilinememesidir
aynı zamanda. Kütüphane
koridorlarında yankılanan
Lorelei şarkıları.
Bu
temel hırsa bir başka, karşıt
hırs eşlik eder ama –
herşeyi toplamak isteyenler,
herşeyi yok etmek isteyenlerden
kurtulamamıştır hiçbir zaman.
Çağlar boyunca pek çok
yazarın düşgücünü
ateşlemiş olan
"kütüphane"
düşüncesinin
yakıcılığını da bu
denklemde aramak gerek:
labirentte kaybolmanın
sarhoşluğunun karşısına
dikilen "labirent
yangını" karabasanı –
işte fitil, işte kıvılcım.
Milattan sonra üçüncü
yüzyılda bir iç savaş
sırasında yok olan İskenderiye
kütüphanesi, beraberinde Antik
Yunan'ın kültürel mirasının
büyük bir bölümünü
bilinmezliğe gömmüştü; tarih
kendini yineleyecekse,
Washington, Londra, Paris,
Moskova, Pekin ve Tokyo gibi,
dünyanın en büyük
kütüphanelerinin bulunduğu
şehirlerde düzenlenecek, iyi
tasarlanmış bir dizi
saldırıyı beklemek gerek,
"11 Eylül"ün bir
ileri aşaması olarak.
***
Bu
denklemin yarattığı
"Kütüphane
Kardeşliği", birbirine
benzeyen-benzemeyen, ama
"kütüphane"ye aşık
çok sayıda yazar üyesi olan
gizli bir örgüt olarak
algılanabilir belki, özellikle
bir yazardan diğerine, bir
çağdan ve mekandan bir
diğerine geçişte devam eden
ortaklıklar göz önünde
bulundurulursa. Jorge Luis
Borges, Kütüphane
Kardeşliği'nin ebedi şefi
elbette; yapıtının merkezini
kitaplar üzerine kurduğu için
değil yalnızca, kütüphaneler
hakkında çok düşündüğü,
"Babil Kitaplığı"
adlı bir öykü yazdığı ve
bundan hareketle bir kitap dizisi
kurduğu, Arjantin Milli
Kütüphanesini yönettiği,
üstelik "kör
kütüphaneci" imgesini
neredeyse bir arketip düzeyine
çıkardığı için de.
Borges'in, 1941 tarihli
"Babil Kitaplığı"
öyküsünü çok kişi bilir;
bir kütüphane-evren
tasarımının söz konusu
olduğu sonsuz bir mekandan söz
eden bu öykünün dışında,
daha az bilinen, 1975 yılında
yayımladığı Kum Kitabı'nda
yer alan "Kongre" adlı
öyküsüne bakalım:
otobiyografik göndermelerin
zenginliği nedeniyle bu
öyküyü çok sevdiğini söyler
Borges; öykünün anlatıcısı
Alejandro Ferri, kendisi gibi
1899 doğumludur ve taşradan
Buenos Aires'e gelmiştir. Kısa
bir süre içinde, bütün
dünyanın temsil edileceği bir
"Kongre" projesinin
içinde bulur kendini; ama
buradaki "temsil"
mantığı, Borges'in başka bir
öyküsünde değineceği Çin
Ansiklopedisi'ni
çağrıştırır: örneğin
Kongre'nin kurucusu Don
Alejandro'nun yalnızca çiftçi
ve hayvan sahiplerini değil,
Uruguaylıları, bütün
insanlığın habercisi olan
kişileri ya da kızıl
sakallıları ve tüm koltukta
oturanları temsil etmesi
tartışılır, aynı şekilde
Norveçli sekreter Nora
Erfjord'un Norveçlileri mi,
sekreterleri mi, yoksa bütün
güzel kadınları mı; Feri'nin
tüm mühendisleri mi yoksa tüm
"gringo"ları mı
temsil edeceği sorulur bir
toplantıda.
Kongre'nin
perde arkasındaki gerçek
patronu Twirl, bir Kongre
kütüphanesi oluşturulması
fikrini atar ortaya – böyle
bir başvuru kütüphanesi
olmadan, Kongre'nin gerçek
anlamda birleştirici ve evrensel
olmayacağını savunur.
