|
|
|
13
nisan
2006
şefin
salatası:
Yazmamak
Yazarlığa Dahil mi?
Truman
Capote’nin yaşamından bir dönemi konu alan Capote, bir
süre önce Türkiye’de de gösterime girdi. Filmde Capote’nin
New York Times’da okuduğu bir “üçüncü sayfa haberi”nin
peşinden giderek ve yıllarını vererek In Cold Blood’ı (Soğukkanlılıkla),
kendi deyimiyle “kurgusal olmayan ilk roman”ı ortaya çıkarışını
izleyenler, Capote’nin yanında dolaşan, onun asistanlığını (ya
da Capote’ye göre sekreterliğini) yapan ve sonunda kendi
kitabını yayımlayan kadını belki merak etmiştir, belki de
etmemiştir.
Harper Lee, Capote’nin çocukluk arkadaşıydı.
1957 yılında Amerika’nın Güney eyaletlerindeki yaşamı konu alan
bir dizi öykü yazıp J.P. Lippicott & Co. yayınevinin kapısını
çaldı. Yayınevinde Harper Lee’yle ilgilenen editör Tay Hohoff,
yazar adayından bu öyküleri bir romana dönüştürmesini istedi ve
sonuçta ortaya, 1960 yılında yayımlanan To Kill a Mockingbird
(Bülbülü Öldürmek) çıktı. Yayımlandığı anda çoksatar
haline gelen ve Amerika’da hala çok satan, okullarda okutulan,
piyes olarak oynanan bu kitap, 1961 yılında yazarına Pulitzer
Ödülünü kazandırdı ve 1999 yılında Library Journal’ın
düzenlediği ankette “Yüzyılın En İyi Romanı” seçildi.
Harper Lee, 1964’te verdiği ender söyleşilerden
birinde, bu başarının kendisini çok şaşırttığını ve elini kolunu
bağladığını söylemişti – nitekim o zamandan bu yana yeni bir
kitabı yayımlanmadı ve böylece, tek ya da az sayıda kitap
yayımlayıp “yazmayı bırakan” yazarlar arasına katıldı. Bu
listede pek çok ünlü isim var elbette – J.D. Salinger, Ralph
Ellison, Henry Roth ve Tillie Olsen bunlardan bazıları. Şöyle
sorular uyandırıyor bende bu liste: Yazmayı bırakmak ne demek?
Yazmamak, yazarlığa dahil mi? Yazmadıkları için de okuyor
olabilir miyiz bu yazarları? Bir yazarın imgesiyle o yazarın
gerçekliği arasındaki ilişki nedir?
Michel Foucault, 1969’da yayımlanan “Yazar
Nedir?” başlıklı yazısında bu konuyu derinlemesine ele alıyordu.
Foucault’ya göre önemli olan, gerçek insan olarak yazar değil,
onun etrafında oluşturulan “yazar-fonksiyonu”ydu. Bu fonksiyon,
kurumsal ve yasal söylemlere bağlı olarak ortaya çıkıyor ama bu
söylemler arasında farklı nitelikler kazanıyor, kendiliğinden
doğmuyor ve yazarla her zaman bağlantılı olmayabiliyordu.
Salinger örneğine bakalım. Salinger adının ya da
“marka”sının tanımlayıcı özelliklerinden biri, yazarın
onyıllardır hiçbir şey yayımlamaması, ortalıkta gözükmemesi,
söyleşi vermemesi, fotoğrafını bile çektirmemesi ve özel
hayatına girmeye çalışanları mahkemelerde süründürmesi. Bütün
bunlar, yazmış olduğu dört kitaptan görünüşte bağımsız, hatta
onlarla ilgisiz şeyler, ama aslında değil: Salinger’ın yeni
birşey yayımlamıyor olması (ve hatta gizlice birşeyler yazıyor
olma olasılığı), yazdıklarının ağırlığını ve gizemini arttırdığı
gibi, kendi imgesinin çekiciliğine de büyük katkıda bulunuyor.
