cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  02 mart 2006

pano:

kedi istemediğinize emin misiniz? solda şimşir, sağda ali kemal, sizi bir daha düşünmeye ikna edebilir mi?

 

şefin salatası:

Gotik Romanın Ürpertici Çekiciliği

Onsekizinci yüzyılın sonuyla ondokuzuncu yüzyılın başı arasında bir dönemde ortaya çıkan gotik yazın alanında bugün hem popüler, hem de seçkin yapıtlar veriliyor olmasını ilginç buluyorum. Aradan geçen bunca zaman içinde ortaya çıkan yazınsal modaların pek çoğu, benzer bir başarı gösteremedi; kimisi bir dönem neredeyse bütün yazarları tutsak aldıktan sonra, bir-iki istisna dışında aynı hızla unutulup gitti (“post-modern yazın”ı anımsıyor musunuz?), ama gotik roman ölmedi. Ya da –kendisine daha çok yakışacak bir şekilde- öldü ama dirildi.

                Gotik roman denince akla Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, Bram Stoker’ın Dracula’sı ve Edgar Alan Poe geliyor elbette, ama türün başlangıcı daha eskiye gidiyor. Onsekizinci yüzyılda “gotik” sözcüğü sanat ve mimari bağlamında aşağılama amaçlı kullanılan bir terimdi aslında, Protestan Avrupa’da Ortaçağ’ın karanlık, batıl inançlarla dolu, korkulu günlerini ve o çağların mimarisini çağrıştırıyordu. Yazınsal yapıtlar için bu terimin kullanılmaya başlanması da bu özellikler nedeniyle oldu: Horace Walpole’un 1764’te yayımladığı Otranto Şatosu adlı romanı tam da böyle bir mekanda, kopkoyu bir “atmosfer”de geçiyordu. Daha sonra bu türün şablonunu oluşturacak pek çok unsuru –gözden uzak,  eski bir şato, gizli tüneller, unutulmuş bir lanet, bayılıp duran kadın kahramanlar vs- içeren bu romanın ardından, Ann Radcliffe’in romanı Udolpho’nun Esrarları (1794) bu türdeki ilk çoksatar oldu.

                1818’de yayımlanan Frankenstein’ın ardından 1840’lara kadar canlılığını koruyan gotik roman (Poe’nun “Usher’ların Çöküşü” 1839’da yayımlandı), bu tarihten sonra unutuldu, daha doğrusu seçkin yazının ilgi alanından çıkıp, ucuz/popüler yazının malı oldu. 1847’de yayımlanan ve bugün İngiliz edebiyatının başyapıtlarından sayılan Uğultulu Tepeler’in (Emily Brontë) o dönemde hemen hiç ilgi görmemesi, gotiğin gözden düşmüş olmasına bağlanabilir. Bu türün yeniden canlanması ve bir ölçüde saygınlık kazanması için 1880’leri beklemek gerekti: Robert Louis Stevenson ve Oscar Wilde bu dönemde gotik yapıtlar verdi, Dracula 1897’de yayımlandı,  H.P. Lovecraft “makabr“ kitaplarını 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yazdı.

                Uzun bir süre yeniden sessizleşen gotik roman, Daphné du Maurier’nin popüler yapıtları ve Robert Bloch’un 1959 tarihli romanı Psycho ile kıpırdandıysa da, “korku romanı” adıyla ortalığı kırıp geçirmeye başlaması Stephen King’in 1974’te çıkan romanı Carrie ile oldu. Bu tarihten sonra gotik, sinemanın ve müziğin de büyük katkısıyla, ilk çılgın dönemini aratmayacak bir canlılıkla gündemdeki yerini korudu. Anne Rice gibi daha entellektüel gotik romanlar yazan (ama daha yazınsal olduğu söylenemeyecek) yazarların yanısıra, Toni Morrison ve Joyce Carl Oates gibi “ciddi yazar”lar bu türün ilginç örneklerini vermeyi sürdürüyor.

                Bu konuya kafa yormaya başlamamın nedeni, İngiltere’de bir üniversitede Fransızca hocası olan Diane Setterfield’ın, ilk romanı On Üçüncü Hikaye (The Thirteenth Tale) için yapılan 10 günlük bir açık arttırma maratonu sonunda, bir İngiliz ve bir Amerikan yayınevinden toplam 3,150,000 YTL avans alması oldu. Kitabın haklarını alan ve şimdiden Almanya, Hollanda, İtalya, Fransa, Norveç ve Brezilya’ya satan Orion’un yayın yönetmeni Jane Wood’un söylediğine göre kitap, 19. yüzyılın gotik anlatı tarzına bir dönüşü simgeliyor. Kırk yaşlarındaki yazar, André Gide gibi Fransız yazarları üstüne uzmanlaşmışken, romancı Jim Crace’in verdiği bir “yazı dersi”nde keşfedilmiş. Setterfield, roman fikrini beş yıl önce bulduğunu söylüyor, “bir sürü not aldım, sonra hepsini bir çekmeceye tıkıp unuttum,” diyor. Yazı dersine kaydolduktan sonra notlarını yeniden ele alan Setterfield, romanın ilk müsveddesini tamamladıktan sonra ciddi değişiklikler yaparak yeniden yazmış, sonuçtan çok memnun kalınca da kendine bir ajans bulmuş ve olaylar gelişmiş. Romanda inzivaya çekilmiş ünlü bir yazar, yaşamöyküsünü yazacak kişiye aile sırlarını, kitapların ve hikayelerin büyüsünü anlatıyor.