Perthes'in atlasları, Plinius'un
Doğa Tarihi,
Beauvais'nin Speculum'u,
ünlü Fransız ansiklopedileri,
Britannica'nın, Pierre
Larousse'un, Brockhaus'un,
Larsen'in, Montaner ve Simon'ın
"tatlı labirentleri"
ve -işte!- "Çin
Ansiklopedisi'nin ipekli
ciltleri" toplanmaya
başlanır. Twirl bununla
yetinmeyecektir: önce tüm
dillerdeki klasik yapıtların
listesini çıkarttırır ve
bunları aldırır, sonra
"herşey" noktasına
gelir: Genç Plinius'un aklına
uyup "iyi birşeyler
içermeyen bir kitap olamaz"
ilkesini benimseyerek basılı ne
varsa toplatmaya başlar.
Kongre
kütüphanesinin sonu, denkleme
uygun bir son olur: Don
Alejandro, kütüphaneyi
oluşturmak için dünyanın
dört bir yanına dağılmış ve
dönmüş kongre üyelerine,
bizzat onlara, toplanmış
bütün yapıtları dışarı
taşıttırır ve oluşan koca
yığını ateşe verir. Onca
emeğin boşa gitmesine
hayıflananlara yanıtı
hazırdır: "Dünya Kongresi
dünyanın ilk anıyla başladı
ve biz toza dönüştüğümüzde
de sürecek" – Kongre tüm
dünyaysa, kütüphanesi de
dünyanın tüm
kütüphaneleridir.
Umberto
Eco, "Kütüphane
Kardeşliği"nin Madonna'sı
sayılabilir rahatlıkla –
1980'de yayımladığı Gülün
Adı adlı romanıyla
kütüphane romantisizmini tüm
dünyada popüler hale getirmeyi
başaran bir yazar bu payeyi
herhalde hak etmiştir.
Ondördüncü yüzyılda,
İtalya'daki bir Fransisken
manastırında geçer Eco'nun
romanı; Baskerville'li William,
manastırda heretiklerin olup
olmadığını araştırmak için
buraya gelmişken, yedi gün
içinde işlenmiş yedi korkunç
cinayetle karşı karşıya
kalır. Cinayetlerin sırrını
çözmesini sağlayan şey,
Aristoteles'in mantığı,
Akinolu Tomas'ın teolojisi,
Roger Bacon'ın deneysel
gözlemleri ve tabii ki
manastırın labirent
kütüphanesidir. Romanın
sonunda kütüphane, bütün
manastırla birlikte kül
olacaktır.
Evrensel
birikim ve bu birikimin yok
olması teması, Isaac Asimov'un
1968'de yayımladığı
"Akşam Ajansı" adlı
öyküsüne kaynaklık eder.
Asimov, diğer kardeşlerinden
daha hırslı bir tasarımla
çıkagelir – evrenin önce
büyük bir patlamayla
genişlediği, ardından da kendi
ağırlığının çekim etkisini
göstermesiyle yeniden daralıp
patlama anındaki yoğunluğa
ulaştığı, ardından bir kez
daha patladığı ve bu
döngüyü sonsuza dek
yinelediği bir sistem
varsayımından hareket eder
Asimov. Bu sistemin
doğruluğunun bilimsel olarak
saptanmasından bir süre sonra,
dünyanın "kültürel
mirası"nı bir sonraki
evrene aktarmak için
uluslararası bir çalışma
başlar. İçinde
yaşadığımız evrenin ilk
evren olmadığı
düşüncesinden hareketle başka
bir araştırma programı da,
önceki evrenlerden bizimkisine
aktarılmış olabilecek böyle
bir "miras"ı bulma
konusuna yoğunlaşır. Aranan
bulunur: uzayın derinliklerinden
gelen bir radyo sinyalinin
şifresi çözüldüğünde, tam
da böyle bir içerik
taşıdığı anlaşılır ve bu
"mesaj", tüm dünyaya
yıllar boyunca yayınlanır. Bu
arada, kendi üstüne çöken bir
evrenden hiçbir şeyin
kaçamayacağı, dolayısıyla
bir evrenden diğerine herhangi
birşeyin aktarılamayacağı
kanıtlanmış, "evrenin
derinliklerinden gelen radyo
sinyalleri"nin de
uluslararası bir örgütün işi
olduğu ortaya
çıkarılmıştır, ama
"mesaj", milyarlarca
insanın yaşamını
şekillendirmeyi sürdürür.
Bilge
Karasu'nun 1985 tarihli Gece
romanı bir "siyasal
alegori" olarak da
okunabilir ve bu bakışla,
Türkiye'nin 1970'lerin sonunda
ve 1980'lerin başında
yaşadığı karanlığa
odaklandığı söylenebilir.
