|
|
|
5 ocak
2006 pano:

yeni kitap!: zibaldone 2 sel yayıncılık'tan
çıktı.
şefin
salatası:
Dikkat!
Meksikalılar Geliyor!
Latin Amerika yazını 1960’larda “patladı”:
önce İspanyolca konuşulan ülkelerde, ardından Kuzey Amerika ve
Avrupa’da, tropikal dünyaların büyüsü, okuyucu kitlelerini
olduğu kadar eleştirmenleri de etkisi altına aldı. 1967’de
Kolombiyalı yazar Gabriel
García Márquez, Yüz Yıllık Yalnızlık adlı romanını
yayımladığında hayali Macondo kenti uluslararası üne kavuştu.
Márquez’in başını çektiği patlama, Meksikalı Carlos Fuentes ve
Perulu Mario Vargas Llosa gibi yazarların da işine yaradı ve bu
ekibin ürünleri, toplu halde “El Boom” olarak anılmaya başladı.
Ancak
Meksika’nın yazın ortamını yakından izleyenler, artık yepyeni
bir kuşaktan ve onların farklı yaklaşımlarından söz ediyor:
David Toscana, Mario Bellatín ve Mónica Lavín adlarını duydunuz
mu? Ya da Pedro Ángel Palou, Eloy
Urroz, Ignacio Padilla,
Ricardo Chávez Castañeda ve Jorge Volpi’yi?
Bu yazarlar, “El Boom”un mirasına, önemine saygı duymakla
birlikte; ondan sonra gelen ve büyülü gerçekçilik anlayışını bir
formüle indirgediklerine inandıkları, Isabel Allende ve Laura
Esquivel gibi yazarların kuşağına karşı çıkıyor. Artık başka
şeyler söylemek gerektiği konusunda hemfikirler. Örneğin Ignacio
Padilla, Yüz Yıllık Yalnızlık’tan, Borges ve Cortázar’dan
çok etkilendiğini, yazar olmaya onları okuyarak karar verdiğini
söyledikten sonra, “Ama Julian Barnes ve Kazuo Ishiguro gibi
yazarlardan da etkilendik. Büyülü gerçekçiliğe bir itirazımız
yok, ama onları taklit etmek de istemiyoruz,” diyor. Yalnızca
büyülü gerçekçiliğin değil, Meksika’nın da dışına çıkıyorlar
ayrıca: Volpi’nin casus romanı Klingsor’un İzinde Nazi
Almanya’sında geçiyor ve şimdiden 16 dile çevrilmiş. Volpi,
“Yazdıklarımda Meksikalı kimliğimi aramaya çalışmıyorum,” diyor,
“kitabın bir Meksikalı tarafından yazılmış olduğunu
anlayabilirsiniz, ama tek özelliği bu değil.” Palou, “Her yazar
kendi soyağacını keşfeder ve gururla ortaya koyar,” diye
ekliyor.
Padilla, Volpi,
Urroz, Palou ve Castañeda 1996’da bir araya gelip ”Crack”
(Çatlak) adlı yeni bir grup kurmuş; grubun adı, “El Boom”dan
kopuşlarına gönderme yapıyor elbette. “Crack”in bir de
manifestosu var; burada Palou, Calvino’nun Amerika Dersleri’nden
yola çıkarak kendi yazın anlayışlarının temelinde hafiflik, hız,
çoğulluk, kesinlik, görünürlük ve tutarlılık olduğunu
belirtiyor. Onun gözünde gerçekle fantaziyi birleştirmenin başka
yolları da var: Kafka’nın ve Hoffmann’ın adlarını veriyor
örneğin. Castañeda ise bu beş yazarın birbirlerinden bağımsız
yapıtlar ortaya koyarak yola çıktığını, ama yaklaşımlarındaki
benzerliğin onları bir grup kurmaya yönelttiğini vurguluyor. Ona
göre bu “Crack” romanları, daha önce denenmiş formülleri,
kitlesel tüketimin dayatmalarını reddediyor; deney yapma riskini
göze alıyor; roman türünün en karmaşık ve en somut temalarını,
kendine özgü dilsel ve biçemsel yapılarını araştırıyor;
başarısız olma pahasına kendilerine yüksek hedefler koyuyorlar.
“Crack” grubu
1996’dan bu yana büyümüş ve Güney Amerika’nın her yanından
çağdaş yazarlara açık bir de dergi çıkarmaya başlamış:
Revuelta. Fuentes dergiden övgüyle söz etmekle kalmıyor,
Volpi ve Padilla’nın hamiliğini de üstleniyor, onları “junior
boom” olarak anıyor. Márquez de gruba destek verenlerden.
Gruptaki yazarların önemli bir kısmının edebiyat doktorası
olması ayrıca ilginç; bu özellikleri, “Meksikalı yazarlardan
beklenenler”in ötesine geçmelerini belki de kolaylaştırıyor.
