|
|
|
27 nisan
2006
şefin
salatası:
Yazarlar ve
Kadınlar
Bazı
yazarlar, ilişkileri üstüne kurar yapıtlarını; bazılarıysa tam
tersine, ilişkilerini, yapıtları ve yazarlıkları üstüne. Bazı
yazarlar, hem yapıtları, hem de yaşamlarıyla dedikoduyu besler;
bazılarının dedikodudan uzak kalma gayretinin kendisi,
dedikoduya malzeme olur. Salman Rushdie, Franz Kafka ve Ted
Hughes, yan yana gelmesi zor yazarlar gibi görünebilir; bu
açıdan baktığımızdaysa ortaya ilginç bir üçlü çıkıyor.
Rushdie
Karısında Ne Buluyor?
Bundan 25 yıl
önce, 1981 yılında pek çok şey oldu dünyada: İran’daki Amerikalı
rehineler serbest bırakıldı, Reagan vuruldu, Mehmet Ali Ağca
Papa’ya suikast düzenledi, Mısır devlet başkanı Enver Sedat
öldürüldü, İngiltere’de ırkçı ayaklanmalar oldu, Picasso’nun
Guernica’sı İspanya’ya iade edildi; bir de Salman
Rushdie’nin romanı Midnight’s Children (Geceyarısı Çocukları)
yayımlandı (bu cümleyi okusa Rushdie’nin koltukları kabarırdı
diye düşünüyorsanız düşünmeyin; Geceyarısı Çocukları’nın
25. yıl baskısına yazdığı yeni önsözde bizzat kendisi söylüyor
bunu).
Rushdie o dönemde Ogilvy & Mather reklam
ajansının Londra ofisinde yarı-zamanlı metin yazarı olarak
çalışıyordu; haftada iki-üç kez “dükkan”a uğruyor, The Rise
and Fall of the British Nanny (“İngiliz Dadısının Yükseliş
ve Çöküşü”) adlı romanın yazarı Jonathan Gathorne-Hardy ile
işleri paylaşıyorlardı. 34 yaşındaki Rushdie Cuma akşamları
Waterloo Köprüsü yakınlarındaki ofisinden çıkıp Kentish
Town’daki evine gidiyor, uzun ve sıcak bir banyo yaparak kendi
deyişiyle reklamdan arınıyor, küvetten romancı olarak çıkıyordu.
Yine de bugün reklam yazarlığının kendisine disiplin
kazandırdığını teslim ediyor Rushdie – yapılması gereken işi
uzatmadan yapıp bitirmeyi böyle öğrendiğini, bunu yazdığı
romanlara da taşıdığını, sanatçı kaprisi yapmayı kendine
yasakladığını söylüyor.
Geceyarısı Çocukları’nı yazmayı
bitirdiğinde Rushdie dosyasını Jonathan Cape’te editörlük yapan
arkadaşı Liz Calder’a yolladı; dosya okunması için bir “lektör”e
verildi. İlk rapor olumsuzdu; yazarın öyküye odaklanmasını,
roman konusunda ders çalışmasını öğütlüyordu. Bir görüş daha
alındı; bu sefer Rushdie’nin şansı yaver gitti; sonunda kitap
Alfred Knopf’a satıldı ve Rushdie reklamcılık işinden istifa
etti. İstifa mektubunu verdiği yaratıcı yönetmen, “Zam mı
istiyorsun?” diye sordu; “Hayır,” dedi Rushdie, “tam-zamanlı
yazar olabilmek için işten ayrılmak istiyorum.” “Anladım,” dedi
patronu, “büyük zam istiyorsun.” Ama kitabın çıktığı gün bir
kutlama telgrafı çekmeyi unutmadı: “Birimiz başardı.”
Rushdie,
editörü Liz Calder’ın iki önemli katkısı olduğunu söylüyor:
birincisi, kitabın ilk halinde Saleem’in yaşam öyküsünü
yolladığı bir karakter daha varmış Padma’nın dışında;
yayınevinde kitabı okuyan herkes, bu karakterin gereksiz
olduğunu söylemiş, Rushdie de onların sözünü dinleyip bu pasif
karakteri çıkarmış – “çok da iyi yaptım,” diyor şimdi. Calder
ayrıca kronolojideki bazı ciddi aksaklıkları gidermesine
yardımcı olmuş ve kitabın okunurluğunu gerçekten arttırmış.
O günlerde
ilk karısıyla evli olan Rushdie, ardından iki evlilik daha
yaptı; son karısı Padma (rastlantı bu ya) Lakshmi 34 yaşında,
yani Rushdie’nin Geceyarısı Çocukları’nı yayımlattığı
yaşta. Lakshmi’yle söyleşi yapanlar tuhaf bir şekilde hep şu
soruyu soruyor: “Salman Rushdie bu kadınla neden evlenmiş?”
Hatta bundan bir-iki yıl önce The Sun’ın yazarı daha da
ileri gidip, “Peki tatlım,” demişti, “milyoner romancı Salman
Rushdie’de seni çeken ilk şey ne oldu?” Beş dil konuşan,
mankenlik ve oyunculuk yapan, uluslararası best-seller olmuş bir
yemek kitabı yazmış (ikincisini de yazmakta olan) güzel bir
kadın bu. Yine de ciddiye alınmadığı açık – Sunday Times’dan
Giles Hattersley, bunun olası nedenleri arasında sesini
(burundan konuşuyor), giyimini (tişört ve kot giyiyor, kotlarını
kendisi süslüyor), müzik zevkini (hip-hoptan hoşlanıyor),
konuşma biçimini (ergen bir hali var) sayıyor.
