cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  12 ocak 2006

pano:

 

 

yeni kitap!: zibaldone 2 sel yayıncılık'tan çıktı. 

 

şefin salatası:

Ciltli Metinler

 

Nathaniel Hawthorne’un Scarlet Letter (Kırmızı Harf) adlı klasik romanı, zina işlemiş ve bundan hiç de pişmanlık duymayan, dolayısıyla Victoria dönemi ahlakına ciddi bir itiraz oluşturan Hester Prynne adlı karakteri ve daima üstünde taşıdığı “A” (“adultery”- zina) harfini konu alır. Kadının utancını asla unutmaması ve her karşılaştığı insanın, işlediği suçu bir bakışta anlaması için geliştirilen bu ceza, birlikte olduğu Dimmesdale’a da uygulanır; biri üstüne “A” işlenmiş giysisini hiçbir zaman (ve kendi isteğiyle) çıkarmaz, diğerinin dövme “A”sı zaten çıkamaz. Melville’in Moby Dick’inde de simgesel bir dövmeyle karşılaşırız: Yumuşak kalpli bir yamyam olan Queequeg’in bedenine, koca bir kozmolojik risale nakşedilmiştir. Günümüze gelesiye, pek çok yazınsal yapıtta, deriye yazılmış sözcükler çıkar karşımıza, üstelik başka sanat dallarında da yaygın bir imgedir bu: Örneğin Greenaway’in The Pillow Book (Tual Bedenler) adlı filmi, bu fikri görsel bir şölene dönüştürür.

                2003 yılında, üniversitede stüdyo sanatı ve yaratıcı yazarlık okumuş yazar-sanatçı Shelley Jackson ilginç bir projeye girişeceğini duyurdu: Cabinet dergisinin sipariş ettiği bu proje, yazarın 2095 sözcük uzunluğundaki “Skin” (Deri) adlı öyküsünün, gönüllü katılımcıların bedenlerine birer sözcüklük dövmeler halinde işlenmesinden oluşuyordu.

            Jackson’ın öyküsünün tamamını yalnızca bu katılımcılar okuyabiliyor, öykü hiçbir yerde yayımlanmıyor. “Deri”, son sözcük dövmeye dönüştüğünde (önümüzdeki birkaç yıl içinde) tamamlanmış sayılacak. Bu dramatik yazınsal yapıçözüm projesini internet sitesinde (www.ineradicablestain.com) “çıkmayan leke” olarak duyuran Shelley Jackson, şöyle bir yöntem izliyor: Katılımcı adayları, projeyle neden ilgilendiklerini anlatan bir mektupla kendisine başvuruyor (shelley@drizzle.com). Kabul edilirlerse, dövme nedeniyle sağlık sorunları, bedensel görünüm, iş kaybı ve ilişki güçlükleri gibi konularda yazarı sorumlu tutmayacaklarına dair bir belge imzalıyorlar. Bunun üzerine yazar, noter tasdikli bir mektup yollayarak katılımcının sözcüğünü (ya da sözcüğüyle noktalama işaretini) bildiriyor; gelen sözcüğü kabul etmek zorunlu, ama bedeninin neresine dövme yaptıracağını belirlemek katılımcıya kalmış. Dövmeler siyah mürekkeple ve klasik bir kitap fontuyla yazılmak zorunda; süslü fontlar reddediliyor.

                Dövme yapıldıktan sonra katılımcılar, dövmenin yakın plan bir fotoğrafını imzalı olarak yazara gönderiyor, karşılığında da projeye katıldıklarına dair bir sertifika alıyorlar. Sonunda projenin gerçekleşme serüveni bir kitaba dönüşse bile, sözcüklerin fotoğrafı ve öykünün kendisi hiçbir zaman yayımlanmayacak.

                Bu noktadan sonra katılımcılara “sözcükler” deniyor; bedenlerindeki metnin taşıyıcısı ya da aracısı değil, doğrudan “vücut bulmuş” hali olarak görülüyorlar. Dolayısıyla ancak ölürlerse sözcük metinden siliniyor. Sözcükler öldükçe öykü değişiyor; son sözcük de öldüğünde öykü de ölmüş olacak. Jackson, sözcüklerinin cenazelerine katılmak için elinden geleni yapacağına söz veriyor.

                Shelley Jackson, İskoç çevre sanatçısı Andy Goldsworthy hakkında bir belgeselde, Goldsworthy’nin kayalarla, kumla, kar ve buzla yaptığı, daha yapılırken bir gün yok olacağı, eriyip gideceği bilinen yontularını görünce bu “ölümlü sanat yapıtı” fikrinin büyüsüne kapılmış.

