cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  4 mayıs 2006

 

şefin salatası:

Yazınla Yaşayan Kent

İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, İngiliz anne-babaların % 65’i çocuklarına 3 yaşına kadar kitap okuyormuş, ama bu yaştan sonra hızla düşüyormuş bu oran; 12 yaşındakilere kitap okuyanların oranı % 3’müş. Bu istatistiği okuduğumda çocukluğumdan bir sahne canlandı kafamda: Almanya’dayken, annemin ya da babamın bankada işi olduğunda beni çocuklara ayrılmış bir köşeye bırakırlardı. Burada renkli ve rahat kanepeler olurdu, bir de telefon ahizeleri: herbirinden başka bir masal kaydı dinlenebilirdi, zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmazdım. Annem alışveriş yaparken bana da bir dilim salam veren kasaplardan sonra gitmeyi en çok sevdiğim yerdi bankalar.

                Herkesin okuması gerektiğini, okumanın yarı kutsal bir etkinlik olduğunu, okumayanlarla tartışılmayacağını düşünenlerden değilim; okumanın temelindeki asosyalliğin herkese uyması gerekmediğini öğreneli epey oldu. Ama bu temelin herşeyi belirlemediğini de biliyorum: okumak pekala sosyal bir etkinlik de olabiliyor; insanlar okuma edimi etrafında bir araya gelip birşeyler paylaşabiliyor. Bunun en “çekirdek” örneği çocuğuna kitap okumaksa;  Bristrol’de geçtiğimiz ay sona eren ve 80 gün boyunca koca bir kent halkının 80 Günde Devrialem’le yatıp kalktığı “okuma macerası”, bu çekirdeğin kent çapına nasıl taşınabileceğini gösteren bir örnek.

                Kente renk gerek, tıpkı yaşama renk gerektiği gibi: metrolar, sokaklar ve uluslararası bir yazın festivali, bu renkleri yazınla yaratmanın bazı yollarını gösteriyor.

 “Metro Duvarındaki Şiir”

Paul Simon’ın, yukarıdaki başlığı taşıyan eski şarkılarından biri, metro istasyonunun duvarlarında 60’larda sıkça rastlanan “s..tir” gibi sözcüklerdeki “şiirsellik”i alaylı bir dille konu edinir. Aradan geçen zaman içinde New York metrosu, daha bildik anlamıyla şiire kucak açtı: hem vagonların içinde, hem de istasyonlarda yer alan reklam panolarından bazıları, dünya şairlerinin dizelerine ayrılmış durumda. Metro Müzesi’nde, bu şiirlerin posterlerini satın almak da mümkün. Bu panoları şiire ayırmakla vazgeçilen reklam gelirinin büyüklüğü, doğrudan şiire verilen değer hanesine yazılabilir bence.

                Evinden işine, işinden evine gitmek için metroyu kullanan yüz binlerce New Yorklunun yabana atılmayacak bir kısmı bu yolculuk sırasında zaten kitap okuyor.  Yanındakiyle laflayan, karşısında oturan çocuğu kesen, boş gözlerle çevresine bakınıp ineceği durağı bekleyen insanların gözünün bir aşamada bu şiirlere takılacağını; bunun da konuşmalarında, düşüncelerinde ya da beklentilerinde ufacık bir değişiklik yaratacağını düşünmek, herkesin kitap okuduğu bir vagonu düşünmekten daha hoş geliyor bana.

                Londra metrosunda da yaklaşık yirmi yıldır şiir var. Bugünlerdeyse burada, Çin şiirinin en büyük adlarından Li Bai, Du Pu ve Po Chu-i’nin dizelerine yer veriliyor. Buna karşılık olarak, otuz yıl önce Maocu sloganlardan geçilmeyen, on yıl önceyse estetik cerrahi ve otomobil reklamlarıyla dolup taşan Şanghay metrosunun 500 vagon panosunda, bir aydan beri Blake’ten, Wordsworth’ten, Michael Bullock ve Kathleen Jamie’den şiirler var. Açılışı bizzat Londra belediye başkanı Ken Livingstone yapmış. Şanghay metrosu böylece ilk kez yabancı bir ülkeden gelen kültürel içeriği kullanmış oluyor; bu nedenle ön hazırlıklar ve eleme süreci yıllarca sürmüş; Şanghay hükümeti, Fudan Üniversitesi’nde görevli bir edebiyat tarihçisinin danışmanlığına başvurarak, uygun şiirlerin seçileceğinden emin olmak istemiş. Şanghay Metrosu Komünist Parti Komitesi şefi Song Liqiang’a göre zorluğun kaynağı siyaset değil, kötümserlik olmuş. “Londra metrosundaki şiirler hep ölüm hakkında, bizse yolcularımız için daha iç açıcı bir ortam yaratmak istiyoruz,” diyen Liqiang, şiir seçiminde bunu kıstas aldıklarını belirtiyor. British Council’ın Şanghay’daki kültür ve eğitim sorumlusu Jeff Streeter da aynı görüşte: “İstiyoruz ki bu proje, Bullock’un şiirinin son dizesini yansıtsın: ‘Günümün rengini değiştiriyor uçan bir çiçek.” 

