cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  2 kasım 2005

pano:

yeni albüm çıktı: to a new morning.

 

ilk albüm chalkmark in a rainstorm'dan tümüyle farklı bir çalışma oldu bu - bilgisayar başında, sony'nin acid music studio 5.0 adlı programı ve plug-in'leriyle m-audio'nun keystation 49e klavyesi kullanılarak yapılan, bir tür elektronik müzik. öyle bir takıldım açıkçası, ciddi bir durum yok. albüme sahip olmak isteyenler, "dinleme malzemesi" linkinden yapmaları gerekenleri öğrenebilir. Tadımlıklar aşağıda.

01. to a new morning, 02. in a convex mirror, 03. i got plenty of nothing, 04. descanted contentment, 05. surreptitious, 06. costly manoeuvers, 07. passage of good intentions, 08. soothing pain, 09. unequivocal fortressing, 10. a lot like the sun

bu haftanın salatasında, sabancı üniversitesi'ndeki "creative writing" dersinde yaptığımız bir tartışmadaki konumumu özetleyen bir yazı var.

şefin salatası:

sudoku olarak yazınsal yapıt

bir yazın yapıtının varoluş biçimi, sınırları, bu sınırların geçişkenliği ve bu varoluşun daha geniş anlamdaki varoluşla, dünyadaki varoluşla, ya da evrenin geri kalan kısmıyla ilişkisi üzerine düşünüyorum.

biliyorum ki bazı okurlar, bir yazın yapıtının asıl değerini, okuyucuyu bilgilendirme derecesine göre ölçüyor. bilginin tanımını yeterince geniş tutarsak, buna kısmen katılıyorum - kitap okuyan insanların çok büyük bir bölümü, nesnel olsun, öznel olsun, somut ya da soyut olsun, ellerindeki yapıttan birşeyler almış olarak kapağını kapatmayı ister. bu kimi zaman, hatta ender olarak olguya dayalı bilgidir - yani bir atom reaktörü tam olarak nasıl çalışır, emek arzıyla fiyat arasında nasıl bir makroekonomik denge vardır, yumuşakçaların üreme yöntemleri nedir, bir barometre kullanarak bir binanın yüksekliği nasıl ölçülür, avustralya yerlileriyle orta afrika pigmelerinin adet kanıyla ilgili tabuları ne gibi farklılık ve benzerlikler gösterir gibi bilgileri doğru olarak edinmek isteyen insanlar, gerçekten de ender olarak yazına başvurur.

yazın’ın olgusal bilgiye en yaklaştığı alan herhalde tarih. bunun hiç de tuhaf olmayan iki nedeni var bence: birincisi, story-history sözcüklerinin de çağrıştırdığı gibi, tarih aslında hikayedir, hikayelerdir, işi gücü hikaye etmek, anlatmaktır; ikincisi, tarih aslında hikayedir, yani "nesnel gerçekliği" çok su götürür, yani geçmişteki bir olayı kaç kişi anlatırsa o kadar sayıda farklı tarih, farklı hikaye çıkar. dolayısıyla "tarihsel anlatı"lar, hem tarih, hem de anlatı olmalarından dolayı, olgusal bilgi açısından güvenilir sayılmaz pek. 

yine de yazın, daha zor tanımlanan bir bilgi söz konusu olduğunda, bir kaynak olabilir pekala. lafı uzatmaya gerek yok: insana, insan ilişkilerine, insanın kendisini içinde bulabileceği durumlara, hareketlere, duygu ve düşüncelere dair şeyler anlattığında (ki genellikle bunu yapar zaten) okuyucu, bazen faydacı bir yaklaşımla (yani ileride işine yaraması olasılığını gözeterek), bazense yalnızca merakla, kendini anlatılana kaptırır, anlatı kişilerinden birinin yerine koyar; hiç yaşayamayacağı deneyimleri böylece ikinci elden de olsa edinebilir böylece, ama daha önce edindiği deneyimleri de bir başkasının gözünden değerlendirme, sınama, yeniden yaşama fırsatı da bulur.

