g yayın grubu - yazarlara koçluk, kitaplara doktorluk...
şefin
salatası:
"edeb" dergileri-2:
gergedan - öznel bir monografi denemesi
"yeryüzü kültürü dergisi" gergedan'ın
ilk sayısı mart 1987'de çıktı. erenköy'de bir gazete bayiinden,
çıkar çıkmaz aldım dergiyi, net olarak anımsıyorum: ayrılmak
üzere olduğum kız arkadaşımla telefonda kavga etmiş, güzel bir
haftasonu olmasına karşın görüşmemeye karar vermiştik. telefon
kulübesi, gazetecinin hemen yanındaydı (hala da öyledir), "bir
gergedan," dedim, adam hiç sektirmeden uzattı. liseden
bir arkadaşımın, derin'in şiirleri yayınlanmıştı, ilk onları
okudum bir bankta, devamında dergiye bayıldım: julio cortazar'ın
"derin derin senin derin" öyküsü, ömer madra ve enis batur
çevirisiyle yer alıyordu - okumadıysanız mutlaka okuyun,
herşeyiyle dört dörtlüktür; ömer madra ayrıca "koyunlarla
yaşayanlar" başlıklı bir oyun eleştirisi yazmış, oğuz atay'ın
"oyunlarla yaşayanlar"ının devlet tiyatroları prodüksiyonunu
yerden yere vuruyordu, ama nefis bir sarkazmla. derginin son
sayfalarındaki "lobut" bölümüyse, herhalde ikinci sayıdan
itibaren bir tutku nesnesi haline geldi derginin okurları
arasında. varlık, milliyet sanat, hürriyet gösteri gibi
kaknem yayınlardan sonra, galiba dergimi bulmuştum.
bu dönemde ben de ufak ufak birşeyler
yazmaya başlamıştım bu arada. bir önceki yaz "gerçeğin öte
yanında" adlı öykümü tamamlamış, yarışmalara katılmamak gibi bir
prensibi benimseyebilecek sakinliğe henüz erişemediğim için de
ilki o yıl düzenlenen haldun taner öykü yarışması'na
göndermiştim. kazanamamıştım tabii - ödül o yıl tomris uyar,
murathan mungan ve nedim gürsel arasında paylaştırıldı; tomris
uyar ödülü almayı reddetti, kültür magazinimiz olayın üstüne
atladı. her neyse, baktım bu dergi iyi, üstelik arkadaşımın
şiirini yayımlamış, yolladım öyküyü ve heyecanla beklemeye
başladım.
boğaziçi'ne gidiyordum bir mart sabahı,
fena halde trafik vardı diye anımsıyorum, akatlar civarında bir
arkadaşımla karşılaştım,"dergide yazın çıkıyormuş?" dedi bana.
"hangi dergide?" diye sordum şaşkınlıkla, "gergedan!"
dedi. kulaktan kulağa yayılmıştı haber: başka bir arkadaşım
gergedan'a çeviri yapıyormuş, ömer madra ona beni tanıyıp
tanımadığını sormuş, sonra da öykümü yayımlayacaklarını, ama
bunun sır olduğunu söylemiş. hemen madra'yı aradım tabii; üç gün
sonrası için randevulaştık.
bir cuma günü öğleden sonra gergedan'ın
mecidiyeköy'deki ofisine gittim; "cem bey" olarak karşılanmak
haliyle güldürdü beni. ömer madra'nın odasında kem küm birşeyler
söylüyordum ki enis batur girdi içeri. iki adamın kendi
aralarındaki muhabbeti beni çok eğlendirdi; cumhuriyet'tekilere
epey laf geçirdiklerini anımsıyorum, ama ömer madra yine de
beklediğimden daha yumuşak huylu bir adam çıktı. ö.m. 42, e.b.
35 yaşındaydı o sırada - 37 yaşımda yazıyorum bunları, aradan 18
yıl geçmiş; bu sayıları hep, "duyulan heyecan/yorgunluk"
ölçüsüne vurmuşumdur. sonra dolabın önünde fotoğrafım çekildi -
tuhaf bir fotoğraftır, hala alay ederler benimle onun yüzünden.
