“Artık Daha İyi Yazıyorum” – Susan
Sontag’la Söyleşi (Fol, 1995)
Susan Sontag’ın iki
yeni kitabını yayımlıyor YKY – Böyle Yaşıyoruz Artık,
AIDS’e yakalanmış bir insanla çevresindekilerin ilişki yumağını
konu alan uzunca bir öykü; Yanardağ Aşığı ise 400 küsur
sayfalık bir romans – 18. yüzyılın ikinci yarısında, Napoli’de
geçiyor, koleksiyonuna ve yanardağına tutkuyla bağlı İngiliz
Büyükelçisi Sir Hamilton, iki karısı ve Amiral Nelson baş
kahramanlar. Hem Sontag’ın çevirmenlerinden biri oluşum, hem de
New York’ta bulunuşum hasebiyle, “Amerika’nın en akıllı kadını”
ile “exclusive” bir söyleşi yapmam son derece mantıklıydı. Tabii
ciddi bir ön hazırlık gerekiyordu, kalkıp da “en sevdiğiniz
yazar kim?” türünden sorular sormak yakışık almazdı, ayrıca
Sontag’ın vahim ölçüde ciddi olduğunu biliyordum, söyleşiyle
ilgili ayrıntıları saptamak için yaptığımız faks yazışmalarında
bütün espri girişimlerimi “görmedim – duymadım” edasıyla yok
saymıştı. Öte yandan ben de kamera karşısında sayısız Türk
edibiyle konuşmuş ve hasımlarımı (stüdyo ışıklarının değerli
katkılarıyla) terletmiş olmanın deneyimiyle geliyordum, öyle her
uzun siyah (ve biraz beyaz) saçlı, akıllı ve asık suratlı ve
dişi Amerikan yazarına kolay kolay pabuç bırakacak değildim.
Sontag külliyatının bir
kısmını daha önce okumuştum, bunları yeniden gözden geçirdim;
ilk iki romanı The Benefactor ve Death Kit’i, son
romanı Yanardağ Aşığı’nı ve Sohnya Sayres’in
1990’da Routledge’dan çıkan Sontag biyografisini okudum. Draje
yaşamöyküsü: anne-baba Çin’deyken “rahme düşmüş” ama 1933’te
Amerika’da doğmuş, onlardan uzak büyümüş, ilkokula başladığının
ilk haftası Susan’ı üçüncü sınıfa geçirmişler. 16 yaşında
üniversiteye başlamış ve “karşılaştırmalı din” okumuş. 17
yaşında hocasıyla evlenmiş, edebiyat ve felsefe master’ı yapmış,
Harvard’da başladığı felsefe doktorasını yarıda bırakmış, 20
yaşında oğlu David (Rieff) doğmuş, bir yıl Paris’te kalmış,
tiyatro yönetmiş, dönüşte kocasından ayrılmış, ilk romanını 28
yaşındayken yayımlamış, pek çok burs kazanmış, savaş sırasında
Vietnam’a, kriz sırasında Küba’ya gitmiş, (şimdi Sarajevo’ya
gidiyor), İsveç’te iki film yönetmiş. Sayres’in biyografisinde,
boşanması hakkında “Yaşamla Proje arasında seçim yapmam
gerekiyordu – ikincisini seçtim,” diyor. Kanseri “yenmiş”.
24. Sokakta, yaklaşık
beş yüz daireli bir apartmanın en üst katına çıkıp kapıyı
çaldığımda kafamda bunlar uçuşuyordu, bir de kurgu türüne giren
kitaplarından yalnızca son ikisini beğendiğim. Kapıyı açan siyah
kadife eşofmanlı, bir sürü saçlı, güleryüzlü kadın Susan
Sontag’dı tabii, ama buna şaşırmaktan vazgeçmem epey uzun sürdü.
Sarajevo’dan yeni dönmüştü, asistanı günlük programını
ayarlamakla meşguldü; mutfakta oturduk – söyleşi sırasında
bitireceği Philip Morris paketinden ilk sigarasını aldı ve
Türkiye’de hangi kitaplarının yayımlandığını sordu. Çevirmen,
yayınevi, korsan baskı/yasal baskı, telif yasası vs. gibi
karmaşık bir konuyu iki kez anlatmam gerekti, sonunda yazıp
verdim ve teybimi çalıştırıp şu sıralarda ne üzerinde
çalıştığını sordum.