yazarlar da kimi zaman (belki de çoğu zaman) öğrenmek için okur: başkaları neler yazıyor, nasıl yazıyor, daha mı iyi yazıyor, kendi yazısında kullanabileceği birşeyler var mı, esin kaynağı oluşturacak, kafasını çalıştırmaya yarayacak yazınsal açılımlar sunuluyor mu diye okumak mümkün (ama bir noktadan sonra epey sıkıcı).

bir de bütün bunların dışında, tamamen estetik bir hazza ulaşmak için, dilin akışında yıkanmak için, güzel bir kitap okumanın zevkini pek az şeyde bulabildiği için okuyabilir insan; hiçbir şey öğrenmek için değil, yalnızca kendini sözcüklerin büyüsüne bırakmak için. bunu becerebilenler, kıskanılmayı hak ediyor benim gözümde.

"bilgi" meselesi, yapıtla dünya arasında, sorunsuz olmayan bir köprü aslında. kurgusal anlatı yazarı, tanımı gereği "kurma" ehliyeti olan kişidir, yani anlatısındaki dünyayı dilediği gibi kurma hakkına sahiptir. bu dünyanın "gerçek" dünyaya benziyor olması, her noktasında onunla tıpatıp aynı olacağı, birebir örtüşeceği anlamına gelmez. bir fizik makalesinde, w=mg (ağırlık eşittir kütle çarpı yerçekimi sabiti) yerine w=mg2 yazarsanız, gerçekleri saptırmış olmakla kalmazsınız, makaleniz derhal çöpü boylar; ama yazınsal bir yapıt, yerçekimi sabiti aslında g değil, onun karesine eşit olsaydı ne olurdu noktasından hareket edebilir ve böyle bir dünyayı gerçekmiş gibi sunabilir (iskemleye asılan giysilerin neden sürekli kayıp yere düştüğünü de açıklamış olur!).

yazınsal yapıtın bu içrik özgürlüğü, yazara belirli sorumluluklar yüklüyor bir yandan da: kuralları koyan yazar, bu kuralların ne olduğunu da anlatmak zorunda. bu kadar da değil ama: yarattığı dünya, kendi içinde ne kadar “bütün” ve “kendine yeten” bir dünyaysa, yapıtı o kadar çok sayıda okuyucuya seslenme ve kalıcı olma şansına sahip. ne demek istiyorum: okuyucu, yapıtı anlamak, anlamlandırmak için, sözünü ettiğim o “sorunsuz olmayan köprü”den ne kadar az gidip gelmek zorunda kalırsa, işini anlatının tarafında ne kadar halledebilirse, o kadar rahat eder.

ama dedim ya, sorunsuz değil köprü: yukarıda söylediklerimin de istisnası var; olmaz mı. bir sanat eleştirmeni, picasso’nun son tablosuna bakmış ve ışık kullanımını hiç beğenmemiş; üstelik bunu picasso’ya da söyleme gereği duymuş: “üstat,” demiş, “kusura bakmayın ama bu tablonun ışığı nereden geliyor?” picasso yüzüne bile bakmadan yanıtlamış: “bir önceki tablomdan.” aynı şekilde, “michaelangelo’nun tablosundan,” da diyebilirdi. yani: bir yapıtın okunabilmesi için, başka yapıtların bilinmesi zorunlu olabilir. özellikle nazirelerde, yenidenyazımlarda böyledir: norman mailer’ın the gospel according to the son adlı romanının tadını çıkarabilmek için yeni ahit’i bilmek gerekir; michel tournier’nin cuma ya da pasifik arafı’sını okurken, robinson crusoe’yu daha önce okumuş olmakta fayda vardır. bunlar, yazarın aldığı risklerdir: mailer incil’in, tournier’se defoe’nun romanının popüler kültüre mal olduğunu, kitleler tarafından bilindiğini varsaymış, yapıtlarının “çözülmez bilmeceler” sınıfına sokulmayacağına bu sayede güvenmiştir.

sudoku bulmacalarını bilenler bilir: bulmacanın çözümü için gerekli tüm ipuçları, bulmacanın içindedir, dışarıdan bir unsura (tahmin) gerek duyulmaz. iyi bir yazın yapıtı, eğer bulmaca olmaya özeniyorsa, sudoku’ya özenmelidir bence.