Karasu romanında bir yapıdan
söz eder: şehrin biraz
dışında, yer yer bitmemiş bir
inşaat görüntüsü veren
Ulusal Kitaplık, ya da
"Bilgiler Sarayı"dır
bu. Mimari açıdan garipliğe
varan ilginç özellikleri
vardır Kitaplık'ın –
merdivenleri birbiriyle kesişir,
hiçbir yere ulaşmadan ansızın
bitiverir örneğin. Bütün
bina, gizli bir labirent
barındırır – dışarıya
açılan pencereli odalarla
içerideki büyük boşluğa
açılan pencereli odaların
arasında, görülmeyen bir
odalar dizisi vardır; bu
"orta" odalar,
ışığı yukarıdan,
"ışık bacalarından
yansıtıcılar yoluyla"
alır. Görünüşte bir
kitaplıktır bu, ama Karasu tek
bir kitaptan söz etmez –
yalnızca bina vardır
anlatısında, yani dış
görüntü, kabuk. "Bunca
yıldır, başka başka kişiler,
başka başka tasarılarla
yürütmüşlerdi herhalde yapı
işini. Her gelen bir merdiven
ekleyip bırakmış olacaktı bu
son yıllarda... Ulusal
Kitaplık, ya da Bilgiler
Sarayı'nın yapımı ilk
yılların heyecanından sonra
tavsayınca, uzun süre alay
konusu oldu, sonra da unutuldu
gitti... Herkes için bu Saray
bir söylence niteliği
taşımaktan öteye geçmiyor;
ayrı ayrı kişiler için ayrı
ayrı şeylerin simgesi de
olsa." Bu tanımlamayla
Ulusal Kitaplık, Cumhuriyetin
kültür ve eğitim projesini
simgeler gibidir. Bu projenin tam
içine gizlenmiş, projeyle taban
tabana zıt başka bir projenin
-Aydınlık'a karşı
Karanlık'ın- varlığını
Karasu, "gece"yi hakim
kılmaya çalışan ve ironik bir
şekilde "Güneş
Hareketi" olarak
adlandırılan örgütün
düşünce merkezini bu gizli
"orta odalar"a
yerleştirerek sezdirir.
İçerikten arındırılmış bu
kütüphanenin yok edilmesi
tehlikesi yoktur, çünkü
içinde zaten birşey yoktur;
daha doğrusu, yalnızca kendi
can düşmanına yataklık eder.
Bu haliyle, içinde başka bir
böceğin larvasını kendi
organlarıyla besleyen, günden
güne ölüme biraz daha
yaklaşan bir böcek gibidir;
larva "dünyaya
gelme"ye hazır olup
çıktığında, geriye kalacak
olan da yalnızca kabuğudur.
Kütüphane
tasarımları ve hangi içeriğin
nasıl derleneceği konusunda
kafa yoran Kütüphane
Kardeşliği yazarlarından biri
de Richard Brautigan'dır. San
Francisco'da bir halk
kütüphanesinde başlar Kürtaj
adlı romanı; sıradan bir halk
kütüphanesinden farkı, bir
manüskri yazan herkesin, kendi
yapıtını -şahsen gelmek
koşuluyla- teslim edebilmesi,
kütüphanede bu manüskriler
dışında hiçbir kitaba yer
verilmemesidir. Öte yandan, bu
birikimden yararlanmak isteyen
pek kimse yoktur – okuyucusuz,
daha çok bir bankaya ya da
emanetçiye benzeyen bir
kütüphanedir burası.
"Amerikan edebiyatının,
istenmeyen, en lirik, büyülü
yapıtları" burada
toplanır – Mrs. Charles
Adams'ın yazdığı "Otel
Odalarında Mum Işığında
Çiçek Yetiştirmek" gibi.
Romanın erkek kahramanı,
buranın "otuz beş ya da
otuz altıncı"
kütüphanecisidir; günün
birinde gelmiş, çalışmaya ve
orada yatıp kalkmaya
başlamıştır. Yeni
sevgilisinin kürtajı için
görev yerini terk etmek zorunda
kalır; döndüğünde, ansızın
çıkagelmiş bir kadının onun
yerini almış olduğunu, işsiz
kaldığını görecektir.
Kütüphaneciler değişse de,
Brautigan'ın denkleminde bir
çeşitleme olarak kütüphane
ebedidir ve dünyanın toplanmaya
değer bulmadığı şeyleri
toplamaya adamıştır kendini.