“Yine tarihsel bir
roman, 19. yüzyılın son çeyreğinde geçiyor. Polonyalı bir grup
entellektüel, sanatçı ve tiyatrocuyla ilgili; 1876’da
California’ya gelip ütopik bir koloni kurmuşlar, ama yürümemiş,
çoğu Polonya’ya geri dönmüş. Grubun lideri olan kadın, büyük bir
yıldızmış Polonya’dayken; o kalmış ve parlak bir oyunculuk
kariyeri yapmış. Kitabın çoğu Amerika’da geçiyor; zaten adı da
Amerika’da. Bu insanların Amerika hakkındaki
fantezilerini, neden kalkıp geldiklerini anlatıyor, sonra
buradaki tiyatro dünyasına giriyor. Daha önce yazdıklarımdan
farklı temalar işliyorum, aslına bakarsanız her kitabımın
öncekilerden radikal bir şekilde farklı olmasını isterim,
kendimi yinelemek istemiyorum, bana ilginç gelen, her seferinde
yeni bir anlatım biçimi keşfetmek. Bu açıdan bakıldığında bence
Yanardağ Aşığı şimdiye kadar yazdığım en iyi kitap. Aynı
zamanda en çok okuyucuya ulaşan kitabım, ki bu da garip aslında,
ama çok farklı insanlar bu kitabı okudu ve sevdi, bu da benim
için büyük bir mutluluk tabii. Yeni kitabım da farklı olacak,
endişelerim yok değil, bilirsiniz, yazarlar atletlere benzer:
bir rekor kırarsınız, sonra onunla boy ölçüşmeniz gerekir,
yeniden yapıp yapamayacağınızı merak edersiniz. Şimdi bununla
uğraşıyorum işte, bir yandan da sinema ve tiyatroyla uğraşmayı
sürdürüyorum, ama sürdürmek istemediğim, ya da çok minör bir
şekilde sürdürmek istediğim tek şey, deneme yazarlığı.”
Gerçekten mi? Yoruma
Karşı’nın, Fotoğraf Üzerine’nin, Metafor
Olarak Hastalık’ın yazarı artık deneme yazmayacak mı?
“Evet, deneme kapsamına
girecek tek etkinliğim, yayımlanmasında katkım olan kitaplara
önsöz yazmak – bir tür hizmet olarak görüyorum bunu; benim için
tek anlamlı deneme türü artık bu.”
Neden?
“Çünkü sanırım denemede
yapabileceğimin en iyisini yaptım, başka konularda yazmayı
sürdürebilirim tabii, ama bunu zevkten değil, görev duygusuyla
yaparım. Pek çok konuyla ilgileniyorum hala, ama bunları yazmak
yeni bir maceraya atılmak olmayacak. Oysa kurgusal şeyler yazmak
benim için büyük bir zevk ve bu alanda yapılabilecek herşeyi
yapmadım daha.”
Aslında Sontag’ın
deneme ve kurgu yazarlığı kimliklerini bu kadar ayrı
düşünemiyorum ben. Hem dil, hem de anlatım tekniği açısından
birbiriyle yoğun alışverişi var bu ikisinin. Yanardağ Aşığı
örneğin, denemelerle bezeli bir kurgu olarak ele alınabilirdi.
“Tabii, bunu bilinçli
olarak yapıyorum, ama insanlar kitaplarımı değerlendirirken şunu
genellikle unutuyor: bu yeni birşey değil, 19. yüzyıl roman
tekniğinin bir uzantısı. Savaş ve Barış’ı yeniden
okudum bu yakınlarda, dördüncü kere, Bosna’daydım. Her gidişimde
tek bir kitap götürüyorum, etrafımda olup bitenlerden uzaklaşmak
için. Genellikle daha önce okuduğum, bildiğim bir kitap oluyor
bu. Bu kez Savaş ve Barış’ı götürdüm, en son
herhalde sekiz yıl önce okumuştum. İçinde bu kadar çok deneme
olması beni şaşırttı. Koca koca bölümlerde Tolstoy savaş,
Napolyon, tarih, strateji vs. hakkında görüşlerini anlatıyor.