                On Üçüncü Hikaye, seçkin yazın kapsamına gireceğe benzemiyor, ama yalnızca yazarların okuduğu kitapların ötesinde bir okuyucu kitlesi bulabilen nitelikli yazınsal yapıtları düşündüğümde, modernist ve postmodernist anlatı geleneğinin yaygın bir şekilde yadsıdığı “klasik” öğelerin yeniden geçer akçe haline gelip gelmeyeceğini merak ediyorum. Romanların bir başı ve bir sonu olmasını, birilerinin başından geçen birşeyler anlatmasını utanç verici bularak geçirdiğimiz onlarca yıldan sonra, dilsel/kurgusal cambazlıklardan ve havai fişek gösterilerinden uzak durmayı becerebilen, anlaşılmaz ya da gizemli olanın yaşamımızdaki yerini ciddi ve “has” bir yaklaşımla ele alacak yazarlara hasret kaldık mı acaba?

***  

Mürebbiyenin Dönüşü

Eskiden özel ders ya da kurs yoktu, evde çocuklarla birlikte yaşayan ve onlara müzikten yabancı dile pek çok konuda ders veren, terbiye kazandırmaya çalışan genç ya da yaşlı kadınlar vardı. Bir dönem Türk romanının ve sinemasının değişmez simalarından biri olan mürebbiye, bizde ailenin gelir düzeyine bağlı olarak Türk ya da Fransız olurdu genellikle. Evde eğitimin hala anayasal bir hak olduğu İngiltere, mürebbiyelerin anavatanı sayılabilir; nitekim en ünlü mürebbiye romanı sayılabilecek Jane Eyre de, İngiliz yazar Charlotte Brontë’nin kaleminden çıkmıştı.

                Jane Eyre modası yeniden başlayacağa benziyor. İngiltere’de kurulan bir mürebbiyelik ajansı, yurtdışında yaşayan ve çocuklarını yatılı okutmak istemeyen İngiliz aileleri hedefliyor. Ajansı kuran Catherine Suckling’in çocuklarına Toskana’da iki ay boyunca mürebbiyelik yapan 25 yaşındaki Victoria Smolen’ın tuttuğu günlük, bazı yayıncıların ilgisini çekmiş bile.

***

Stephen King Cepte

Cep telefonu melodileri ve duvar kağıtları, kitap yayıncılığının da hizmetine girmiş bulunuyor. Stephen King’in yeni korku romanı Cep (Cell) için alışılmışın dışında bir tanıtım ve pazarlama kampanyası yürütmeye karar veren Simon & Schuster, kitap için kurulan internet sitesinde kitabın kapağını duvar kağıdı olarak satmanın yanısıra, Stephen King’in sesinden iki “melodi”yi de sevenlerinin kullanımına sunuyor. Bu “melodi”lerde Stephen King, “Bir sonraki arama, yapacağınız son konuşma olabilir” (“The next call you take may be your last”) diyor. Romanda cep telefonları aracılığıyla gönderilen bir sinyal, bunu duyan insanları katil zombilere dönüştürüyor.

                Kampanya bununla kalmıyor. “Stephen King VIP Club” üyesi 100, 000 cep telefonu kullanıcısına, kitabın piyasaya verildiği 24 Ocak günü yazardan sesli mesaj geldi, o günden beri de haftalık mesajlar gelmeye devam ediyor; bunlar daha sonra herkesin dinleyebileceği Cep “podcast”ını oluşturacak. HarperCollins yayınevi daha önce bu teknolojiyi ve pazarlama hizmetlerini çocuk kitapları için kullanmıştı, ama cep telefonu odaklı böyle bir kampanya yetişkinlere yönelik kitaplar için ilk kez kullanılıyor. Üstelik bu kez yayıncı, “hizmet” sağladığı için karşılığında para da kazanacak.

                Stephen King daha önce de teknolojinin nimetlerinden yararlanmıştı: 2000’de yayımlanan Mermi Gibi (Riding the Bullet) adlı novellası yalnızca e-kitap olarak sunuldu ve 500,000 adet sattı.