cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  14 temmuz 2006

 

şefin salatası:

Herkesin Okuyacağı Kitaplar mı, Sıkı Yazın mı?

Türkiye’de yayıncılık “iş”inin sektörleşme sancıları üstüne çok konuşuluyor, çünkü sorunlar az değil ve mutlaka bir şekilde birbirlerine bağlanıyor. Bütün aktörler –okuyucular, kitapçılar, dağıtımcılar, yayıncılar, yazarlar, kitap dergileri- birbirinden şikayetçi. Bu sorunların ve şikayetlerin temelinde, parasal çarkın bir türlü doğru kurulamaması ve toplam satış hacminin aslında çok düşük olmasının büyük payı var; yani hem pasta küçük, hem de doğru dürüst paylaştırılmıyor. Düşük okur sayısı ve bu okurların yıl içinde satın aldığı kitapların hem miktar, hem de başlık sayısı açısından az olması, kitapçıları da, yayıncıları da ciddi bir açmazla karşı karşıya bırakıyor: herkesin okuyacağı ve ciddi bir satış rakamına ulaşması beklenebilecek kitaplara mı yoğunlaşmalı, yoksa az satacağı belli olan, “müşteri”si az olan “sıkı yazın” ürünlerine emek ve para harcamayı sürdürmeli mi?

                Kitap sektörünün gerçekten endüstrileştiği Amerika’da da aynı açmazın yaşanıyor olması belki bazılarını rahatlatacaktır. Da Vinci Şifresi’nin 18 milyondan fazla sattığı bir ülkeden söz ediyoruz. Buradaki sorun Türkiye’dekinin bir açıdan tam tersi, ama sonuçta aynı kapıya çıkıyor: okur kitlesi çok büyük, ama okuma alışkanlıkları kitlesel, dolayısıyla Türkiye’de kişi başına düşen çoksatar sayısıyla Amerika’daki üç aşağı beş yukarı aynı. Orada da her yıl belli sayıda kitap iyi satıyor ve yayıncısının yüzünü güldürüyor, geri kalanlarsa giderek daha zor koşullarda okuyucu karşısına çıkıyor.

                Kitapçı zincirlerinin hükmettiği bir pazarda, iki hafta içinde ciddi bir satış yakalayamayan kitapların varolmayı sürdürmesi zor. Aynı şey, bu kitapların yazarları için de geçerli: Amerika’da yurtiçi perakende kitap satışlarının yaklaşık %80’ini kaydeden Nielsen Bookscan, yeni kitabı yayımlanan bir yazarın eski kitaplarının ne kadar sattığının raporunu hemen çıkarıyor, dolayısıyla Barnes & Noble, Borders ve Amazon gibi dev kitapçılar, yeni kitaptan nasıl bir performans bekleyebileceklerini kestirebiliyor, yazarın yayınevine “kusura bakmayın” diyebiliyorlar. Üstelik bu, işin iyi kısmı: ilk kitabı çıkan bir yazar Nielsen Bookscan’da hiç görünmediği için, sistem, bilinmeyen birine oynamaktansa tanıdık olana oynamayı tercih ediyor. Okuyucular da bir anlamda bunu yapıyor: bildikleri yazarları, bildikleri yayınevlerini, bildikleri janr’ları izlemeyi sürdürüyor, ender olarak tüketim kalıplarının dışına çıkıyorlar.

                Nielsen Bookscan’e göre 2005 yılında yazın kategorisindeki kitap satışlarının neredeyse yarısı, 20 kitap sayesinde gerçekleşmiş. Geri kalan yaklaşık 23 bin kitapsa diğer %50’yi karşılıyor. Kitapçılar giderek en üstteki 20 kitaba daha çok yükleniyor, daha çok vitrin ve tezgah alanı ayırıyor, diğerleri için yayınevlerinin arka çıkmasını bekliyorlar. Bu kimi zaman doğrudan para karşılığında vitrin ve raf yeri ayırmak olabiliyor, kimi zamansa kitabın baskı adedi, yayınevinin beklentileri ve ciddiyeti konusunda bir gösterge oluyor: Da Vinci Şifresi’nin yayıncısı Doubleday-Broadway’in yayın yönetmeni Bill Thomas, kitapçıları ikna etmek için ilk baskıyı 20,000 adet girmek gerektiğini söylüyor.

                Yazınsal kitaplar söz konusu olduğunda bu rakam, Amerika için bile çok büyük (en azından hard cover’lar için). Bu yüzden yayınevlerinin içinde de büyük gürültüler kopuyor; hangi kitaba yatırım yapılacağı konusunda editörler birbiriyle çekiştiği gibi, pazarlama ve grafik tasarım departmanlarının desteği için de rekabet ediyorlar. Ardından sıra, Amerika’nın en güçlü kadınlarından ikisinin ilgisini çekmeye geliyor: bunlardan biri, tanıttığı yazarların satışlarını milyonlar düzeyine çıkartan televizyon programının sahibi Oprah, diğeriyse 800 mağazayla Amerika’nın kitap pazarının %17’sini kontrol eden Barnes & Noble’ın yazınsal kitap alım müdiresi Sessalee Hensley. Kitap konusunda çok ince bir zevk sahibi olmadığı söylense de Hensley, yayınevlerine kitap kapaklarını bile değiştirtebiliyor.