19. yüzyıl yazarlarının çoğu yapmıştır bunu, Proust ve Mann da
dahildir buna.”
Sontag’ın durumu biraz
daha farklı değil mi, bu iki tür arasında daha organik bağlar
oluşturmuyor mu, denemeyle kurgu daha çok kaynaşmıyor mu? eski
üstatlardan bahsediyorum sanıyor Sontag, itiraz ediyor.
“Hayır, yeniden okuyun
bakın, şaşıracaksınız. Mann’da baştan sona yalıtılmış deneme
bölümleri vardır romanın ortasında; zaman düşüncesiyle ilgili
bölüm örneğin, yazar konuşuyor burada, anlatının bütünüyle bir
bağlantısı yok, düpedüz ayrı bir deneme. Balzac, Tolstoy, Mann,
Musil – hepsinde aynı şey. Demek istediğim şu: roman herşey
olabilir. Roman çok ilginç bir form; denemeler içeren,
yalıtılmış ya da kaynaştırılmış haliyle denemeler içeren roman
da bir roman geleneği. Yani ben deneme yazdığım ve kendime hakim
olamadığım için romanlarıma deneme katıyor değilim. Her kitap
farklıdır dedim, ama bir süreklilik de var elbette.”
Yanardağ
Aşığı’nın konusunun nereden çıkıp geldiğini, bir İngiliz
büyükelçisinin yaşamıyla ilgilenmeye nasıl başladığını merak
ediyorum.
“Kitap konuları nereden
çıkar? Bilemiyorum, günde on hikaye konusu gelir insanın aklına,
bir tanesi ‘bunu yazabilirim’ diyeceğiniz bir konudur. Bu seçimi
yaptıran şeyi yakalamak çok zor. Neden, neden... sanırım pek çok
neden var da çoğunu bilmiyorum bile, ama belki şu anda yazdığım
kitabı, Amerika hakkında birşeyler yazmak istediğim için
yazıyorum. Bunu ikinci romanım Death Kit’te
yapmaya çalıştım, ama şimdi çok daha iyi bir iş çıkarabileceğimi
düşünüyorum, çok daha iyi bir yazarım artık. Bilmiyorum, ama
aradığımı biliyorum, hikayenin kendisini. Boston’da bir
kitapçıda dolaşırken bir kitapta bu hikayeyle ilgili birşeylere
rastladım. Ama daha önceden de hayal meyal birşeyler
hatırlıyordum, çünkü çok okuyorum, neyse, orada öyle dururken,
‘Bundan bir roman çıkabilir,’ dedim. Yalnızca bir çıkış noktası
elbette, ondan sonrasını hep kendim yaratmam gerekecekti. Bir
sürü hikaye anlatacağım, hikayeler anlatmayı seviyorum.”
Bu benim ilgimi çekiyor
– yani hikaye anlatmak başka şey, tarihi yeniden yazmak başka.
Sontag Yanardağ Aşığı’nda bazı tarihsel verileri
alıyor, bazılarınıysa kendisi yaratıyor – “Gerçek”e müdahale
ettiğini hissediyor mu?
