cem akaş  
   
G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  23 şubat 2005

pano:

g yayın grubu faaliyete geçti. siteyi gezip görmekte fayda var. basın duyurusundan bir alıntı:

Türkiye'ye Profesyonel Editörlük Geliyor!

Dünyaca ünlü yazarların başarısının arkasında, işbilir editörler vardır - William Faulkner, Paul Auster, John Updike, Orhan Pamuk, Arundhati Roy ve Amelie Nothomb gibi pek çok yazar, editörüyle sıkı bir çalışma sürecine girip, "ham" metni, "olmuş" bir kitap haline getirir ve ancak öyle okurun karşısına çıkar. Pek çok genç yazar, ilk kitaplarının başarısını önemli ölçüde editörünün yönlendirmelerine, müdahalelerine borçludur. Bill Clinton gibi pek çok ünlü kişi, kitabının yazım aşamasında bile profesyonel destek görür.

g yayın grubu, Türkiye'de yıllardır eksikliği çekilen "yapıcı editörlük" kurumunu, deneyimli/deneyimsiz tüm yazarların hizmetine sunuyor; en basitinden en karmaşığına pek çok konuda teknik danışmanlık yapıyor.

Türkiye'ye Profesyonel Yazarlık Geliyor!

Kurumsal tarihini yazdırmak isteyen şirketler, anılarını kaleme aldırmak isteyen eski tüfekler bugüne kadar el yordamıyla ilerlemek zorunda kalır ya da bu projelerini tümden rafa kaldırırlardı.

g yayın grubunun profesyonel ekibi, birer "hayalet yazar" gibi çalışarak bu kitapları hayata geçiriyor.

Türkiye'ye Profesyonel Yayıncılık Geliyor!

Bilimsel çalışmalarını yayımlatamayan akademisyenler; şiirleri, öyküleri, romanları yayınevlerinden geri çevrilen ve seslerini duyuramayan yazar adayları, bundan böyle yapıtlarının kusursuz bir yayıncılık anlayışıyla (metinlerin düzeltilmesiyle, tasarımıyla, kağıdıyla, baskı kalitesiyle) gün ışığına çıktığını görebilecek. Artık hiç kimse, kitapsız kalmak zorunda değil!

g yayın grubu, Türkiye'nin en deneyimli ve yetenekli editörlerinden, çevirmenlerinden ve metin yazarlarından bazılarını bünyesinde bulunduruyor.

g yayın grubu - yazarlara koçluk, kitaplara doktorluk...

 

şefin salatası:

"edeb" dergileri-2:

gergedan - öznel bir monografi denemesi

"yeryüzü kültürü dergisi" gergedan'ın ilk sayısı mart 1987'de çıktı. erenköy'de bir gazete bayiinden, çıkar çıkmaz aldım dergiyi, net olarak anımsıyorum: ayrılmak üzere olduğum kız arkadaşımla telefonda kavga etmiş, güzel bir haftasonu olmasına karşın görüşmemeye karar vermiştik. telefon kulübesi, gazetecinin hemen yanındaydı (hala da öyledir), "bir gergedan," dedim, adam hiç sektirmeden uzattı. liseden bir arkadaşımın, derin'in şiirleri yayınlanmıştı, ilk onları okudum bir bankta, devamında dergiye bayıldım: julio cortazar'ın "derin derin senin derin" öyküsü, ömer madra ve enis batur çevirisiyle yer alıyordu - okumadıysanız mutlaka okuyun, herşeyiyle dört dörtlüktür; ömer madra ayrıca "koyunlarla yaşayanlar" başlıklı bir oyun eleştirisi yazmış, oğuz atay'ın "oyunlarla yaşayanlar"ının devlet tiyatroları prodüksiyonunu yerden yere vuruyordu, ama nefis bir sarkazmla. derginin son sayfalarındaki "lobut" bölümüyse, herhalde ikinci sayıdan itibaren bir tutku nesnesi haline geldi derginin okurları arasında. varlık, milliyet sanat, hürriyet gösteri gibi kaknem yayınlardan sonra, galiba dergimi bulmuştum.

