|
|
|
1 aralık
2005 pano:
yeni kitap!: zibaldone 2 yakında
sel yayıncılık'tan çıkıyor. zibaldone 1 neydi ki bu ikincisi
diye merak edebileceklere: fikir aklıma geç geldi, bundan sonra
roman-öykü dışındaki düzyazılarımı "zibaldone" genel başlığı
altında toplamaya karar verdim. dolayısıyla daha önce çıkan ise,
ki değil, bu dizinin ilk kitabı oldu; onun yeni baskısı "zibaldone
1" olarak yapılacak. peki zibaldone nedir diye soranlara: ben bu
adla ilk defa, kitap-lık dergisini çıkarmaya
başladığımızda karşılaşmıştım, leopardi'nin 4400 sayfalık "defterler"ine
verdiği admış; biz de dergide bu üst başlıklı bir sayfa
hazırladık, derginin ana konusu (yky kitaplarının tanıtımı)
dışında kalan, kitap dünyasıyla ilgili haberleri verdiğimiz bir
köşe oldu. daha sonraları öğrendim ki boccaccio'nun ve bir alman
bilim adamının da zibaldone adlı defterleri yayımlanmış. sen
kendini bu adamlarla bir mi sayıyorsun diyeceklere: hayır,
zibaldone'yi sözcük olarak seviyorum, yoksa defterimin boyunu
bilirim evelallah.
2 aralıktan itibaren radikal kitap'ta
"şefin salatası" köşesine başlıyorum bu arada: dünyada
kitaplarla ilgili ne konuşuluyor, gündemde ne var, onu aktarmaya
çalışacak bir tür gözetleme kulesi. ilk yazı aşağıdadır.
şefin
salatası:
Almanya’nın Geçmişle İmtihanı
Bazı kitlesel
olayların, bütün bir ulusa travma yaşatabildiğini biliyoruz –
Holokost da Almanlar için böyle bir olaydı. İkinci Dünya
Savaşı’ndan hemen sonraki kuşak, bu deneyimin utancını,
suçluluğunu her zaman taşıdı. 1968 kuşağıysa bu utancın ve
suçluluğun artık neredeyse tamamen kabul edildiği bir ortamda,
savaşa bir başka açıdan daha bakabilmeyi başardı: mazlum
Almanlar. Bu bakış, Holokost’un sorumluluğunu azaltmak için
değil, bastırılmış bir geçmişle yüzleşebilme adına gerekliydi
belli ki.
Son dönemde Berlin Cumhuriyeti’nde savaşla
ilgili kitaplar birbiri ardına yayımlanıyor. Tartışmayı
başlatan, W.G. Sebald’in 1999 tarihli kitabı “Hava Savaşı ve
Edebiyat” oldu. Şu soruyu soruyordu Sebald: “Neden savaş sonrası
Alman edebiyatında, milyonlarca Almanın yaşamış olduğu korkunç
deneyimler bu kadar az iz bıraktı?”
Bu zor sorunun yanıtını arayan ve bu açığı
kapatmaya çalışan başkaları da var: Tarihçi Jürg Friedrich,
“Yangın: Hava Savaşında Almanya, 1940-1945” başlıklı 600
sayfalık kitabında bombardımanlarla, yangınlarla yerle bir
olmuş, sokakların cesetlerle dolu olduğu kentleri neredeyse bir
kamera keskinliğiyle anlatıyor. Çok sayıda Alman yayıncı da o
dönemden bir dizi tanıklık yayımladı. Örneğin Hans Erich
Nassack’ın “Son” adlı kitabı, Hamburg’un 1943’teki bombalanışını
ele alıyor. Savaştan hemen sonra yayımlanan ama unutulan bu
kitap, şimdi yeniden basıldı. Gert Ledig’in kopkoyu,
klostrofobik anlatısı “Ödeşme” de unutulmuş ve yeniden
hatırlanmış romanlardan. Adsız bir kadın gazetecinin ilk olarak
1954’te Amerika’da yayımlatabildiği, İsviçre’de Almanca olarak
1959’da yayımlanan, ama Almanya’da yayımlanabilmesi için 2003
yılına dek bekleyen “Berlin’de Bir Kadın” adlı kitabıysa Rus
askerlerinin bir milyon Alman kadına tecavüz edişini gözler
önüne seriyor. Sebald’in sorusunun yanıtı belki de burada
yatıyor: yalnızca “Alman kadınının onuru” değil burada korunmaya
çalışılan, sokak ortasında kitlesel tecavüzler olurken hiçbir
şey yapmayan, yapamayan Alman erkeğinin utancı da belleğin
derinliklerinde gömülü kalsın istenmiş olmalı.
Burada sorulabilecek bir diğer önemli soru
da, Hitler’i durdurmak için sivil hedeflere, yerleşim
bölgelerine hava saldırısı düzenleyenlerin, “ahlaki bir
zorunluluk” adına inanılmaz bir yıkıma yol açanların artık
kendilerini, kendi geçmişlerini sorgulama basireti gösterip
gösteremeyeceği.
Böyle bir vicdan muhasebesinin
başlayabileceğinin ilk işareti, ABD’de verilen en büyük kitap
ödüllerinden biri olan National Book Award’da karşımıza çıkıyor
belki de: William T. Vollmann, “Orta Avrupa” adlı kitabıyla bu
yılki edebiyat ödülüne layık görüldü. Kitap birbirine bağlı 37
öyküden oluşuyor ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve
Sovyetler Birliği’ndeki gerçek ve hayali karakterlerin ahlaki
seçimlerini sorguluyor.