Benzer
bir kurgu, Guiseppo Cusano'nun
1850'de yazdığı Eksiltilmiş
Duygular Kütüphanesi'nde
karşımıza çıkar. Kütüphane
Kardeşliği'nin en eski
yapıtlarından biri
sayılabilecek bu "roman
denemesi", burada
saydığım yapıtları pek çok
açıdan önceleyen bir kurguya
sahiptir. Cusano'nun kitabının
iki ana kahramanı, Cusano'nun
iki çocuğuyla aynı adları
taşır: Vincenzo ve Marie.
Karı-koca olan bu ikili,
Urbino'da bir kütüphanenin
yöneticiliğini yapmaktadır;
Corso Garibaldi'ye bakan,
sırtını -cenaze işlerini
düzenleyen Ölüm
Kardeşliği'nin barındığı-
Ölüm Mabedi'ne dayamış
küçük bir binadır burası.
Vincenzo ve Marie,
yüzyıllardır süren bir
geleneği bir sonraki
kütüphaneciye aktarmakla
görevlidir: Eksiltilmiş
Duygular Kütüphanesi'nde,
şehrin ünlü maiolica'larının
(bir tür kalaylı kap) içinde
korunan duygu itirafları
biriktirilmektedir.
Terkedilmişlik, huzur, kıvanç
gibi klasik "ana"
duyguların yanısıra,
"sizi seven birine zarar
vermekten zevk aldığınızı
fark ettiğinizde duyduğunuz
öfke" gibi daha özgül
duygular da bu kütüphanede
korunmaktadır. Brautigan'ın
romanında olduğu gibi, bireysel
başvurular söz konusudur;
kütüphaneye bir
"duygu" anısı
bağışlamak isteyenler,
ellerinde metinle gelir, görevli
kütüphaneciler de bu metinleri
okur. Cusano burada fantastik
sayılabilecek bir sıçrama
tekniği kullanarak, her yeni
başvuruda Vincenzo'yla Marie'yi
söz konusu metnin, anlatılan
anının içine sokar, bu ikiliye
o olayı yaşatır. Eğer
karı-koca, bu olayı
"yaşayabilir", kendi
ilişkilerinin bir parçası
haline getirebilirse metin
kütüphaneye kabul edilir. Bazı
duyguları yaşayamazlar ama,
üzerlerine oturmaz, bir kayma,
bir bozulma çıkar ortaya,
gerçeklik bir anda tanınmaz
hale gelir – o zaman Vincenzo
ve Marie korkuyla ve hızla
oradan uzaklaşır ve duygu
metnini sahibine iade eder.
Onları bu işi yapmaya yönelten
etken, deneyim açlığıdır;
kitabın sonunu getiren de
açgözlülüktür: bir duygu
kurgusunun içinde hapis kalan
çift, kaçamayınca karanlık
bir sonla karşılaşır. Ne var
ki garip bir mimarisi olan
-dışarıdan bakıldığında
kestirilenden çok daha
büyüktür içi, birbiriyle
kesişen onlarca depo koridoru
vardır- ve dünyadaki bütün
duyguları toplamayı amaçlayan
Kütüphane, kendine başka
kütüphaneciler bulur ve
varlığını sürdürür.
***
Cusano'nun
kurgu kütüphanesi kadar, bu
kütüphanenin komşusu da ilgi
çekici, bir kez daha
düşününce: Kütüphane
Kardeşliği'nin, Ölüm
Kardeşliği'ne benzer bir iş
yaptığı söylenemez mi –
içinde ölülerin yaşadığı
dev mezarlarla uğraşmıyor mu
onlar da? Tüm yazarlar,
ölecekleri ve bu mezarın bir
köşesine yerleşecekleri
günün umuduyla yaşayıp
yazmıyor mu? Agatha Christie'nin
Kitaplıkta Bir Ceset adlı
romanını anımsatmama izin
verin: bu Miss Marple hikayesi,
Albay Arthur Bantry'nin
kütüphanesinde bir ceset
bulunmasıyla başlar. Sabahın
erken saatlerinde uyandırılıp
kendisine haber verildiğinde
albay şöyle der:
"Romanlarda çoğu kez
cesetler kütüphanelerde
bulunur. Gerçek yaşamda böyle
birşey olduğunu görmedim
hiç." Oysa yanılmaktadır
albay – gerçek yaşamda da
kütüphanelerde bulacağımız,
cesetler ve ölüsevicilerdir.
Şimdiyse
en büyük anıt-mezarı inşa
etmekle, ona güzellemeler
düzmekle meşgul değil miyiz
– nedir internet?
|