bu dönemde ben de ufak ufak birşeyler yazmaya başlamıştım bu arada. bir önceki yaz "gerçeğin öte yanında" adlı öykümü tamamlamış, yarışmalara katılmamak gibi bir prensibi benimseyebilecek sakinliğe henüz erişemediğim için de ilki o yıl düzenlenen haldun taner öykü yarışması'na göndermiştim. kazanamamıştım tabii - ödül o yıl tomris uyar, murathan mungan ve nedim gürsel arasında paylaştırıldı; tomris uyar ödülü almayı reddetti, kültür magazinimiz olayın üstüne atladı. her neyse, baktım bu dergi iyi, üstelik arkadaşımın şiirini yayımlamış, yolladım öyküyü ve heyecanla beklemeye başladım.

boğaziçi'ne gidiyordum bir mart sabahı, fena halde trafik vardı diye anımsıyorum, akatlar civarında bir arkadaşımla karşılaştım,"dergide yazın çıkıyormuş?" dedi bana. "hangi dergide?" diye sordum şaşkınlıkla, "gergedan!" dedi. kulaktan kulağa yayılmıştı haber: başka bir arkadaşım gergedan'a çeviri yapıyormuş, ömer madra ona beni tanıyıp tanımadığını sormuş, sonra da öykümü yayımlayacaklarını, ama bunun sır olduğunu söylemiş. hemen madra'yı aradım tabii; üç gün sonrası için randevulaştık.

bir cuma günü öğleden sonra gergedan'ın mecidiyeköy'deki ofisine gittim; "cem bey" olarak karşılanmak haliyle güldürdü beni. ömer madra'nın odasında kem küm birşeyler söylüyordum ki enis batur girdi içeri. iki adamın kendi aralarındaki muhabbeti beni çok eğlendirdi; cumhuriyet'tekilere epey laf geçirdiklerini anımsıyorum, ama ömer madra yine de beklediğimden daha yumuşak huylu bir adam çıktı. ö.m. 42, e.b. 35 yaşındaydı o sırada - 37 yaşımda yazıyorum bunları, aradan 18 yıl geçmiş; bu sayıları hep, "duyulan heyecan/yorgunluk" ölçüsüne vurmuşumdur. sonra dolabın önünde fotoğrafım çekildi - tuhaf bir fotoğraftır, hala alay ederler benimle onun yüzünden.

öykü mayıs sayısında yayımlandı; çıktığı gün dergiden 6-7 tane aldım. güzel de bir kapağı vardır - bilge alkor'un "aile resmi". gergedan'da bir daha öyküm yer almadı, woody allen ve sir james frazer'dan çevirilerim çıktı ama. bu yazı-çizi işinden az da olsa para kazanmak hoşuma gitmişti. gergedan'da ödemeler çekle yapılıyordu ne yazık ki; 10 liralık telif bedeli, ziraat bankası veznesinde neredeyse 8 liraya iniyordu. bir keresinde vezneci bile hayıflanmıştı benim adıma.

bir gece yarısı, tüm aile yatmışken, kapı ziliyle uyandık. daha bir hafta önce yine aynı şekilde uyanmış, postacının getirdiği telgraftan ninemin öldüğü haberini almıştık. kapıyı kimse açmak istemedi. karşımızda yine postacıyı görünce annem fenalık geçirdi. telgraf banaydı: ömer madra, "acil" bir çeviri işi için dergiye gelmemi rica ediyordu!

bir gün dergiye çeviri teslim etmek için gittim; e.b. yoktu, yemeğe çıkmıştı; sekreter beklememi söyledi. on - on beş dakika sonra bir grup girdi içeri - aralarında marlon brando da vardı! değildi tabii - ben ilk (ve son) kez e.b.'yi sakalsız görmüştüm.

