|
|
|
16
mart
2006
şefin
salatası:
Üç
Sergiden Kitaplar
Yazarı, ölmüş
bile olsa merak ederiz: fiziksel ve ruhsal dünyası nasıldı, ne
giyerdi, (erkekse) neyle tıraş olurdu, (kadınsa) saçlarını neyle
toplardı, nasıl bir evde yaşardı, nasıl yazardı, nasıl
sevişirdi, en çok nelere üzülmüştü, kursağında kalanlar nelerdi,
kimleri sever, kimlerden hiç hazzetmezdi, nasıl kavga ederdi...
Sözcüğün ardında anlam ararken, bir de insan ararız; tuhaf
sonuçlara gebedir bu arayış, çünkü sözcükleri sevmek, ardındaki
insanı sevmeyi gerektirmez her zaman.
Yazar sergileri, bu merakı, bu arayışı biraz
olsun tatmin etmek amacıyla gerçekleştirilir çoğu kez; ama tuhaf
bir şekilde, doldurmaya çalıştıkları boşluğun yerine başka bir
boşluk getirip koyarlar: “daktilosu, kalemliği, çakısı, kasketi,
babasından kalma bastonu, gözlüğü, kol saati, resmi belgeleri,
fotoğrafları ve arşivinden seçmeler”in yer aldığı sergi, olsa
olsa bir kapının varlığını duyurur, ama kapının kulpunu bulmada
yardımcı olmaz, o kapıyı açmadığı gibi, nasıl açılabileceğini de
göstermez.
Bunun çeşitli nedenleri olabilir: eldeki
malzemenin yetersizliği, bunların başında gelir çoğu kez. Yine
de yığılmış malzeme ne denli zengin olursa olsun, dört boyutlu
ve hareketli bir varlığın özünü, rasgele dondurulmuş zaman
dilimlerinde, iki ya da üç boyuta indirgeyerek yakalamak ne
kadar mümkünse, o kadar başarılı olabilir bu tür sergiler.
Öte yandan bazı yazar sergileri, diğerlerinden
doyurucu olur; kapı aralığından gelen cereyanla ürpeririz.
Neden? Şık vitrinlere özenli bir şekilde yerleştirilmiş kişisel
eşyaların, kitapların farklı baskılarının, albümlerden ödünç
alınma fotoğrafların, bazen bir tutam saçın dışında birşey
yüzünden: sergiyi hazırlayan kişinin, yazarla ilgili bir görüşü,
tanımlanmış bir bakış açısı olduğu için. Yazarı ve yapıtını
yakından tanıyan ve aralarında köprüler kurabilen, her ikisini
de kafasında (çelişkili yanları olsa bile) bir bütünlüğe
oturtmuş, bize onu anlatan biriyse sergi küratörü, yani yaşam ve
yapıttan bir anlatı çatısı oluşturabilmişse, kulak kabartıp
dinlemek için iyi bir nedenimiz var demektir.
Kimi zaman sözünü ettiğim türden kapılar,
yazarın başka sanat dallarındaki üretimiyle de aralanabiliyor.
Kitaptan, sözcüklerin arkasından bize bakan yazarı aklımızın
gözüyle görme biçimimiz, onun çektiği fotoğraflarla, yaptığı
heykeller, resimler ya da bestelerle çok farklı bir ışıktan
yararlanmaya başlayabiliyor.
Bazense kitap, bir sanat yapıtının nesnesi
olarak karşımıza çıkıveriyor; bu noktada artık yazarın değil,
ressamın dünyasının eşiğinde buluyoruz kendimizi; kitap denen
şeyin karmaşık dünyasının, yazarların ya da sanatçılarınkinden
hiç de aşağı kalmadığına tanık oluyoruz.
New York’taki üç sergi, bu dünyaları çok farklı
açılardan ele alıyor.
Walt
Whitman
New York Halk
Kütüphanesi’ndeki Berg İngiliz ve Amerikan Edebiyatı
Koleksiyonu’nun küratörü Isaac Gewirtz, Walt Whitman’ın “Leaves
of Grass” (Çimen Yaprakları) adlı yapıtının yayımlanmasının 150.
yılı nedeniyle kapsamlı bir sergi hazırlamış. Whitman’ın
yapıtının, onlarca fikrin izinin sürülebileceği, çok geçişli
yazınsal bir labirent olduğu göz önünde bulundurulursa, sözünü
ettiğim türden anlatısal bir çatıyı kurmanın zorluğu, kurulmuşsa
da değeri daha iyi anlaşılacaktır. Bu sergide de “Yapraklar”ın
(her seferinde yeni eklemelerle değişen) tüm Amerikan
baskılarından en az birer örnek, fotoğraflar, mektuplar ve
–evet- Whitman’ın kendi kestiği bir tutam saçı var; öğretmenlik,
matbaacılık, gazetecilik ve editörlük yapmış Whitman’ın yaşamına
giren pek çok nesne de var; ama bunun ötesinde, üç yoldan
ilerleyen bir anlatı görüyoruz sergide: şairin ruhani yanı,
şairin ırkçı yanı ve şairin eşcinsel yanı.
