|
|
|
28
eylül
2005 pano:
yeni albüm çıktı: to a new morning.

ilk albüm chalkmark in a rainstorm'dan
tümüyle farklı bir çalışma oldu bu - bilgisayar başında,
sony'nin acid music studio 5.0 adlı programı ve plug-in'leriyle
m-audio'nun keystation 49e klavyesi kullanılarak yapılan, bir
tür elektronik müzik. öyle bir takıldım açıkçası, ciddi bir
durum yok. albüme sahip olmak isteyenler, "dinleme
malzemesi" linkinden yapmaları gerekenleri öğrenebilir.
Tadımlıklar aşağıda.
01. to a new morning,
02. in a convex mirror,
03. i got plenty of nothing,
04. descanted contentment,
05. surreptitious,
06. costly manoeuvers,
07. passage of good intentions,
08. soothing pain,
09. unequivocal fortressing,
10. a lot like the sun
bu haftanın salatasında, türkçenin en
iyi yazarlarından birini teselli etmek zorunda kalmaktan
utanarak yazdığım bir mektup var - yazmak ve okunmamak üstüne.
şefin
salatası:
boşuna yazmak
...
“bosuna yazmak” isine gelince: zaten bu onkabulle baslamiyor
musun abicim? ayrica senin dedigin anlamda bile bosuna degil,
cunku yazdiklarinin uzerine yazi cikip cikmamasi bir olcut degil.
ayrica olcut olsa bile kitabin icin bir samih’in, bir
cenk’in, bir de murat’in yazisi cikacak, ki bu da ortalamanin
epey ustunde bir yazi toplami demek. insanin ici her zaman biraz
burkuluyor tabii, anlasildigini, yaptigi seyin yerine ulastigini
gormek istiyor, ama yazmayi surdurmenin tek gerekcesi bu istegin
tatmini olabilir mi, ya da tatmin edilmemesi, yazmayi birakmak
icin yeterli neden olabilir mi? cok okunan yazarlarin isi daha
da zor, dusunsene, onbinlerce insan icinde onlari hakkiyla
okuyan insan sayisinin azligi ne kadar morallerini bozuyordur.
okur odakli edebiyat kuramlari belki de tatminsiz yazarlarin
kendilerini avutmak icin cikardigi birseydir – okurlar onlari
istedikleri gibi anlamayinca, “okur ne anliyorsa mubahtir”
ilkesine siginmislardir belki de. aslolan bence seninle yazdigin
arasindaki iliski, yazma surecindeki iliski ustelik,
sonrasindaki degil.
bir de su var: bazen kendi isimize kendimizi o kadar
kaptiriyoruz ki, “ortalama algi”yi ne kadar iskaladigimizi fark
etmiyoruz. sen sonucta “yazarlarin yazari” bir adamsin, okur
kitlen olamaz ki, yani boyle yazdigin surece (ki bu iyi birsey).
egitim duzeyi yuksek (=universite), iyi kotu entellektuel bir
faaliyeti bulunan insanlarin cok buyuk bir bolumu, senin (ve baskalarinin) acik, duz bir cumle olarak gordugumuz
seyi anlamiyor; cumledeki dusunceden soz etmiyorum, sentakstan
soz ediyorum. cok garip bir duygu bu, benim basima geldi,
sasirip kaldim, ama oyle iste: sen yapitin “anlam”iyla ilgili
kafa patlatirken, adam senin cumlelerinin kurulus bicimlerinde
takilip kaliyor. bunu soyledigim her seferde, bize lise
edebiyatta “halktan kopuk” diye ogretilen divan sairlerine
gidiyor aklim. adamlara haksizlik edildigini dusunuyorum. asil
mesele, okurla ilgili kabullerin boylesine degismis olmasi tabii
- uc dili su gibi bilen (ucunde divan yazacak kadar hem de) ve
ucunu ic ice gecirip diledigi gibi egip buken sairlerden soz
ediyor ve adamlari kucumsuyoruz; peki onlar, yazdiklari sirada
nasil bir okuyucu icin yaziyordu? asagi yukari kendileri gibi
olan, onlarla benzer seyleri okuyan, amator olarak yazan
insanlar icin. eh, sen ve senin gibi yazarlar da cok farkli bir konumda sayilmaz bir
anlamda - donaniminiz esdeger degil belki, ama siz de baska
seyler biliyorsunuz, yazdiklariniza bir suru sey sokuyorsunuz, tek bir
dilin icindeki olanaklari arastiriyorsaniz da ulkenin genel dil
becerisi duzeyinin dusuklugu, sizi de divan sairleri kadar
marjinal kiliyor. bes yuzyil sonra ders kitaplarina gireceksin
ama ogrenciler senden nefret edecek - nasil kader ama?!
|