                İnternet sitesinde projesini duyuran Jackson, başlangıçta başvuru geleceğinden hiç de emin olmadığını, projenin “kavramsal sanat” olarak kalmasından yeterince hoşnut olacağını düşündüğünü söylüyor. Ne var ki Newsweek dergisinin kısa bir tanıtım vermesinin ardından, “çıkmayan leke” projesi internet kanalıyla bütün dünyaya “bir deri hastalığı” gibi yayılmış. Kelimenin tam anlamıyla “yaşayan yazın” peşinde koşan Jackson, 2095 sözcüğün yaklaşık 1700’ünü dağıtmış durumda; kalan sözcükler için şimdiden 5000 kişilik bir başvuru listesi var. Katılımcılar arasında edebiyat öğrencileri ve profesörleri, sanatçılar, grafik tasarımcılar ve harf tasarımcılarının yanısıra, anne-kızlar, bir cümle olmak isteyen arkadaş grupları, bir özel dedektif, bir hayvanat bahçesi bekçisi, bir de buzul uzmanı bulunuyor.

                Jackson’ın projesi pek çok açıdan ilginç aslında. Bir kere dövmelerin genel mantığından farklı bir mantığa dayanıyor: Normalde her dövme, özgünlüğü, başka dövmelere benzemezliği ve tek başınalığı ölçüsünde sahibine gurur verir, oysa Jackson’ın sözcükleri, tek başlarına değil, bir bütün olarak ele alındıklarında gerçek anlamlarına kavuşuyorlar. Tekil sözcükler arasında yazarın kurduğu bağ, oluşturduğu bağlam ve anlam bütünü, bu sözcüklere “dönüşmeyi” kabul etmiş insanlar arasında da beklenmedik bağlar kurabiliyor. İran masallarından “Serendip’in Üç Prensi”nde, rastlantıyla, özel olarak aramadan değerli şeyler bulma yetisinden söz edilir ya, bu proje de, katılımcıları için bu türden bir “serendipsellik” taşıyor, dövmeleri sayesinde önlerinde açılacak yollarda ilerlemenin heyecanını yaşıyorlar. Bununla da kalmıyor bu “sözcükler”;  yazardan bağımsız olarak birbirlerini bulmaya, küçük gruplar halinde bir araya gelmeye, alt anlam kümeleri oluşturmaya çalışıyorlar. Katılımcının, kendi sözcüğüyle nasıl bir özdeşleşme kuracağını, ensesinde “sen” yazan birisine sokaktaki insanların nasıl yaklaşacağını, bütün bunların nasıl açılımlar sağlayabileceğini düşündüğünüzde, doğurgan bir yazınsal deneyle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz.

Yazarlık “ethos”u açısından da ilginç bir durum ortaya çıkıyor burada: Metin hem son derece görünür ve ortada, hem de saklı; ancak metnin kendisi (yani “sözcükler”) biliyor metnin ne olduğunu. Okur kitlesi açısından yazarın kendini sınırladığını düşünmek mümkün, ama bir öykünün iki bin küsur insan tarafından okunacağı hesaba katılırsa, azımsanacak bir okur kitlesi de değil bu. Hem de ne okuma: Burada fotoğraflarını gördüğünüz gibi, hiç de ufak tefek, kıyıda köşede kalmış dövmeler değil bunlar; metinle bu kadar özdeşleşen okur, kaç yazara nasip olur ki?

                Başka bir düzlemdeyse, yazına duyulan inanç söz konusu, hem yazar, hem de “sözcükler” açısından: Kitlelerin, kitap endüstrisinin önlerine sürdüğü seri üretim kitaplarını tükettiği günümüzde, gerçek yazın’ın kendi kapalı devre yayınını oluşturmak zorunda kaldığını zaten görüyoruz. Bazıları buna hayıflanıyor, gerçek yazın’ın yaygın olmamasından, herkesin gerçek yazınla yatıp kalkmamasından kendilerine üzüntü payı çıkarıyor. Kitlelere ulaşabilmek, çoğu yazar için erinç kaynağıdır kuşkusuz; ama çekirdek bir okuyucu kitlesi, eğer yeterince derişikse, hayli büyük, hatta daha büyük bir tatmin sağlayabilir gibi geliyor bana. “Çıkmayan leke”nin katılımcıları da, yaşamlarının anlamını nerede aramış ve bulmuş olurlarsa olsunlar, kendilerini hangi kozmik anlatının parçası görürlerse görsünler, bir öyküyü parça parça derilerine işletmeyi kabul ederek, yazın’ın her koşulda yaşatılacağı konusunda beklenmedik bir umut kaynağı oluşturuyorlar. Fahrenheit 451’de, itfaiyecilerin kitapları yok etmekle görevlendirildiği bir dünyada, metinleri ezberleyerek –belleklerine nakşederek- yaşatan insanlar gibi, hatta Hawthorne’un Hester’i gibi, “leke”lerini gururla taşıyor ve korkusuzca sergiliyorlar. Romantik bir jest bu; ama iyi geliyor.