Kitap Her Yerden Alınır, Yerden de

Dükkanlar ve tezgahtarlar sizi huzursuz eder mi? Mağazalara girmekten çekinir misiniz? Yalnız değilsiniz. Dünyanın her yerinde, özellikle de büyük kentlerde milyonlarca insan, sokak tezgahlarından, haftasonu trafiğe kapatılan sokak pazarlarından alışveriş etmeyi seviyor, hatta dükkanlara girmeye yeğliyor. Basit bazı kurallara (trafiği ya da yaya geçişini aksatmamak vs) uyulduğunda ve herhalde abartılmadığında, sokak satıcılığı kurumunun iki yararı var: dükkanı olmayanların birşeyler satmasını mümkün kılıyor; bunların alıcısına da önemli bir hizmet sunulmuş oluyor.

                Kitaplar söz konusu olduğunda da aynı şey geçerli: New York, Frankfurt, Toronto gibi pek çok büyük kentte, yüzlerce kitapçı varken, iki ufak portatif masa üstüne koli koli kitap koyup satanlara hemen her yerde rastlayabilirsiniz. Bunların çoğu ikinci el kitaplardır; kimisi çok iyi durumdadır, kimiyse üniversite öğrencileri tarafından belli ki ders kitabı olarak kullanılmıştır. Elden çıkarmak istediğiniz kitaplarınız varsa, imdadınıza Barnes&Noble gibi dev kitapçılar değil, yine bu sokak satıcıları koşar; ehven bir fiyattan satacakları kitapları, iyice ehven bir fiyattan alırlar.

                Ekonomisi güçlü, “gelişmiş” kentlerde sokak satıcıları bir kompleks konusu değildir; “gelişmekte olan” kentlerdeyse sokak satıcılığı, geri kalmışlığın, kaçak ekonominin simgesidir. Bombay, belki ilk akla gelen örneği değil bu durumun, ama yine de güncel bir örnek: Bombay zabıtası, yaklaşık bir yıldır hedef olarak kaldırım kitapçılarını seçti. Bunlardan bazılarının satış ruhsatı da var, ama çoğu kaçak çalışıyor. 1970’ten beri bu işi ruhsatlı olarak yapan Bharat Amin, Bombay Kitapçıları Derneği’ni kurarak belediyeye karşı kamuoyu oluşturma peşinde: sokak tezgahlarının yaklaşık olarak %70’ini temizleyen ve kamyonlarca kitaba el koyan zabıtaya karşı,  “Kitaplar çevreyi mi kirletiyor? Kitaplar toplumu tehdit mi ediyor?” gibi pankartlar asıyorlar.

                Bombay Belediyesi’yse, kitap satıcılarına ayrılacak bir çarşı kurma niyetinde. Temel hedef, Bombay’ı Şanghay gibi “modern” bir görünüme kavuşturmak. Ancak harekatın başlamasından bu yana uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen çarşı yerinin hala belirlenmemiş olması, Amin ve diğer satıcıların aklına kötü düşünceler getiriyor: “Devlet bize yer bulana kadar kitapçılık yapacak kimse kalmayacak,”” diyor Amin.

                Hindistan’da perakende satışların %97’si sokak tezgahlarında yapılıyor; Hindistan anayasasına göre bu bir hak, çünkü sokak satıcıları kamu hizmeti yapıyor, ama trafiğin en yoğun olduğu yerlerde işin hizmet kısmı biraz sorgulanabilir hale geliyor. Kent halkının bir kısmı, bu “temizliği” desteklerken, bir kısmı sokakların kitapsız kalmasına üzülüyor. Kitapçıların bir kısmı, “Kitap kitapçıdan alınır” diyorsa da, bir kısmı, “Onlar da ekmek parası kazanıyor, sonuçta insanların daha çok okuması, uzun vadede hepimiz için daha iyi,” diyor.

Dünyadan Sesler 

Geçtiğimiz hafta Uluslararası PEN örgütü New York’ta, dev katılımlı bir festival düzenledi: Dünyanın Sesleri Uluslararası Yazın Festivali. Orhan Pamuk’un da “İnanç ve Akıl” başlıklı panelde bir konuşma yaptığı festival kentin çeşitli odak noktalarına yayıldı ve tüm dünyadan Salman Rushdie, Hans Magnus Enzensberger, Roberto Calasso, Raymond Federman, Yiyun Li, Lydie Salvayre, Chinua Achebe, Martin Amis, Gioconda Belli, E. L. Doctorow, David Grossman, Elias Khoury, Yusef Komunyakaa, Zadie Smith, Duong Thu Huong, Ayu Utami ve Jeanette Winterson gibi yazarlar, konuşarak, tartışarak, yapıtlarından parçalar okuyarak kenti yazına doyurdu.