cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  09 mart 2006

 

şefin salatası:

Çaldımsa Da Miri Malı Çaldım!

                                “Çaylak şairler taklit eder; olgun şairler çalar,” demişti T.S. Eliot. İnternetin yaygınlaşmasıyla okullarda çalıntı ödev sorunu o kadar ciddi boyutlara ulaştı ki, bu tür hırsızlıkları saptamak için özel yazılımlar geliştiriliyor artık. Oysa sanat ve yazın alanlarında bu sorun, söz konusu alanlar kadar eski. Shakespeare’in olay örgülerini başka kaynaklardan, örneğin Holinshed’den “aldığını” biliyoruz; Laurence Sterne, Coleridge ve De Quincey gibi yazarların “aşırma” alışkanlıkları hep tartışıldı; Oscar Wilde’ın “apartma”ları o kadar ünlüydü ki, bir gün Whistler’a, “Bu cümleyi ben kurmak isterdim James,” dediğinde Whistler, “Üzülme Oscar, bir gün kuracaksın zaten,” diye yanıt vermişti. Martin Luther King, doktora tezinin bir bölümünü başkasından kopyalamıştı; Alex Haley, Kökler’de koca koca bölümleri Harold Courlander’ın Afrikalı adlı yapıtından yürütmüştü. Bizde de özellikle Orhan Pamuk’un bazı romanları konusunda benzer iddialarda bulunulmuştu.

                Çalıntı tartışmaları kimi zaman mahkemede bitebiliyor. Dünyanın en çok kazanan yazarlarından Dan Brown’un Da Vinci Şifresi adlı romanının başına da bu geldi: Hz. İsa’nın Magdalalı Meryem’le evlendiği, çocuklarının olduğu ve peygamberin soyunun sürdüğü varsayımının başka bir kitaptan, Richard Leigh, Michael Baigent ve Henry Lincoln’ın yazdığı The Holy Blood and the Holy Grail’den (“Kutsal Kan ve Kutsal Kase”) çalındığı iddiası, söz konusu yazarların mahkemelik olmasına yol açtı. Geçen hafta başlayan davanın nasıl sonuçlanacağı, bir tazminat kararı çıkıp çıkmayacağı henüz belli değil, ama mahkemede çok ciddi metin incelemesi tartışmalarının yapıldığı, hakimin de bilgisi ve saptamalarıyla avukatları zaman zaman afallattığı anlaşılıyor.

                “Bir arabaya sahip olmak”la “bir fikre sahip olmak” aslında birbirinden tümüyle farklı şeyler; ama ikisini de mülkiyet mantığıyla ve bu mantığın terimleriyle değerlendirmeye kalktığımızda karşımıza bu açmaz çıkıyor: Romantik dönemin iddiasının aksine, hiçbir sanat yapıtı %100 özgün değil; zaten sanatın en önemli özelliklerinden biri, daha önceki yapıtlardan oluşan birikimin yeni yapıtlar için elzem olması, onlara derinlik ve zenginlik vermesi; sanatçının da kendi özgünlüğünü, eski bir malzemeyi yeniden işleyerek ortaya koyması. Buradan bakınca James Joyce’un ve Margaret Atwood’un Odysseia’yı, John Updike’ın Hamlet’i, Zadie Smith’in Howards End’i, Tournier’den Mailer’a sayısız yazarın İncil’deki hikayeleri yeniden ve kendilerine özgü bir şekilde yazmalarında hiçbir sakınca yok.

                Kitap endüstrisi de bu tür benzerlikleri cesaretlendirmekle kalmıyor, para kazanmak için doğrudan doğruya kullanıyor. Bir kitapçıya gittiğinizde, benzer kitapların benzer kapakları olduğunu görüyorsunuz; bazı kitaplar daha önce çıkmış başka ünlü kitaplara, bazı yeni yazarlar başarılı başka yazarlara benzetiliyor.

                Yine de iş daha somut bir düzeye çekilebiliyor: fikirlerin, temaların benzeşmesini geçip, bütün bütün cümlelerin ya da paragrafların aynı olması noktasına gelindiğinde, yukarıda sözünü ettiğim “yeniden işleme” pratiği, “hazıra konma” pratiğine dönüşebiliyor. Genellikle üniversitede, sosyal bilimler ve edebiyat öğrencilerine “intihal” konusunda sıkı uyarılar yapılır; tırnak işareti ve dipnot ahlakı iyice öğretilmeye çalışılır; bir sözü kendi sözcüklerinizle yeniden yazsanız bile buna dipnot koymanız gerektiği anlatılır. Bir kitaptan, “Buralarda insanlar bunca nesnenin neden gereksiz bulunup elden çıkarıldığına şaşırarak dolaşırlar. Aç kurtlar, zeki çakallar gibidirler. Buldukları herşeye, bu arada birbirlerine saldırırlar,” bölümünü alıp, “Buranın insanları bu kadar çok şeyin bir kenara atılmış olmasını bir türlü anlayamaz. Gördükleri herşeye ve birbirlerine saldırırlar, kurt gibi aç, çakal gibi hindirler,” şeklinde değiştirmek, bu bölümü “size ait” yapmaya yetmez aslında. Yazınsal örneklerde (ve sanat yapıtlarında) bu selamı göndermenin bin bir yolunu bulmak mümkün. Esinin nereden geldiği, alıntının nereden yapıldığı alenen belliyse, sanatçı ve yazarın “kaynak göstermemesi”  mazur görülebiliyor yine de: Brahms ilk senfonisini yazdığında, ana temalarından birini Beethoven’in Dokuzuncu Senfonisi’nden almakla suçlanmıştı; Brahms’ın buna yanıtı, “Bunu aptallar bile görebilir,” olmuştu.