“Rushdie’yle
evli olmanın hiç mi avantajı yok?” sorusuna, “Aslında yok, “
yanıtını veriyor Lakshmi, “yani ekonomi değil ‘business’
uçuyorum, ama kimle evlensem o kadarı olurdu. Oyunculuk
kariyerime de faydası yok, çünkü Amerika’da böyle şeylere hiç
bakmıyorlar. Kadınların para ve başarıya tav olduğu düşünülür,
ama aslında ilginç birşeyler yapmış erkekleri çekici buluyoruz.”
Evliliklerini ayakta tutan ortak yanlarının iyi yemek ve iyi
kitap merakı olduğunu söylüyor söylemesine, ama Times’ın
yazarı ikna olmuşa benzemiyor, çünkü karşısında belli ki bir
ilham perisi görmek, Rushdie’nin romanlarında karısına yapılmış
açık göndermeler bulmak istiyor ve –herhalde- bunların “cinsel
içerikli” olmasını tercih ediyor. Bu olmadığında, söyleştiği
kadında “entellektüel içerik” de göremediğinde, Times’ın
yazarı küçümsemesini gizleyemiyor.
Kafka ve Seks
Salman
Rushdie’nin bir gün biyografisi yayımlanırsa karılarında ne
bulduğunun yanısıra, onlarla yapılan söyleşileri nasıl
karşıladığını da öğreniriz belki. Birkaç yıl önce Almanya’da
yayımlanan ve öncekilerden kat kat iyi olan Kafka biyografisi
(yazarı Reiner Stach), Times’ın yazarını tatmin edecek
türden bilgiler içeriyor. Kafka 1912’yle 1914 arasında,
Berlin’de yaşayan Felice Bauer’le mektuplara dayalı bir ilişki
yaşadı (daha önce yalnızca bir kez, 1912’de Prag’da bir akşam
geçirmişlerdi birlikte). Kafka belli ki Bauer’i çekici
bulmuyordu – ilişkilerini en azından başlangıçta mümkün kılan
şeyin de bu olduğunu söylüyor Stach, “çünkü onu açıkça
endişelendiren bir konu olan cinsel ilişki olasılığını düşünmek
zorunda kalmıyordu.”
Ancak nişanlanmaları gündeme geldiğinde işin
rengi değişti; Kafka artık Berlin’den uzak durabilmek için her
türlü bahaneyi kullanır olmuştu. 1914’ün sonunda,
Almanya-Avusturya sınırının yakınında bir otelde
buluştuklarında, Bauer anlaşılan sevişmeye hazırdı, yoksa bir
erkeğin otel odasına gitmeyi kabul etmezdi; ama Kafka yine
değildi. Sevişmek yerine nişanlısına Dava’dan bir bölüm
okumayı yeğledi: “Kanun Karşısında”. Stach’ın da işaret etmekten
kendini alamadığı gibi, Kafka da açık bir kapının önünde duruyor
ama girmiyordu; onun yerine nişanlısına girişler, muhafızlar ve
boşuna beklemekle ilgili bir hikaye okuyordu.
Bu kez biyografi yazarı, nişanlısının Kafka’da
ne bulduğunu sorgulamaya girişiyor – “Asıl korkum... sana asla
sahip olamamak. En iyi ihtimalle, senin dalgınlıkla uzattığın
eline, koşulsuzca sadık bir köpek gibi, bir öpücük kondurmakla
yetinmek” diyerek iktidarsızlık konusunda derin endişelerini
dile getiren bir erkeğin nesi çekici olabilir ki? Belki dehasına
hayran kalmıştı, belki mektup bombardımanı yüzünden vicdani bir
zorunluluk hissediyordu, belki de başka kısmeti çıkmamıştı,
demeye getiriyor Stach.
Bir Yunan
Tragedyası Olarak Hughes’un Aşk Yaşamı
Ted Hughes –
Sylvia Plath evliliği, gazetecilerin ve biyografi yazarlarının
istediği herşeye sahip bu anlamda – kansa kan, terse ter,
gözyaşıysa gözyaşı; üstelik iki taraf da güçlü birer şair ve
aralarında bu konuda da açık bir rekabet var. Bu sonbaharda
çıkacak yeni bir biyografi, işin daha da kesif olduğunu
gösterecek korkarım: Assia Wevill, 1961-1968 yılları arasında
Hughes’un gizli sevgilisi oldu; 1969 yılında tıpkı Plath gibi o
da gazla intihar etti, tek farkla: Shura adlı dört yaşındaki
kızlarını da yanında götürdü. Bu ilişkinin gerçek boyutları
neredeyse hiç kimse tarafından bilinmiyordu: Plath’in ölümünden
bir yıl sonra Hughes, Crow (“Karga”) adlı kitabını, pek
az insanın tanıdığı Assira ve Shura’ya ithaf etmişti; son kitabı
Birthday Letters’da da (“Doğumgünü Mektupları”)
“Dreamers” (“Hayalciler”) adlı şiirde, adını vermeden Assira’dan
söz etmişti, ama o kadar. İki İsrailli gazetecinin 15 yıllık bir
araştırmanın sonucunda yazdığı A Lover of Unreason
(“Mantıksızlık Tutkunu”), Robson Books tarafından yayımlanacak –
bakalım kim kimde ne bulmuş.
|