cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  25 mayıs 2006

 

şefin salatası:

Kitap Partileri ve Yazarlar

... Sonra partiler bozuldu. Daha on yıl öncesine kadar, yeni yayımlanmış bir kitap ve yazarı onuruna verilen partiler önemli birer olay olurdu Avrupa ve Amerika’da; otuz kırk yıl önceyse cemiyet gazetecilerinin (bugünkü paparazzilerin) bayıldığı etkinlikler arasında ilk sıralarda yer alırlardı. Yazarlar, editörler ve eleştirmenler bu partilerde bir araya gelir, çoğu zaman birbirlerinin yüzüne gülüp arkalarından acımasızca laf geçirir, kimi zaman işi yumruklaşmaya ve olay çıkarmaya kadar vardırırlardı. Örneğin Norman Mailer bir partiye girmek üzere asansörden çıkmış, karşısında Gore Vidal’i görmüş ve burnuna bir yumruk indirivermişti. Herkes dönüp bakmış, sonra lafa kaldıkları yerden devam etmişlerdi.

                Kimi partilerse başlı başına birer tasarım harikası oluyordu. Jean Auel’in çok satan kitabı “Mağara Ayısı Klanı” için yayıncısı bir otelin balo salonunu mağaraya dönüştürmüştü. James Petersen’in yazdığı Playboy Tarihi için derginin sahibi Hugh Hefner, kitabın yayıncısı Grove/Atlantic’e Playboy Malikanesi’ni tahsis etmiş, insanlar bu partiye girebilmek için birbirini ezmişti.

                Bu altın dönem çok gerilerde kalmışa benziyor. Yayıncılar bu tür partileri artık “boşa para harcamak” olarak görüyor ve bir kitabın tanıtım bütçesini, reklama ve kitapçılarda kitabın iyi raf almasını sağlamaya harcamayı daha akıllıca buluyor. Küçük bir ilk romanın tanıtım bütçesinin 10,000$ dolayında olduğu düşünülürse, yayıncının bunun onda birinden fazlasını bir parti için harcamaktan kaçınması çok da garip değil.

                Partilerin yerini son zamanlarda, kitabın piyasaya çıkmasından önce verilen şık öğle yemekleri aldı. Yayıncılar, gözde lokantalardan birinde, antre/ana yemek/tatlı düzeninde verdikleri bu yemeklere 20-30 editörü ve eleştirmeni davet ederek, o sezon satış bekledikleri kitapların promosyonunu yapıyor.

                Büyük kitap partileri de arada sırada çıkıyor; ama bunlar genellikle kitap partisi olduklarını gizliyor. Davetiyeler, partinin örneğin bir Prada mağazasının açılışı için verildiğini düşündürecek belirsizlikte oluyor, çünkü insanlar ayakkabıları kitaplara yeğliyor.

                Kitap partileri tamamen tedavülden kalkmış değil elbette, ama yazarın yakın arkadaşları arasından birinin ya da birkaçının düzenlediği bir etkinlikle sınırlı; mekan olaraksa hangisinin salonu daha büyükse onun evi seçiliyor.

                Belki de bugünkü yazarlar eskilerine göre daha terbiyeli ve uslu, kimbilir? İspanyol romancı Javier Marías’ın yeni kitabı “Yazılı Yaşamlar”, Rimbaud, Turgenyev, Rilke, Giuseppe Tomasi di Lampedusa, Robert Louis Stevenson, Isaak Dinesen ve Djuna Barnes gibi eski yazarların gerçek hayatta ne tür insanlar olduğu hakkında nefis hikayelerle dolu. Bu kısa portrelerde tuhaf, çoğu zamansa düpedüz berbat tipler çıkıyor okuyucunun karşısına.

                Henry James örneğin Flaubert ve Rosetti’den hiç haz etmezmiş, çünkü kendisini robdöşambrla karşılama kabalığını göstermişler. Buna karşın Maupassant’a bayılırmış, üstelik yalnızca bir kere görüştüğü halde: Fransız yazar, James’i öğle yemeğine davet etmiş ve onu maskeli, çırılçıplak bir kadın eşliğinde (Maupassant ayrıca kadının bir aktris ya da fahişe değil, sosyeteden biri olduğunu da söylemiş) karşılamış. Henry James bunu rafineliğin doruğu olarak görmüş.

                Sherlock Holmes’un yaratıcısı Arthur Conan Doyle, trenle Güney Afrika’da dolaşırken, yetişkin oğullarından biri, koridordan geçmekte olan bir kadının ne kadar çirkin olduğu hakkında bir yorumda bulunacak olmuş. Daha cümlesini bitiremeden babasının tokadı suratında patlamış. Sonra Sir Doyle sakin bir sesle, “Çirkin kadın yoktur, sakın unutma,” demiş.