Ünlü yazarların çoğunun, kendilerine özgü bir imge yaratmış
olduklarını fark edeceksiniz: Salman Rushdie fetvasız
düşünülemez; Burgess ve doktorların ona yanlış ömür biçmesi
ayrılamaz bir bütündür; Borges kör kütüphanecidir vs.
Myles Weber’in yeni çıkan kitabı Consuming
Silences (“Yoğun Sessizlikler”), okur olarak bizim,
yazarların sessizliğini de bir metinmiş gibi okuduğumuzu öne
sürerek konuya yeni bir açılım getiriyor. Henry Roth, onun ele
aldığı sessizlik örneklerinden biri: 1934 yılında Call It
Sleep (“De Ki Uyku”) adlı müthiş bir modernist roman yazan,
ama ancak 1960’larda keşfedilen Roth’un aradaki yıllarda ne
yaptığı, bir dönem büyük bir merak konusu oldu. Roth zamanının
önemli bir bölümünü bu konuda açıklamalar yapmaya ayırdı;
sonunda ortaya bir yazar imgesi çıktı: “Henry Roth” markası,
(kendi isteğiyle) anti-Semitizm kurbanı Komünist bir yazar
olarak kurgulandı.
İşin asıl ilginç kısmı bundan sonra başladı:
Roth ilerleyen yaşlarında, yeni ve ilkinden daha da
otobiyografik bir roman yazdı. Mercy of a Rude Stream
(“Kaba Bir Nehrin Merhameti”) adlı binlerce sayfalık bu romanın
ilk cildi 1990’da, karısının ölümünden sonra, ikincisiyse
1995’te, kendi ölümünden sonra yayımlandı. Yazarın suskunluğunun
ve temkinliliğinin nedeni anlaşılmıştı: kızkardeşiyle epey uzun
bir süre ensest bir ilişki yaşamıştı çünkü. Ne var ki bu veriyi
yazarın imgesinin bir parçası haline getirmek için artık çok
geçti; Henry Roth, bildiğimiz Henry Roth olarak kaldı.
Yakınlarda yayımlanan ve “Henry Roth kimdir?” sorusunu eski
imgeye bağlı kalarak yanıtlamaya çalışan bir biyografi de,
gerçek yazarla imgesi arasında bir uyuşmazlık ortaya çıktığında
gerçeğin her zaman galip gelmediğini kanıtlıyor.
Tillie Olsen de bu konuda çok çarpıcı bir örnek
oluşturuyor. Olsen tek kitabını 1961’de yayımladı: Tell Me a
Riddle (“Bir Bilmece Sor Bana”). Kitap, yazarının neden
yazamadığını, hatta bundan sonra da neden yazamayacağını anlatan
(“susturulmuş kadın yazar” imgesi) bir kitaptı ve feminist
akademisyenler tarafından baş tacı edildi. Ne var ki Olsen bu
temelin üstüne bir akademik kariyer kurdu: 1960’lar boyunca
kampüs kampüs dolaşan Olsen, yazamamak üstüne yaptığı
konuşmalarla ayakta alkışlandı, fahri doktoralar aldı. Herşey
düzgün düzgün giderken bir pürüz çıktı: Olsen yeni bir kitap
yazmak istiyordu. 1960’ların sonunda yayımlanan Silences:
When Writers Don’t Write (“Sessizlikler: Yazarlar
Yazmadığında”), yazarın kurgulanmış imgesine ağır bir darbe
indirebilirdi (çünkü belli ki artık yazabiliyordu), ama öyle
olmadı: Olsen kitabın büyük bir bölümünü başka yazarlardan
alıntılarla doldurdu; kendi yazdığı kısımlar içinse bunların
aslında yazılmadığını, bir konuşmasının “yazıya geçirilmiş hali”
olduğunu belirten bir not düştü. Böylece hem yeni bir kitap
yayımlama arzusunu tatmin etti, hem de imgesini korudu.