San Francisco
Gate’te yazan Monica Campbell’e göre, bu yazarların çoğunun
Meksika’da çok iyi tanındığını söylemek yine de güç. Bunun
nedenlerinden biri olarak, Meksika’da kitap okuma oranının
düşüklüğü gösteriliyor. Meksika Kitapçılar Derneği başkanı
Arturo Ahmed, 100 milyonluk nüfusa yaklaşık 600 kitapçı
düştüğünü, büyük kitapçı zincirlerinin çoksatarlara düşük fiyat
politikası uyguladığını, daha az basılan kitapların fiyatlarının
yüksek kaldığını ve dolayısıyla satılmadığını söylüyor. Bir grup
yayınevi ve bağımsız kitapçı, Meksika Kongresi’ne başvurarak
kitap fiyatlarına narh uygulanmasını istemiş – benzer bir
uygulama İspanya ve Fransa’da var. Volpi’ye göre sorun çok daha
büyük. “Gerçek bir okur kitlesinden söz edilemediği için
yazarların çoğu öğretmenlik, çevirmenlik ya da editörlük yaparak
geçimini sağlamaya çalışıyor,” diyor.
Toscana’ysa, “El
Boom” döneminde Latin Amerika yazınına gösterilen ilginin
sonraları azaldığını, bugün Afrikalı yazarlara daha fazla ilgi
gösterildiğini, bu nedenle Meksika’da edebi geleneği yenilemeye
çalıştıklarını anlatıyor.
“Crack”, yeterince
yerli olmamakla, Meksikalı yazarların geleneksel konularına ve
coğrafyasına bağlı kalmamakla suçlansa da, Volpi’nin romanının
İspanya’da ödül kazanması ve çok sayıda dile çevrilmesinin
ardından, “Crack” yazarlarının kitaplarına uluslararası ilgi
hızla büyümüş. Padilla'nın
Amphitryon’u ve Herrasti'nin Diorama’sı da Avrupa’da
geçen ve çevirisi yapılan kitaplardan. Volpi, kazandığı edebi
başarının ardından Meksika’nın Paris büyükelçiliğine,
Padilla’ysa Londra büyükelçiliğine kültür ataşesi olarak
atanmış.
Güney Amerikalı başka yazarlar da “Crack”in
yolundan gitmeye hazırlanıyor; örneğin Şili’deki genç yazarlar
akımının adı “McOndo”, yani Macondo ve McDonald’s’ın birleşimi.
* * *
Bütün
bunlardan, “ey Türk gençliği”nin çıkaracağı bazı dersler
olabilir mi? İşin doğrusunu söylemek gerekirse, “Crack” grubunu,
manifestolarını, kitaplarını (daha doğrusu bu kitaplar üzerine
yazılanları) eleştirel bir gözle ele aldığınızda, olağanüstü bir
yaratıcılıkla, çığır açıcı bir yazınsallıkla karşılaşmıyorsunuz.
Grubun çok bağlayıcı bir özelliği yok aslında; manifesto zaten
yeni değil; kitapların da kimisi iyi, kimisi belli ki vasat.
Yine de tek tek yazarlar olarak değil, yeni bir “hareket” olarak
algılanmayı başardıklarında işin rengi değişmiş; kendi ülke
sınırlarının dışına taşan yazın anlayışlarının, fiziksel olarak
da bu sınırları aşması mümkün olmuş. Daha çok satmak anlamında
değil, doğru okuyucuya ulaşmak anlamında bunun açık bir yararı
var bence. Bizde üç yazarı bir araya getirmek bile çok zor
tabii; bırakın ortak bir manifesto yazmayı (son gördüğüm ortak
manifesto, yanılmıyorsam Levent Yılmaz’la Kubilay Tuncer’e aitti
ve Gergedan zamanında yazılmıştı), bir araya gelip yazın
hakkında düzenli bir şekilde konuşmayı başaranlar bile çok değil
(bunun da benim bildiğim son örneğini Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy/Yekta
Kopan oluşturuyor).
İkincisi, Latin Amerikalılar, sıçrama tahtası
olarak İspanya’yı kullanıyor. Türkçenin böyle bir şansı belki
yok, ama Avrupa’nın en büyük azınlık dillerinden biri Türkçe ve
Türk diasporası çok yaygın. Ayrıca Türk cumhuriyetlerine yönelik
bir yayıncılık hamlesi, hiç de boşa gitmeyebilir.
Üçüncüsü,
“Büyükbaba”larından aldıkları destek de herhalde yabancı
yayınevleri nezdinde “Crack” yazarları için iyi bir referans
olmuştur. Fuentes’in “Bu çocukta iş var” demesi, örneğin Fransız
yayıncısının Volpi’yi dikkatle değerlendirmesini sağlamıştır
kuşkusuz. Bizde bu da çok zor ne yazık ki. “Ben olmasam herkes
Abdurrahman Çelebi” sendromu var başımızda: kimse kimseyi
beğenmiyor. Yabancı dillerde yayımlanmış Türk yazarlarının,
yayınevlerine kendileri dışında kaç yazarı önerdiğini merak
ediyorum. Yaşar Kemal ve bir sonraki kuşaktan Orhan Pamuk, Nedim
Gürsel ve Enis Batur, ”çağdaş Türk yazını”nın tanınması için
inisiyatif üstlenebilecek adlar; bunlara bir sonraki kuşaktan
Aslı Erdoğan ve Elif Şafak da eklenebilir. Arnavutluk bile sekiz
yazarla tanınırken bizim durumumuz artık biraz komik oluyor.
Dördüncüsüyse
devletin çağdaş yazına yaklaşımı. Bu konuda söylenecek çok şey
var; bunları bir başka yazıya bırakıyorum.
|