“Hmm. Aslında
verilerden başlamıyorsunuz. Yanardağ Aşığı iki basit
şeyle başladı: Sir William Hamilton’ın takıntılı bir
koleksiyoncu oluşu –bütün koleksiyoncular tanım gereği
takıntılıdır- ve yanardağlara ilgi duyması. Bu benim çok ilgimi
çekti, çünkü toplamak demek korumak demektir, yanardağlara ilgi
duymaksa büyük, yok edici bir güce ilgi duymaktır. İlk başta
tamam dedim, bu adam hakkında bir roman yazacağım, ama bütün bu
18. yüzyıl zırıltılarıyla uğraşmak istemiyorum. Bu adam
Amerika’nın Filipinler’deki büyükelçisi olsun, Çin porselenleri
toplasın, Manila’nın yakınlarında gayet uygun bir yanardağ da
var; Nelson karakteri Amerikalı bir amiral olur; Emma Hamilton’ı
Filipinli bir fahişe yaparım vs. Sonra fark ettim ki, 20. yüzyıl
sonlarındaki Filipinler hakkında, 18. yüzyıl sonlarındaki Napoli
hakkında bildiğimden daha az şey biliyorum. Romanda bir dünya
yaratmanız gerekir – ben her zaman bir karakterle, bir duyguyla,
tutkuyla başlarım. Tabii ki bu kitap için çok şey okudum,
okumayı seviyorum, pek çok şey biliyorum, sonra da yazmaya
başladım ve süreç boyunca verileri kontrol ettim. Bu da hoştu,
örneğin at arabalarıyla ilgili iki kitap okumam gerekti. At
arabalarını ayrıntılarıyla anlatmam gerekmez, zaten
anlatmıyorum, ama o duyguyu bilmem gerekli.”
Yanardağ
Aşığı’nda, yinelenmesi dikkatimi çeken bir söz var: “O
zamanlar ‘gerçek hayat’ diye kabul edilen şey” – kurguyla kurgu
olmayan mı karşılaştırılıyor burada, Borges ve Kafka’yı konuya
dahil edecek şekilde, yoksa bana mı öyle geliyor?
“Yoo, ‘gerçek’ ve
‘asıl’ olanın kurgu olduğunu düşünmüyorum. Bunu düşünmek için
deli olmak gerekir; gerçek olan şey gerçek hayat. Ama insanların
kurgu sayesinde pek çok şeyi yaşadığını düşünüyorum. Beni
şaşırtan şeylerden biri – aslında şaşırtmıyor, ama farkında
olunması gereken şeylerden biri bence – insanların aracı olmadan
deneyimlere ulaşamamaları. Mitler, fanteziler, kurgular
aracılığıyla ulaşıyorlar deneyime. Eski bir Marksist-Hegelyen
klişe kullanacak olursak, insanların çoğunu ‘sahte bilinç’
yönlendiriyor. Deneyimlerini doğrudan kavramıyorlar, deneyimleri
hakkındaki fikirler aracılığıyla kavrıyorlar. İnsanların kendi
deneyimlerini nasıl kurgu haline getirdiğinin farkındayım ve
bununla ilgileniyorum. Yanardağ Aşığı’nda, bu
hikaye Şimdi anlatılan, Şimdinin bilgisiyle anlatılan bir
hikayedir diyorum, ikinci paragrafta sanırım, ‘o zaman için uzun
sayılacak bir adamdı’ diyorum, ‘uzun bir adamdı’ demek yerine.
‘Tarihsel roman’ denen şeylerin çoğunda bu yoktur,
oradasınızdır. Bu iki katman, yani ‘böyle böyle düşünüyorlardı’
derken arkadan da ‘ama biz şimdi farklı düşünüyoruz’ demek,
benim için anlatının en önemli yanlarından biriydi. Kitapta
sanat konusu açıldığında, o zamanki estetik anlayışının, acı
çekmekte olanların bunu onurlu, görgülü, özdenetimli bir şekilde
bize göstermelerini gerektirdiğini söylüyorum. Oysa biz,
alabildiğince dışa vurmayı, kontrolsüzlüğü değerli buluyoruz,
çünkü bu, insanların içtenliğini, duygularını bastırmadıklarını
gösteriyor. O zamanlarda duyguların bastırılması çok önemliydi.
Bu karşıtlık sürekli olarak sergileniyor, çünkü 18. yüzyılın
sonu modernliğin başıdır ve modernliğin sorunlarının tohumlarını
görürsünüz.”
İçeride çalışan
asistanının yanına gidiyor Susan Sontag; döndüğünde, “Roman
nedir?” sorusuna da geri dönüyor.
“Bence roman, edebiyat
formlarının en büyüğü – içine deneme, şiir, herşeyi
koyabilirsiniz, romanda herşeye yer vardır. İlginç olan bu
kapsayıcılığı. Tabii herşeyi atıp son derece dışlayıcı bir hale
de gelebilir. Bunu negatif bir gelişme olarak görüyorum, romanı
roman yapan şeylere yer verilmemesi açısından – olay örgüsü yok,
anlatıcının sesinden başka ses yok vs...”