Bu temalar sayesinde, Whitman’ın artık
kalıplaşmış “demokrasi havarisi” imajının değişikliğe uğraması,
böylece de şairin görüntüsünün bir tür “Cin Ali”likten çıkıp
derinlikli, nüanslı bir portreye dönüşmesi mümkün oluyor.
Gewirtz, Whitman’ın Tanrı, ruh ve beden hakkında, bunların
“bir”liği hakkında yazdıklarını, serginin ana eksenlerinden biri
haline getiriyor; Whitman’ın bedene övgüsünde ve bedenin
Tanrıyla bir olduğunu söylemesinin ardında, Batı geleneğindeki
“ben”den farklı, Doğulu bir “yükseltgenmiş ben”in bulunduğunu
öne sürüyor, Upanişad’lardan, Veda’lardan, vahded-i vücud’dan
dem vuruyor: “Whitman içle dış arasında bir ayırım
gözetmediğinden, varolan herşey Tanrıydı, bu da ‘Tanrı’yı
gereksiz bir kavram haline getiriyordu.” Sergide, Whitman’ın hem
ırk ayrımcılığına, hem de köleliğin kaldırılmasına karşı
olduğunu öğreniyoruz: kölelerin çektiği acıları anlatırken, köle
sahiplerinin güç durumuna da üzülüyor; kölelik kaldırılırsa,
sevgili yurdunun insanlarının bölüneceğinden, savaşın pençesinde
yok olacaklarından korkuyor. Eşcinsellik konusundaysa,
heteroseksüel aşkın o zamanki en açık ifadelerini (“Bu
Eyaletlere layık oğulları ve kızları başlatacak mayii döküyorum/
Abanıyorum ağır ve kaba kasımla”) kaleme almış ve kadınları
erotik varlıklar olarak göstermede alışılmadık bir cesaret
sergilemiş olan şairin, “erkeklerarası aşk”ın eşitlik, saygı ve
demokrasinin yerleşmesine katkıda bulunacağına inandığını,
Amerika’nın temelinde bu aşkın yatması gerektiğini savunduğunu
görüyoruz.
Walt Whitman, “Yapraklar”ın daha sonraki
baskılarından birinde şöyle yazmıştı: “Bir kitap değil bu;/ Buna
dokunan, bir insana dokunacak”. Gewirtz’in hazırladığı sergi,
dokunmaya çağırıyor.
Stanislaw
Witkiewicz
Ubu Galerisi,
Polonyalı yazar, kuramcı, ressam ve fotoğrafçı Stanislaw Ignacy
Witkiewicz’in (“Witkacy”) 1930’larda yaptığı, sayısı 60’ı geçen
desenlerini sergileyerek, Witkacy’nin kapısını çalıyor. İki
savaş arası Avrupasının en yaratıcı beyinlerinden biri olarak
görülen Witkacy, yapıtlarında insanlığı “varoluşun gizemi”nden
uzaklaştıran mekanik dünyaya karşı, bireyin yaratıcı ruhunu
savunuyordu; kendi yaratıcılığının ortaya çıkmasını, maskelerden
arınmasını, algılarının açılmasını sağlamak için pek çok farklı
“madde” kullanıyordu. 1939’da Rus birliklerinin Polonya’yı
istila ettiğini duyunca bileklerini keserek intihar eden Tek
Çıkış’ın yazarının karmaşık, acılı, zamanından önce yorulmuş
ruhu, bu sergideki grotesk yarı-insan yaratıklar ve onların
doldurduğu fantazmagorik mekanlar aracılığıyla bir başka çıkış
arıyor gibi.
Xiaoze Xie
Yazarlar,
fotoğraf ve resim konusu olarak da sergi salonlarına girebiliyor
tabii; ama Xiaoze Xie’nin örneğinde olduğu gibi, bir ressamın
kendini ve dünya görüşünü ifade etmek için “kitap portreleri”
yapması, o kadar alışıldık bir durum değil. Xie, Charles Cowles
Galerisinde açılan sergisinde, Modern Sanatlar Müzesi’nin
kütüphanesindeki kitap raflarını kullanarak bir tür “ölüdoğa”
yaratıyor. Üst üste dizilmiş kitapların sırtlarından görüldüğü
bu yağlıboya resimlerde, kitapların çoğunun adı belli değil;
genellikle ancak dizin numaraları seçilebiliyor. Kitapların
canlı nesneler olduğuna bizi inandırmaya çalışan, onların
arkasındaki ruhu, yazarın beyninin içini gözümüzün önünde
yeniden kurmaya çalışan sergilerin karşısında bu sergi,
mezarlıktaki mezar taşlarına bakar gibi kütüphane kitaplarına
bakan ve bunlar aracılığıyla kendini dile getiren bir ressamın,
çağdaş sanat, estetik, birikim ve yaşam hakkındaki görüşlerini
de aktarmış oluyor bize. Bir sanat müzesindeki sanat
kitaplarının, sanat yapıtının nesnesi haline gelmesi ve ardından
bir kitaba girerek o kütüphanenin raflarındaki kitaplardan biri
olmasıyla tamamlanan döngü, herşeyin gerçekten de bir kitaba
girmek için varolduğunu doğrular gözükse de, aslında herşeyin ve
tüm yazarların bir kitaptan çıkmak ve özgür kalmak için
çabaladığını da düşündürüyor.
|