                Dan Brown’a büyük destek olan ve bazı kitaplarını onunla birlikte yazan karısının, çeşitli kaynaklardan bölümler kesip kocasının kullanımına hazırladığı biliniyor; bakalım mahkeme, Brown’un “tırnak kontrolü”nde bu bölümlerden izler bulacak mı?

[Bu yazının yazımında, yazara özgü hiçbir sözcük kullanılmamıştır.]

***  

Eskiden Yazarlar Başkaydı: Beckett Yüz Yaşında

13 Nisan 1906’da doğmuş olan Samuel Beckett’in yüzüncü yaşı kutlamaları için İrlanda, İngiltere ve Fransa’da hazırlıklar son aşamada. Yaşamı ölümcül bir hastalık olarak gören Beckett, yaşasaydı bu kutlamalarla herhalde ilgilenmezdi. Yaşadığı sırada dönem dönem daha “paralı” işler (pilotluk ya da kameramanlık gibi) yapmayı düşündüyse de, kendini ya da yapıtını pazarlamayı en az düşünen yazarlardan biri oldu Beckett; 1953’te, 47 yaşında Godot’yu Beklerken’le nihayet üne kavuştuğunda bile yapıtı hakkında söz almaktan kaçındı, “Ne kastettiysem onu söyledim,” dedi ve eleştirmenlerin çıkardığı gürültüye hiç kulak asmadı. Bu sessizliği, o güne kadar dosyalarını müthiş bir tutarlılıkla kendisine geri gönderen yayıncılara karşı bir tepki sayılmazdı; benzer bir aldırışsızlığı tüm yaşamına karşı da sergiliyordu zaten. Bir arkadaşına “Tüm istediğim, kıçımın üstüne oturup osurmak ve Dante’yi düşünmek,” demişti; Fransız Direnişi’ndeki rolünü “izcilik” diye geçiştirmişti, biyografisini yazan bir yazarıysa “Yaşamım donuk ve sıkıcı, böyle üstüne düşülmesine hiç gerek yok,” diyerek terslemişti.

                Altı hafta sürmesi planlanan kutlamalarda Beckett’in oyunları sahnelenecek, şiir ve düzyazıları okunacak, film gösterimleri ve müzik dinletileri düzenlenecek ve tabii ki bol bol konuşma yapılacak – sözcükleri “sessizlik ve hiçlik üstünde gereksiz bir leke” olarak gören Beckett, yine de başkalarının sözcükleri için epeyce yer bıraktı çünkü.

 ***

İyi Polis = Okuyan Polis

Meksika’nın başkenti Mexico City’ndeki 62 kilometrekarelik Neza mahallesi, sefaletin, fakirliğin ve acımasız koşulların hüküm sürdüğü, adam kaçırma çetelerinin ve uyuşturucu kartellerinin her gün kan döktüğü, çözümün bir parçası olması gereken güvenlik güçlerinin, yolsuzluk merakları yüzünden sorunu daha da koyulaştırdığı bir yer. Belediye Başkanı Luis Sanchez, bu durumla mücadele edebilmek için alışılmadık bir silah çekti: yazın. Polislerin yazınsal yapıtlar okuyarak daha iyi polisler haline geleceğine inanan Sanchez, bu yılın başlarında önce bir okuma listesi dağıttı: listede Don Quijote, Juan Rulfo’dan Pedro Paramo, Carlos Fuentes’ten Aura, Marquez’den Yüz Yıllık Yalnızlık, Saint-Exupéry’den Küçük Prens var; diğer yazarlardan bazılarıysa Edgar Allan Poe, Agatha Christie ve Arthur Conan Doyle. Bu okumaların polislere üç şekilde yararlı olacağı düşünülüyor: birincisi, sözcük dağarlarını geliştirecek ve böylece kendilerini insanlara daha iyi anlatabilecekler; ikincisi, başka insanların deneyimlerini ve bakış açılarını öğrenip anlayacaklar; üçüncüsü de, savunmaya yemin ettikleri değerlerle ilgili bağlılık sergileyen roman kahramanları sayesinde, onların da bu değerlere inancı pekişecek.

                24 saatlik nöbetlerle (24 saat iş, 24 saat boş) çalışan polisler için okumaya vakit bulmanın zor olduğu görülünce, çalışma süresi 12 saate düşürülmüş, araları yine 24 saat tutulmuş. Ayda yaklaşık 650 YTL kazanan bir polisin kitaba para veremeyeceği anlaşılınca, bağışlarla polis kitaplıkları oluşturulmuş; Neza Belediyesi, polislere dağıtılmak üzere, adalet temalı bir öykü seçkisi yayımlamış; sırada beş kitap daha var. Ayrıca iki haftada bir, polislerin okudukları kitapları bir uzman yönetiminde tartışabilecekleri atölyeler düzenleniyor – katılım zorunlu değil, ama terfilerde dikkate alınıyor. Bazı polislerin yazmaya da heves etmeye başladığı söyleniyor.