öykü mayıs sayısında yayımlandı;
çıktığı gün dergiden 6-7 tane aldım. güzel de bir kapağı vardır
- bilge alkor'un "aile resmi". gergedan'da bir daha öyküm
yer almadı, woody allen ve sir james frazer'dan çevirilerim
çıktı ama. bu yazı-çizi işinden az da olsa para kazanmak hoşuma
gitmişti. gergedan'da ödemeler çekle yapılıyordu ne yazık
ki; 10 liralık telif bedeli, ziraat bankası veznesinde neredeyse
8 liraya iniyordu. bir keresinde vezneci bile hayıflanmıştı
benim adıma.
bir gece yarısı, tüm aile yatmışken,
kapı ziliyle uyandık. daha bir hafta önce yine aynı şekilde
uyanmış, postacının getirdiği telgraftan ninemin öldüğü haberini
almıştık. kapıyı kimse açmak istemedi. karşımızda yine postacıyı
görünce annem fenalık geçirdi. telgraf banaydı: ömer madra,
"acil" bir çeviri işi için dergiye gelmemi rica ediyordu!
bir gün dergiye çeviri teslim etmek
için gittim; e.b. yoktu, yemeğe çıkmıştı; sekreter beklememi
söyledi. on - on beş dakika sonra bir grup girdi içeri -
aralarında marlon brando da vardı! değildi tabii - ben ilk (ve
son) kez e.b.'yi sakalsız görmüştüm.
dönemli yayıncılık, bu arada kitap
yayımlamaya da başlamıştı - latif demirci, cemal süreya, toni
schumacher gibi birbirinden çok farklı yazarların yapıtlarına
yer veriliyordu; sayfa düzeni biraz sıkış tepiş, kağıdı arka
veren cinstendi gerçi, ama ilginç bir yayın çizgisi oluşacağı
belliydi. ben de bir öykü derlemesiyle woody allen çevirilerimi
verdim. ne var ki biri bile çıkamadan, macerada bir kesinti
oldu:
temmuz 88'di - gergedan'ın o
zamana kadarki en kalın sayısı (194 sayfa) çıkmıştı; enis batur,
"gergedan gözüyle" adlı giriş yazısında "kumbara yayıncılık"tan
söz ediyor, bu kavramın üstünde gelecek sayıda duracaklarını
anlatıyordu. ama gelecek sayı hiç olmadı - daha doğrusu, ekip
gergedan'dan topluca ayrıldı, yerine gelenler de kuşkusuz
iyi niyetle, ama gülünç olmaktan öteye gidemeyen üç "özel" sayı
çıkardı - "fotoğraf sanatı özel sayısı", "türk resim sanatı özel
sayısı" ve "türk sineması özel sayısı". sonra dergi kapandı.
enis batur'la bu dönemde telefonla görüştüm - argos
adında yeni bir dergi çıkaracaklarını söyledi bana. nitekim
çıkardılar da - eylül 88'de gemi kaldığı yerden yoluna devam
etti.
argos'un (kalamış'ta, soley
pastanesinde okuduğum) ilk sayısı, gergedan çizgisinin
geliştirilerek devam ettirileceğini gösteriyordu. beni fena
halde havaya sokan şey, argos'un afişinde adımın, üstelik
de hemen haldun taner'in altında yer almasıydı. yalova'da,
yazlıkta daha derginin tamamını okumadan, enis batur'dan bir
telefon geldi - istifa etmişti, belli ki kavgalı bir ayrılık
olmuştu; güvendiği yazarlardan, en azından bir süre için
argos'a yazı vermemelerini rica ediyordu, bu bir onur
meselesi haline gelmişti. tabii ki kabul ettim - ben de bu
ricadan büyük onur duymuştum. ne var ki günlüğüm, bu işin
kafamda bu kadar kolayca kapanmadığını gösteriyor: bu "bir süre"
ne kadar sürecekmiş, evet e.b.'ye çok şey borçluymuşum ve evet,
bir süre öykü yayımlamasam ölmezmişim, ama "klik sistemlerine
dahil olmak" istemiyormuşum ve pek yakında "uçma zamanım"
gelecekmiş, e.b.'den "bağımsız olarak varlığımı sürdürmem"
gerekecekmiş. henüz yalnızca bir öyküsü yayımlanmış bir çocuk
olarak, ciddi bir kadirbilmezlik ve kendini aşırı önemseme
tribine girmişim belli ki. yine de dergiye yeni bir öykü vermem,
enis batur'un bir şiirinin yayımlanmasından sonradır - "son
timsahın kuşsal zembereği," argos'un ağustos 1989
sayısında yer aldı (aralık 1988'de de "tanrıların da burnu
kaşınır" yayımlanmıştı gerçi, ama onu çok önce e.b.'ye
vermiştim ve yayımlanmayacağını düşünüyordum).
gergedan, sonradan sevdiğim ve
izlediğim pek çok adla ilk yakın ilişkimi kurmamı sağlayan
dergiydi. castoriadis'le ilk söyleşiyi burada okudum; gombrowicz,
panofsky, huizinga, barthes, perec, steiner, blanchot, şavkar
altınel, oğuz demiralp, ekrem ışın, levent yılmaz ve vüsat o.
bener'le burada tanıştım. bunun da ötesinde gergedan,
benimsediği tavırla da benim için ufuk açıcı oldu - dergi
okuyucusu olmanın yanısıra dergi yayıncısı da olduğumda, "ses"in
nasıl oluşturulabileceği konusunda önemli ipuçları buldum
burada.