Amerikan romanı bu
bağlamda nereye gidiyor?
“Hiçbir fikrim yok.
Herşeyden önce birkaç yönelim var. Bilemiyorum. Kendimi bir
Amerikan yazarı olarak görmüyorum. Tabii ki Amerikalıyım,
coğrafya kaderimizdir, zamanımızdan kopamayız, ama Amerikan
kültürünün ya da edebiyatının beni çektiğini söyleyemeyeceğim.
Amerikan romanına ne olduğu beni ilgilendirmiyor. İngilizceye ne
olduğu ilgilendiriyor öte yandan – İngilizce yazıyorum ve bundan
sonra başka bir dilde yazacağımı sanmıyorum; bir dilin nasıl
geliştiği, nasıl gerilediği benim için çok önemli.”
Birkaç soru da o bana
sormak istiyor. Türk şairi okuduğunu ama Türk denemecisi ya da
romancısı okumadığını söylüyor – romancı var mı Türkiye’de? Var
birkaç tane, diyorum. “Anti-laik” gelişmelerle ilgileniyor,
Türkiye’yle Mısır’ı karşılaştırıyor; ne oluyor orada, Atatürk
dönemi bitiyor mu? Sonra Bosna – insanlar ne diyor bu savaşa?
Türkiye neden bu kadar ilgisiz, diye soruyor, sonunda bir konuda
Avrupalı oldunuz demek. Sırpların Boşnakları Türk diye
çağırdığını, din konusunun, Batının eylemsizliğini açıklamakta
çok önemli olduğunu söylüyor. Burada soruları ben sorarım: bir
yandan Sarajevo’ya gitmek, bir yandansa edebiyat yapıyor olmak
ne demek?
“İşin yarısının
yapılması demek. Zamanımın üçte birini orada geçiriyorum. Bosna
hakkında bir kitap yazmıyorum, orada gazeteci olarak
bulunmuyorum; iki insan gibiyim, orada yazar kimliğimi tümüyle
unutuyorum, çalışmıyorum, bir okul projesiyle ilgileniyorum,
oyun sahneliyorum, radyoya çıkıyorum, oradaki Yazarlar
Birliğiyle çalışıyorum, para topluyorum, tiyatro akademisinde
misafir hocalık yapıyorum. Ne kadar korkunç olduğunu hayal bile
edemezsiniz. Ve sanırım gerçekten ümitsiz. Bunu söylemek çok
kötü, ama oradaki arkadaşlarıma, 1937’de Almanya’da Yahudi
arkadaşlara vereceğim öğüdü veriyorum: gidin buradan. Pek çok
insan ‘ne yapılabilir?’ diye soruyor. Ben oraya kimseyi temsil
ederek gitmiyorum, birey olarak gidiyorum. Onları kurtaramam,
ama yapabileceğim herşeyi yapmak istiyorum.”
Savunmam yok,
söyleyecek sözüm yok. İnsan olma etiği konusunda ben de
bütünlemesiz sınıfta kalanlar arasındayım. Sontag’ın ses tonu,
Yanardağ Aşığı’nda, kitabın sonundaki tonu
anımsatıyor. Kitap boyunca karakterlere bir şekilde sempati
duyuyor Sontag, son bölümündeyse yargının tokmağı iniveriyor –
müthiş ahlakçı bir ses kaplıyor o bölümü.
“Evet. Sinema dilini
kullanacak olursak, o noktaya kadar herşey yakın plan, orta plan
çekimlerle veriliyor. Sonundaysa geniş plana geçiyoruz, genel
görünümü izliyoruz. Geri çekilip bakıyoruz. Yakından herkese
sempati duyabilirsiniz, sonuçta hepimiz yaşamın içinde ilerleyen
kırılmış çocuklarız. Dokunaklı, neredeyse patetik bir sevgi
ihtiyacı var, ama geri çekildiğinizde, yapılanlar korkunç.