Şimdi Ödül
Zamanıdır
Ödül
demişken: Sonbahar ayları, kitap dünyasının ödüllerle
çalkalandığı bir dönem. Almanya’nın en prestijli ödüllerinden
Georg-Bückner Ödülü, Brigitte Kronauer’e verildi. Denemeleriyle
tanınan 64 yaşındaki yazarın yapıtları arasında “Rita Münster”
ve “Minderdeki Kadın” var.
Fransa’nın en büyük ödüllerinden Goncourt’sa
“Annemin Evinde Üç Gün”ün yazarı François Weyergans’ın oldu. Bu
yılın en büyük adaylarından biri olan ve Ağustos ayında “Bir Ada
Olasılığı “adlı romanı Fayard tarafından yayımlanan Houllebecq
ise hayranlarını hayal kırıklığına uğrattı.
Bir Sanat
Eseri Olarak Yayınevi
Herkes
Houellebecq sevecek diye bir kural yok. Nitekim Fransa’nın
prestijli yayınevlerinden Editions Christian Bourgois’nın sahibi
Christian Bourgois, Houellebecq’in nasıl olup da bir Céline ya
da Proust kadar önemli bir yazar olarak görülebildiğini aklının
almadığını söylüyor. Bourgois’yı gündeme taşıyan şey, Paris’te,
Centre Pompidou’da açılan sergi – yayınevinin 40 yılı; orijinal
kitaplar, el yazmaları, yazışmalar, fotoğraflar ve filmler
eşliğinde kitap meraklılarına sunuluyor. 1992’den beri
kurucusunun eşi Dominique Bourgois tarafından yönetilen
yayınevi, bugüne kadar 1500 başlık yayımlamış; yazarları
arasında Márquez, Rushdie, Sontag, Pessoa, Soljenitzin, Borges,
Topor ve Ginsberg var. Sergi 16 Ocak 2006’ya kadar görülebilir.
Türkiye’de de böyle bir sergiyi hak edecek
yayınevleri var aslında; Varlık, Remzi, Can, YKY, İletişim,
İnkılap, Altın, E gibi ülkemizde yayıncılığın köşetaşlarını
oluşturmuş kurumlar, arşivlerindeki malzemeyle, geçmişten
günümüze yazarlarıyla ve onları bağlılıkla izleyen okurlarıyla
bu tür bir etkinlik gerçekleştirse, kuşkusuz ilginç olur.
Tüccar
Terzi Olarak Editör
Amerika’da
yayıncılık dünyası, büyük bir transfer haberiyle yatıp kalkıyor
şu aralar. Dünyanın en büyük yayınevlerinden Penguin’e bağlı
Riverhead Books’un iki editörü Celina Spiegel ve Julie Grau,
buradan ayrılarak yeni bir yayınevi kurma hazırlıklarına
girişti. 2007’de faaliyete geçecek ve yılda yaklaşık 70 kitap
çıkaracak olan, adı henüz konmamış yayınevi, bir başka
yayıncılık devi olan Random House bünyesindeki Doubleday
Broadway Yayın Grubu’na bağlı olacak.
Spiegel ve Grau, Riverhead’in ticari
başarısında çok büyük pay sahibi – yayınevinin bu yıl çıkardığı
9 kitap New York Times’ın çoksatarlar listesine girdi, iki
tanesiyse bir numaraya kadar yükseldi. James McBride’ın “Suyun
Rengi” adlı güncesi iki milyon adet sattı; Khaled Hosseini’nin
romanı “Uçurtma Uçurucusu” da bir o kadarlık satış rakamına
ulaştı. Dolayısıyla Riverhead’le sözleşmesi olan yazarların, bu
transfer karşısında ne yapacağı merakla bekleniyor. Bir yeni
kitap için yayıneviyle anlaşması süren Hosseini, “Ne yapacağımı
bilmiyorum, hala şoktayım,” demiş örneğin. Penguin’in başkanı
Susan Petersen Kennedy, tüm yazarlarının aynen devam etmesini
beklediklerini söylese de, bu sarsıntıyı o kadar kolay
atlatamayabilecekleri anlaşılıyor. Transferi
gerçekleştirenlerden Doubleday, “Da Vinci Şifresi”nin yayıncısı;
Broadway ise Bill Bryson’ın “Ormanda Yürümek” adlı kitabını
yayımlamıştı.
O Sırada
Cornwall’da...
Bazıları
aklını para pul işleriyle bozmuşken, bazıları da yazım
kurallarına kafayı takmış durumda. Kornak dilini ölümden
kurtarmak için çabalayanlar, sayıca çok az olmaları yetmiyormuş
gibi (bu dili bugün yalnızca 200 kişi konuşabiliyor) bir de
yazım biçimleri nedeniyle kavgalı.
Eski Kelt dillerinden biri olan ve Gal,
İskoç, Breton dilleriyle akraba sayılan Kornak (ya da Kernewek,
Kernowek, Kernuak, Curnoack, Cornish) dilini canlı tutmak için
tarihçiler ve dilbilimciler seferber olmuş, ama bu dilin doğru
yazımının nasıl olması gerektiği konusunda kan gövdeyi götürmüş.
Hala da götürüyor – “hoşgeldiniz” anlamındaki sözcük “dynnargh”
olarak mı, yoksa “dynargh” olarak mı yazılacak gibi konularda
Birleşik Grup, Yenilenmiş Birleşik Grup ve Son Grup
uzlaşamadığından, 350 bin dolarlık maddi desteği yerel, ulusal
ve Avrupalı kaynaklardan bir türlü alamıyorlar. Tek
tesellileriyse, bir zamanlar yedi adet olan yazım sistemlerini
dörde indirmeyi başarmış olmaları. Türkçede bir türlü “şapka
devrimi” yapamayışımıza şaşmamak gerek.
|