|
|
|
18
mayıs
2006
şefin
salatası:
Le
Clezio’nun Yeni Ütopyası
Bazen Thomas
More’u özlüyorum. More bundan beş yüzyıl önce yazmıştı Utopia’yı;
ondan önce de ütopik ülkeler kurulmuştu, ondan sonra da
kurulmaya devam etti elbette, ama ütopya sözcüğünün kendisi
More’un hanesine yazıldı. Platon’un “devlet”inin daha komünist
bir versiyonu olarak düşünürüm ben Utopia’yı; bir başka
çekici yönüyse yolculuk kavramına getirdiği açılımdır benim
için: yola çıkıyorsunuz ve bambaşka bir toplum keşfediyorsunuz.
More’u
başkalarının da özlediğini düşündürecek şeyler oluyor arada
sırada – JMG le Clezio’nun son romanı Ourania bunlardan
biri. Nice’te doğan, Nijerya’da, Tayland’da, Japonya’da,
Panama’da, Meksika’da, Teksas’ta, New Mexico’da, Mauritus’ta
yaşayan; bugün de üç ülke arasında bölünmüş olarak yaşamını
sürdüren Le Clezio, bu anlamda “olmayan bir ülke”nin vatandaşı
sayılabilir rahatlıkla.
Öte yandan,
More’un rasyonalist bakışını fazla katı bulduğum, akla duyduğu
inançtan yaka silktiğim de oluyor. Le Clezio’nun da bu duyguyu
paylaştığını düşünmek hoşuma gidiyor: güneşi ve denizi, ışığı ve
suyu tüm yapıtlarının başköşesine yerleştiren, dört yıl boyunca
birlikte yaşadığı Embera Kızılderililerini Hai adlı
romanında lirik bir dille anlatan Le Clezio, uygarlıkların
çatışması hakkında çok daha sağlam bir bakış açısına sahipmiş
gibi geliyor bana.
Ourania,
aslında iki ütopyadan oluşuyor ve benim okumamda, More konusunda
düştüğüm çelişkili ruh halinden bir senteze ulaşmaya çalışıyor
bir anlamda: romanın başkişisi Fransız coğrafyacı Daniel
Sillitoe, Meksika’da bir vadide, çilek tarlalarının ortasında
gözden ırak bir toplum keşfediyor. “Campos”, küçük bir
cumhuriyet, Meksika toplumunun ortasında ama kenarında yer alan,
apayrı bir toplum. Cinsellik serbest bırakılmış, çocuklar kral
muamelesi görüyor, para diye birşey yok gibi, aile kurumu
dağılmış; buradakiler kendilerine özgü bir dil konuşuyor. İkinci
ütopik yapıysa “Emporio” – bu da antik Yunan’ın yeniden
canlanmış hali, bir tür beşeri bilimler araştırma merkezi;
herkese açık bir akademi burası, evrensellik vaadinin
cisimleşmiş hali. İki ütopyanın arasında gidip gelen Daniel,
çaresizce ikisinin de yıkımına tanık oluyor, hatta bu yıkıma
yardımcı olduğu bile söylenebilir.
Le Clezio,
le Nouvel Observateur’e verdiği söyleşide, günümüz insanının
da bu iki ütopya arasında sıkışıp kaldığını; ancak önümüzdeki
elli yılda ahlak ve kültür açısından büyük değişiklikler
yaşanacağını, bunların Sartre’ın düşüncesine yakınlıklar
göstereceğini söylüyor.
Handke:
Düşler Ülkesinden Geliyorum
Söyleşi
demişken: Peter Handke, Die Zeit’ta çıkan söyleşisinin
bir yerinde, ütopyalardan ve düşlerden dem vuruyor. Günümüz
yazınında düşlere yeterince yer verilmediğinden yakınıyor;
“gerçek dünya”yı, gündelik gerçekleri yazabilen biri olmadığını,
onun gerçekliğinin ancak düşlerde, olmayan ülkelerde ortaya
çıktığını, düşler ülkesinden gelen, keşfettiklerini anlatan bir
yazar olduğunu söylüyor. Ütopyasının haritasını çıkarmaya
çalışan bir coğrafyacı olarak düşünüyorum Handke’yi; o da kızı
için, gezdiği ormanların haritasını çıkarmak istediğini
anlatıyor – en iyi mantarların nerede yetiştiğini gösteren bir
harita, Stevenson’un Define Adası haritası gibi.