Harper Lee’ye dönecek olursak: Lee, yazmamanın
yazarlığa dahil olduğunu, hatta kimi zaman, kimi yazarlar için
yazarlıklarının tanımında yer aldığını belki de çok iyi biliyor.
Kamuoyundan uzak duruyor, dergi ve gazetelere söyleşi vermiyor,
ama yazarlık imgesine halel getirmeyecek ölçülerde insan içine
çıkıyor, adına düzenlenen kompozisyon yarışmalarında jüri
üyeliği yapıp lise öğrencilerinin, kitabıyla ilgili yazılarını
okuyor, onlarla sohbet ediyor. Böylece istisnalar kaideyi
bozmuyor, tam tersine o kaidenin kaidesini oluşturuyor.
* * *
Dahi Çocuk
Adora
İki buçuk
yaşında okumayı söktü. İlk öyküsünü 4, ilk kitabını 7 yaşında
yazdı. Bugüne kadar 370 bin sözcük tuşladı (elle değil,
bilgisayarda yazıyor). Günde 2-3 kitap okuyor (Voltaire’in
Candide’i bunlardan biri). İlk kitabı Flying Fingers
(“Uçan Parmaklar”) Ekimde yayımlanacak. Ancak Adora Svitak
bununla yetinmiyor: gazeteci, tarihçi, okul müdürü, öğretmen,
arkeolog, oyuncu ve “talk show” sunucusu olmayı düşleyen Adora,
aynı zamanda bir hümanist.
Okul okul (hatta ülke ülke) dolaşıp okumanın
zevklerini ve nasıl yazılacağını akranlarına anlatan Adora,
“Küçükken dünyada herkesin okumayı sevdiğini düşünüyordum, çünkü
çok eğlenceli birşey,” diyor. “Sonra bunun pek doğru olmadığını
fark ettim. Dünyadaki bütün çocukların daha çok okuyup yazmasını
istiyorum, çünkü böylece herşeyi daha iyi anlayabilirler.”
Seattle’daki okulları dolaşan Adora,
bilgisayarla nasıl yazılacağını gösteriyor, PowerPoint sunumları
yaparak kendisinin yazmayı nasıl öğrendiğini ve okumanın neden
eğlenceli olduğunu anlatıyor. Sunumları sırasında yanına
oyuncaklarını da alıyor ve çevresindeki herhangi birşeyin ona
nasıl esin verdiğini bunlarla açıklıyor. “Evimin yakınlarında
bir kara kedi görsem, bir cadı ve onun lanetlediği bir aile
hakkında koca bir hikaye uydurabilirim,” diyor sunumunda.
Adora’nın programında bu yaz İngiltere’deki okulları dolaşmak da
var. Bu biraz sinir bozucu, ama neden, emin değilim.
* * *
Alçakgönüllü Bir Öneri
Rusya’da bu
yıl altıncısı düzenlenen Absatz ödülleri, Rusya’da yayımlanan en
kötü kitapları onurlandırıyor. En kötü çeviri ödülü bu yıl
Apollinaire çevirisiyle Igor Boikov’a verilmiş; en kötü editör
ödülünü Eksmo yayınevi almış; en kötü kitap ödülünüyse,
Márquez’in son romanını korsan basan ve pek çok bölümü baştan
yazan yayınevi hak etmiş. “En kötü düzelti” ödülüne bu yıl kimse
layık görülmemiş.
Önerimi anladınız tabii: başka ülkelerde de
benzeri olan bu şenlikleri biz de düzenlesek? Bazı kategori
önerilerinde de bulunmama izin verilirse: en kötü tasarım,
tanıtım, yazar fotoğrafı ve yazar biyografisinin yanısıra, en
kötü sevişme sahnesi, en yapay diyalog, en berbat kitap adı da
olmalı bence.
|