                William Faulkner bir zamanlar Mississippi Üniversitesi’nin postanesinde çalışırmış ve pul almaya gelenler yüzünden okuduğu kitaba ara vermek zorunda kalmaktan nefret edermiş. Marías, Faulkner’ın yaşamı boyunca mektuplardan hoşlanmamış olmasının köklerinin burada olduğuna inanıyor. Öldüğünde evinde, okurlarından gelen ama hiç açılmamış tomarla mektup, paket ve roman dosyası bulunmuş. Yalnızca yayıncılarından gelen mektupları açarmış, ama okumak için değil: kenarını yırtar, içinden çek çıkacak mı diye sallar, çıkmazsa bir kenara atıverirmiş.

                Marías’a göre yazın tarihinin en berbat yazarı, Malcolm Lowry (Yanardağ’ın Altında). Alkolik olan Lowry, tıraş losyonunun yanısıra kendi idrarını da içermiş. İkinci karısını boğmaya kalkmış, hem de iki kez. Hayvanlarla da başı dertteymiş: bir gün bir arkadaşıyla konuşurken, bir yandan da arkadaşının tavşanını seviyormuş, ama hayvan birden kaskatı kesilmiş, çünkü Lowry farkında olmadan boynunu kırmış. İki gün boyunca Londra sokaklarında ne yapacağını bilemeden, kucağında tavşancağızın cesediyle dolaşmış.

                Böyle yazarların katılacağı bir partinin haber değeri taşıyacağını tahmin etmek güç değil. Kitap partileri bugün ucuz şarap ve birkaç peynir kırıntısına indirgenmişse, bunun bir nedeni de yazarların “uçuk kaçıklık”a eskisi kadar prim vermemeleri olabilir mi?

* * *

Irak’ın En Ünlü Romancısı

Saddam Hüseyin’in dördüncü romanı “Şeytanın Dansı”, Japonya’da yayımlandı. Hüseyin’in kitabı Amerikan işgalinden önce bitirdiği ve büyük kızı tarafından yurtdışına çıkarıldığı söyleniyor. Kahraman bir Arap’ın, kentini ele geçirmeye çalışan Yahudi-Hıristiyan komplosunu alt edişini anlatan roman geçtiğimiz yıl Ürdün’de, ilk baskısı 10 bin olarak yayımlanacaktı, ancak Ürdünlü yetkililer bunun pek akıllıca olmayacağına karar verdi. Kitap yine de korsan baskıyla piyasaya çıktı ve çok iyi sattı; bunun üzerine Japon gazeteci Itsuko Hirata, manüskriyi ve yayın iznini Saddam Hüseyin’in avukatından aldı. “Şeytanın Dansı”, Hüseyin’in Japonya’da yayımlanan ikinci kitabı. İlki 2001 yılında, yazar adı olmadan çıkmıştı ve halkı için her türlü fedakarlığı yapan güçlü bir kralın hikayesini anlatıyordu.

                Geçtiğimiz günlerde Kuzey Irak’ta, Erbil Birinci Uluslararası Kitap Fuarı, yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleştirildi. Uluslararası katılımcı olarak yalnızca bir Batılı yayınevinin temsilcisinin hazır bulunduğu fuarda, yine de en çok satan kitaplar İngilizce tıp, mühendislik, dil ve jeoloji kitapları oldu.

* * *

Nazilerin Yaktığı Kitaplar Kütüphanesi

Bundan 73 yıl önce Naziler, Almanya’nın 50’den fazla kentinde, 10 bin dolayında kitabı, “Alman karşıtı” oldukları gerekçesiyle yaktı; yazarların çoğu hapse atıldı, ülkeden kaçmak zorunda bırakıldı ya da öldürüldü.

                Potsdam’da bulunan Moses Mendelssohn Avrupa-Yahudi Araştırmaları Merkezi, bugün bu kitaplardan yapılacak bir seçkiyle, 3000’i aşkın Alman lisesinde bir anıt-kütüphane kurma hazırlığı içinde. Listedeki yazarlar arasında Sigmund Freud, Heinrich Heine, Bertolt Brecht, Kurt Tucholsky, Thomas Mann, Stefan Zweig ve Anna Seghers gibi adlar var; bunların üçte birinden fazlası Yahudi olmasına rağmen yalnızca onda birinin kitapları bu nedenle yasaklanmış. Jack London ve Ernest Hemingway gibi yabancı yazarlar, listenin beşte birini oluşturuyor. Proje maliyetinin 5 milyon Euro olacağı tahmin ediliyor.