Eleanora’nın ağzından kendi yargımı verdiğimde, bu son yargıdır,
okuyucu da böyle düşünmeli ve bundan önce söylenenleri
unutmalıdır demiyorum. İki bakış açısı da yan yana tutulmalı. Bu
kitap ahlaksal bir itkiyle yazıldı, o yüzden insanların bu
karakterleri iki şekilde de görmelerini istiyorum. Tolstoy da
yapar bunu. Sonunda ahlak ve adalet hakkında birşey söylersiniz,
ama o karakterler için yarattığınız sempati de yanlış ya da
sahte değildir.”
Yanardağ Aşığı
ve Böyle Yaşıyoruz Artık
arasında, Sontag’ın ölüme yaklaşımı konusunda bir karşılaştırma
yapılabilir sanırım, özellikle Ölümün Sontag’da tümüyle doğal
bir tema olduğunu göz önünde bulundurursak: ilkinde, kitabın
sonunda ölen insanlar kendi seslerine kavuşuyor, kendi adlarına
konuşabiliyor, hatta ölüm sürecini anlatabiliyorlar; Böyle
Yaşıyoruz Artık’taysa ölümün sessizliği etrafında
konuşuluyor.
“Çok iyi söylediniz.”
Ki bunu çok etkili
buluyorum.
“Bu ikisi benim şimdiye
kadar yazdığım en iyi şeyler. Böyle Yaşıyoruz Artık’ta, adı
anılmayan ana kahramanın adı anılmayan hastalığı AIDS tabii, ama
yazdığım sırada, yakın bir arkadaşımın AIDS’e yakalanması
deneyimini yaşamamıştım daha, hastanın en yakın çevresini
oluşturan iç grubun üyesi olmamıştım. Ölmekte olan, ya da belki
ölecek olan insanın çevresindeki dünyayı anlatan bu kitaba giren
kişisel deneyimlerim iki koldan geliyor: bir tanesi, ben
kanserken yaşadıklarım, diğeriyse çok ciddi bir felç geçiren ve
benim çok yakınım olan bir adamın yaşadıkları. 40’larındaydı,
eski sevgilimdi ve çok yakın dostumdu, hala öyleydi aslında,
tiyatro dünyasından. O sırada artık sevgili değildik ama
kızkardeşi, sevgilisi ve iki arkadaşıyla birlikte ben de o iç
grubun bir parçasıydım. Her gün hastanedeydim, onun hakkında
konuşuyorduk. Aylarca sürdü bu, ölmesi bekleniyordu. Öyküyü
bitirdiğimde, Upstate New York’ta bir üniversitede okudum,
bittikten sonra bir kadın gelip, ‘Kocam kalp krizinden öldüğünde
de aynen böyle oldu,’ dedi. Bu kitap hasta olmanın dramıyla
ilgili ve ben de yaşadım bunu, kanserken iki buçuk yıl boyunca
hastaneye yatıp çıktım. İnan ölüm hakkında nasıl düşünmez
bilemiyorum.”
Öyküde kullanılan
gramer ve kurulan sentaks da çok uygun.
“Evet, seslerle ilgili
bir kitap bu, seslere bayılıyorum. Çevirmenim olduğunuza göre
daha ayrıntılı konuşabilirim. Yazacağım kişinin sesini bilmeden
yazmaya başlayamam – biçimini, hızını. Bu öykü şöyle de
başlayabilirdi, tabii o zaman başka bir öykü olurdu: ‘Pencerenin
kenarındaki yatağında yatıyordu. Solgun bir ışık vuruyordu
yüzüne. Hemşire içeri girip, “Bugün nasılsınız bakalım?” dedi.’
Benim yazdığım öykü etkili oldu çünkü o sesi, o hızı yakaladım,
böylece hereksin hissettiği duyguları, acıyı aktarabildim. Tepki
yelpazesini verebildim: inançlı arkadaş, inançsız arkadaş.