Başarı “mantar” mıdır? Başarılı ve dünyaca ünlü
bir yazar olacağını hiç düşünmediğini itiraf ediyor Handke; “İlk
romanımı yazmak hiç de kolay değildi, çünkü o sırada büyük bir
kriz vardı; yazmak ne demek, nasıl yazılır, neden yazılır,
yazılabilir mi gibi sorular soruluyordu. Bugün bu sorular
sorulmuyor artık,” diyor, kalemi olan yazıyor, demeye getiriyor.
Yine de eski yazarlar gibi yazılamayacağını, eski kitaplar gibi
kitapların yazılamayacağını teslim ediyor: “İnsanlık
Komedyası’nı yeniden yazamazsınız. Balzac, 19. yüzyılın yeni
insanını anlatıyordu... bugün artık böyle yatay yapılar
kurulamaz, bugün artık dikey yazmak gerekiyor.”
Karanlık bir ormanda, elinde kendi çizdiği
haritasıyla dolaşan ve mantar toplayan bir Handke geliyor
gözümün önüne. Hemen itiraz ediyor bu imgeye, daha doğrusu bu
imgedeki karanlığa: açıklıktan yanayım, diyor, “Karanlık Handke”
geçmişte kaldı, aydınlık olmak istiyorum. Yine de bunun
Amerikalı (ya da Fransız) romancılar gibi yazmak olmadığını
eklemek gereğini duyuyor – “Eichendorff da Flaubert ya da
Stendhal gibi mi yazsaydı yani”
“Açık” Bir
Yazar Olarak Julian Barnes
Yüzyıl
başında iki insanın (biri Arthur Conan Doyle) yollarının nasıl
kesiştiğini anlatan ve ciddi bir araştırmaya dayanan Arthur &
George adlı son romanını okuyorum Julian Barnes’ın. Nasıl
yazdığını, bugünlerde nasıl yazıldığını düşünüyorum okurken;
dili Bilge Karasu ya da Sevim Burak gibi kullanan kim var bugün
dünyada, sorusunu yedeğimde tutuyorum. Açıklık kötü birşey mi?
Tam tersine, övgüye değer bir özellik, hele yolun başındaysa
yazar. Genç yazar için en büyük paradigma prangası, yazdığı
metni kendi zihninin gözüyle okumak bence; kendisine çok açık
gelen cümlelerin, göndermelerin, kişi zamirlerinin,
diyalogların, başka bir zihinde nasıl yeniden kurulacağını
düşünmemek, bununla ilgilenmemek, kendini bunun üstünde görmek;
yazmayı “edebiyat yapmak” sanmak. Öte yandan, “yalın dil”in bir
hegemonya haline getirilmesinde de tuhaf bir yan buluyorum –
dilde özellikle Fransız yazarlara has nakış sanatını savunuyor
değilim, ama dille daha fazla uğraşan, dili için de okunan
yazarların iyiden iyiye kenara itilmiş olduğunu görmek hoşuma
gitmiyor.
Julian Barnes, İngilizcenin son dönemdeki en
önemli romancılarından biri; kendi kuşağından olup da adını
duyurmuş yazarların neredeyse tümü gibi o da yalın bir dille
yazıyor. Güzel bir roman Arthur & George, rahat okunuyor;
zaman zaman kendimi kaptırıyorum, sonra, Karasu parazit yapınca
kaldırıyorum başımı. Donald Barthelme, Guy Davenport, hatta
Thomas Pynchon okuya okuya yazar olmuş bir kuşaktan Barnes. Gel
gör ki, bu üç yazar ilk kitaplarını bugün yayımlatmaya çalışıyor
olsaydı, kendilerini yayınevleri nezdinde temsil edecek ajans
bile bulamazlardı ve onları Barnes’ın referansı bile
kurtaramazdı herhalde.
Tarihin bu konuda bir önyargısı yok mu peki?
Vaktiyle “Güzel Latince”yi canlandırmaya çalışan Petrarka
kuşağını düşünüyorum: “lingua franca”yı, dünyadaki geçerli dili,
üstelik de onun inceltilmiş, zengin bir versiyonunu
kullandıkları için yapıtlarının daima okunacağını
düşünüyorlardı. Yüz yıl geçmeden Latince öldü; halk dilinde
(İngilizce, İtalyanca, Fransızca, Almanca) yazılmış yapıtları
ayakta kaldı, diğerleri “akademi”nin tozlu raflarına gömüldü.
Yine de, Karasu okumamış bir yazarla,
formasyonunda Karasu’nun (Barthelme’nin vs) yeri olan yazarın
çok farklı olacağına inanıyorum. “Yazarlar için yazan yazar”la
“okurlar için yazan yazar” ayrımı yapıyorum belki, ama ilkinin,
ikinciyi beslediğini, dolayısıyla okuyucu açısından ikisinin de
gerekli olduğunu söylüyorum sanırım.
|