dönemli yayıncılık, bu arada kitap yayımlamaya da başlamıştı - latif demirci, cemal süreya, toni schumacher gibi birbirinden çok farklı yazarların yapıtlarına yer veriliyordu; sayfa düzeni biraz sıkış tepiş, kağıdı arka veren cinstendi gerçi, ama ilginç bir yayın çizgisi oluşacağı belliydi. ben de bir öykü derlemesiyle woody allen çevirilerimi verdim. ne var ki biri bile çıkamadan, macerada bir kesinti oldu:

temmuz 88'di - gergedan'ın o zamana kadarki en kalın sayısı (194 sayfa) çıkmıştı; enis batur, "gergedan gözüyle" adlı giriş yazısında "kumbara yayıncılık"tan söz ediyor, bu kavramın üstünde gelecek sayıda duracaklarını anlatıyordu. ama gelecek sayı hiç olmadı - daha doğrusu, ekip gergedan'dan topluca ayrıldı, yerine gelenler de kuşkusuz iyi niyetle, ama gülünç olmaktan öteye gidemeyen üç "özel" sayı çıkardı - "fotoğraf sanatı özel sayısı", "türk resim sanatı özel sayısı" ve "türk sineması özel sayısı". sonra dergi kapandı. enis batur'la bu dönemde telefonla görüştüm - argos adında yeni bir dergi çıkaracaklarını söyledi bana. nitekim çıkardılar da - eylül 88'de gemi kaldığı yerden yoluna devam etti.

argos'un (kalamış'ta, soley pastanesinde okuduğum) ilk sayısı, gergedan çizgisinin geliştirilerek devam ettirileceğini gösteriyordu. beni fena halde havaya sokan şey, argos'un afişinde adımın, üstelik de hemen haldun taner'in altında yer almasıydı. yalova'da, yazlıkta daha derginin tamamını okumadan, enis batur'dan bir telefon geldi - istifa etmişti, belli ki kavgalı bir ayrılık olmuştu; güvendiği yazarlardan, en azından bir süre için argos'a yazı vermemelerini rica ediyordu, bu bir onur meselesi haline gelmişti. tabii ki kabul ettim - ben de bu ricadan büyük onur duymuştum. ne var ki günlüğüm, bu işin kafamda bu kadar kolayca kapanmadığını gösteriyor: bu "bir süre" ne kadar sürecekmiş, evet e.b.'ye çok şey borçluymuşum ve evet, bir süre öykü yayımlamasam ölmezmişim, ama "klik sistemlerine dahil olmak" istemiyormuşum ve pek yakında "uçma zamanım" gelecekmiş, e.b.'den "bağımsız olarak varlığımı sürdürmem" gerekecekmiş. henüz yalnızca bir öyküsü yayımlanmış bir çocuk olarak, ciddi  bir kadirbilmezlik ve kendini aşırı önemseme tribine girmişim belli ki. yine de dergiye yeni bir öykü vermem, enis batur'un bir şiirinin yayımlanmasından sonradır - "son timsahın kuşsal zembereği," argos'un ağustos 1989 sayısında yer aldı (aralık 1988'de de "tanrıların da burnu kaşınır" yayımlanmıştı gerçi, ama onu çok önce e.b.'ye vermiştim ve yayımlanmayacağını düşünüyordum).

gergedan, sonradan sevdiğim ve izlediğim pek çok adla ilk yakın ilişkimi kurmamı sağlayan dergiydi. castoriadis'le ilk söyleşiyi burada okudum; gombrowicz, panofsky, huizinga, barthes, perec, steiner, blanchot, şavkar altınel, oğuz demiralp, ekrem ışın, levent yılmaz ve vüsat o. bener'le burada tanıştım. bunun da ötesinde gergedan, benimsediği tavırla da benim için ufuk açıcı oldu - dergi okuyucusu olmanın yanısıra dergi yayıncısı da olduğumda, "ses"in nasıl oluşturulabileceği konusunda önemli ipuçları buldum burada.