Ölümle yüzleşemeyen insanlar. Binbir çeşit tepkiyle
karşılaşıyorsunuz. Ben hastanedeyken, en karanlık zamanımda,
kesinlikle öleceğimi düşündüğüm sırada, arkadaşlarımdan bazıları
tek kelimeyle harikaydı, bazılarıysa inanılmaz derecede sığ. Çok
yakın bir arkadaşım geldi bir keresinde, ağlamaya başladı, ‘Buna
dayanamıyorum, dayanamıyorum, beni çok bunaltıyor,’ dedi ve
kayıplara karıştı! Her tür davranış biçimiyle karşılaşıyorsunuz,
ilginç olan bu işte, bu yelpaze, çünkü insanlar tek bir kalıptan
çıkma değil.”
Bu noktada, Sontag’ın
ilk romanlarıyla ilgili sıkıntımı dile getirmek ihtiyacı
duyuyorum; zaman içerisinde, iki boyutlu “fikir karakterleri”
yaratmaktan vazgeçtiğini, tutkulara, duygulara daha fazla yer
verir hale geldiğini düşündüğümü söylüyorum.
“Kesinlikle. Daha
özgürüm. Değişmedim, aynı insanım, ama yazar olarak daha fazla
özgürlüğüm var; daha iyi bir yazarım, ilk iki romanımı yazan
yazar değilim artık. Her zaman sahip olduğum ama nasıl
anlatacağımı bilemediğim duyguları anlatabilecek düzeye geldim.
Basitleştirerek söyleyecek olursak, inhibisyonlarımı yendim. Ama
bu birden değişip yirmi yıl öncekinden apayrı bir insan haline
geldiğimi göstermez. Bu özgürlüğe kavuşmam uzun sürdü. Ben
yazarlar arasında bir azınlığın içindeyim, zaman geçtikçe daha
iyi yazıyorum.”
İlk dönem ürünleriyle
yakın dönemdekiler arasında başka nasıl farklar göze çarpıyor?
“Bu söylediklerim
psikolojik şeylerdi tabii, önemli olan ürünün nasıl olduğu.
Ürüne, yani sonuca baktığımda, daha büyük olduğunu görüyorum.
İçinde daha fazla şey var, daha büyük bir yumak gibi. İlk
yapıtlarım çok daha bunalımlı ruh hallerini, önü kesilmiş,
istediğini olamamış insanları, duygusal açıdan takılıp kalmış
insanları konu ediniyordu. İlk iki romanımdaki karakterler
kitabın başında neyse sonunda da o. Yanardağ Aşığı’ndaysa
karakterler kitap boyunca değişiyor, kendi kişiliklerinin
mantığını sergilemekle yetinmiyorlar. Edebiyatta süreci,
değişimi, evrimi gösterebilmek onu daha büyük kılıyor,
temalardan ayrı olarak. Sorularınız bana çok ilginç geliyor,
zorlanıyorum yanıt verirken, hoşuma gitmiyor değil ama kafa
yormam gerekiyor ne yaptığımı anlatabilmem için. Çünkü beni
düşünmeye davet ettiğiniz şekilde düşünmüyorum normalde.
Yazarken yaptığım pek çok şey somut – ayrıntıları ve zarif olan
bir dili yaratmaya çalışmak, hareket etmesini sağlamak. Yeni
romanım bir yemek davetiyle başlıyor örneğin – kaç garson var,
kaç mum yanacak gibi şeyler düşünüyorum. Tanık oluyormuşum gibi
hayal etmeye çalışıyorum.”
Yanardağ
Aşığı’nın yapısıyla ilgili birşey sormak istiyorum – her
bölüm yedi alt bölümden oluşuyor, yanardağın yedi resmi var; her
bölümün başındaki resimler bir şekilde bölümün içeriğiyle uyumlu
– mu, yoksa bana mı öyle geliyor?
“Haklısınız. Ben çok
görsel bir insanımdır, bu imgelerle oynamak istedim. Ayrıca
–bunu bilemezdiniz tabii- müziksel bir yapı oluşturdum. 20.
yüzyıl bestecilerinden Paul Hindemith’in ‘The Four Temperaments’
adlı bir yapıtı vardır, belki bir yerde karşınıza çıkar, çok
ilginç bir yapıttır – pekala, işte Yanardağ Aşığı’nın
gizli yapısı: hikaye daha önce kafamda vardı tabii, ama nasıl
kuracağımı bilemiyordum. Hindemith’i dinleyince aynı şemayı
kullanmaya karar verdim, çok iyi uyuyordu çünkü – üçlü prologdan
sonra ‘melancholic’ – melankoli ve bunalım; sonra ‘sanguinic’ –
arzu ve kan; sonra ‘phlegmatic’ – stoisizm ve duyguların
bastırılması; en sonunda da ‘choleric’ – öfke. Şimdi size en
büyük sırrımı vereceğim: Yanardağ Aşığı’na gelene
kadar yalnızca melankoliyi yazıyordum, bu kitapta dört hali de
yazdım, o yüzden benim için büyük bir aşama oldu bu kitap. İlk
iki romanım ve ilk öykülerim hep depresyon ve melankoli
hakkında. Şimdiyse insan duygularının tümünü kapsayan klasik
tipolojideki dört tabiat da var. Artık herşey hakkında
yazabilirim!”
Romanda genel olarak
iki eksen tanımlamaktan hoşlandığımı anlatıyorum: bir yanda
kurma edimine ağırlık verme, öbür yanda tanıklık edimine; bir
yanda kendi masalını oluşturma, öbür yandaysa olduğu gibi
anlatma. Amerikan romanında ikincisini daha çok gördüğümü
söylüyorum. Böyle bir açı Sontag’a anlamlı geliyor mu, diye
sormadan edemiyorum.
“Ben yalnızca kendim
hakkında yazmakla ilgilenmiyorum, var plan herşeyle
ilgileniyorum, bazen bu ‘herşey’e bildiğim, yaşadığım şeylerin,
kişiliğimin bazı yönlerini katıyorum. Ama yalnızca kendini
anlatmak bence ucuz bir araç. Dolayısıyla Amerikan romanına ve
yazarlarına saygı duymuyorum. Norman Mailer’a saygı duymuyorum.
Kennedy olmak ve Monroe’yla sevişmek istiyor, CIA’de çalışmak
istiyor, bu fantazilerini yazarak harcıyor yeteneğini. Duygusal
sahicilik yok yazdıklarında. Sonra kendi küçük dünyalarını ve
deneyimlerini anlatanlar var – boşanmalar, korkunç çocukluklar,
uyuşturucu satma ve kullanma hikayeleri. Dünya hakkında yazmak
isteyen çok az insan var aslında – John Updike örneğin,
inanılmaz güzellikte cümleler kurar, ama kitaplarının konusuna
bakın, eşlerin birbirini aldatması. Yani, harika değil. Kitaplar
harika olmalı. Yeniden okumak istemelisiniz. İki kez okumaya
değmeyen bir kitap, bir kez okumaya da değmez. Kitaplar semptom
haline geliyor. Amerika’nın ne olduğunu öğrenmek istersem rock
konserine, sinemaya giderim; Amerikan nihilizmini romanlardaki
raporlardan, bültenlerden öğrenmeye ihtiyacım yok. Roman gerçek
bir dünyayı; okuyanın kalbini, duygularını, bilincini eğitecek,
daha iyi hale getirecek şekilde kurma gücüne sahip.
Dostoyevski’den söz etmiştik – onu okumak beni daha büyük bir
insan yaptı. Bir roman okuduğumda bana bunu düşündürmesini
isterim. Bir Amerikan romanını okuduğumdaysa en iyi olasılıkla,
Amerikan kültürünün ne kadar kaba ve aptalca olduğu
anımsatılıyor bana. Bunu kapıdan baktığımda da görüyorum ben.
“Bence iyi romanın
satmasının hiç sakıncası yok. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki,
ciddi edebiyat ürünlerine duyulan ilginin, ciddi şiire duyulan
ilgi kadar düşük olması beklenmeli. Kitaplarla ve okumakla
ilgilenen insanlar var olmayı sürdürecek, önemli olan bu. Roman
19. yüzyıl Avrupasındaki merkezi konumuna bir daha ulaşamaz.
Sakıncası yok – tohum orada; daha büyük ve daha iyi birşeyin
varlığını anımsatıyor bize. Dil varoldukça edebiyat
varolacaktır. Gutenberg devrinin sonu filan gelmedi.”
.