                Böyle bir ortamda ciddi romanlar ya da öyküler yazan biri olmak, hele ilk kitabını yayımlatan yazar olmak zor; bu yazarların kitaplarını bulmak da zor. Oysa Farrar, Straus & Giroux’nun başkanı Jonathan Galassi’nin de söylediği gibi, “En iyi kitaplar tuhaf, birlikte çalışmaya yatkın olmayan, söz dinlemeyen, keçi kafalı yazarlardan çıkıyor, herkesin istediği gibi değil bildikleri gibi yazıyorlar, kendi kafalarının dikine gidiyorlar ve onlar sayesinde yenilikler oluyor. ‘Sistem’ ancak daha önce yapılmış olanı değerlendirebiliyor. Gerçekten yeni olan birşey başlangıçta hazmedilemiyor.”

                Bu nedenle ciddi yazınsal ürünlerde bile yazarın pazarlanması öne çıkıyor; kitabın ne kadar iyi olduğunu, dili ne kadar güzel kullandığını, nasıl şahane bir kurgusu olduğunu, hem güldürüp hem ağlattığını söylemek yetmiyor, yazarın kimliği, duruşu, görünümü işin içine giriyor. Bu da kimi zaman istenmeyen sonuçlara yol açabiliyor: 19 yaşındaki Harvard öğrencisi Viswanathan’ın romanının yarattığı olaylardan burada söz etmiştim.

                Bütün bu olumsuzluklara karşın yayınevleri kendilerini tümüyle kitlelerin varsayılan zevklerine teslim etmiş değil; bir çoksatar, 10-15 nitelikli yazın yapıtının yayımlanmasını mümkün kılabiliyor. Özellikle küçük yayınevleri için, ayakta durmalarını sağlayacak bir başlık bulmak çok önemli; onun parasıyla yapmak istedikleri yayıncılığı sürdürebiliyorlar. Türkiye’ye dönecek olursak, burada da durum böyle, belki tek bir farkla: gerçek anlamda bir yayın çizgisine sahip, kaliteli yayıncılık yapan yayınevlerinin sayısı giderek azalıyor, ayakta durmanın gittikçe zorlaştığı bir ortamda, bir an önce para kazandıracak kitaplar yayımlamak, iyi kitaplar yayımlamanın önüne geçmekle kalmıyor, yerini alıyor. Bir yıl sonra kimsenin dönüp bakmayacağı kitapların yayın hakkını almak için yayınevleri birbirini yerken, çağdaş yazının dev yazarlarının kitapları kaybolup gidiyor. (New York Times Book Review)

* * *

Hediye Kitapta Son Nokta

Herkesin okuması için ucuz kitap üretmek, çarkı döndrmenin bir yoluysa, çok az insan için çok pahalı kitap üretmek de bir başka yol. İngiltere’de yayınevleri ve kitapçılar, okurların koleksiyonerlik damarına basmanın çok karlı bir iş olduğunu fark etmiş durumda: Waterstones kitapevi zinciri, Kazuo Ishiguro ve Jonathan Safran Foer gibi yazarların bazı kitaplarını çok sınırlı sayıda basıyor ve imzalı olarak yaklaşık 150 YTL’ye satıyor. LRB kitapevi, Julian Barnes’ın kitabı Arthur ve George’u 125 adet bastı, şimdi tanesi 1300 YTL ediyor; Colm Toibin’in bir öyküsüyse Tuskar Rock Press tarafından 300 YTL’ye satılıyor. Fransız yayınevi Fata Morgana, bu yöntemi uzun süredir kullanıyor: 50 adet ürettiği “süper lüks” kitapları çoğu zaman kitapçılarda bile görmek mümkün olmuyor. Alman Taschen yayınevi tarafından yayımlanan ve Muhammed Ali’nin yaşamını konu alan 50x50 cm’lik dev kitabı, 20,000 YTL civarında bir fiyata alabiliyorsunuz.

                Bir yandan “print-on-demand” teknolojisiyle herkes kendi kitabını bastırabilecek duruma gelirken, bir yandan da el yapımı artizanal kitapların yaygınlaşmaya başladığını göreceğiz anlaşılan. Kitap fetişistlerine gün doğdu! (www.bookcriticscircle.blogspot.com)

* * * 

Kitap Dünyasında Yükselen Yıldız: Hong Kong

Hong Kong’daki kitap endüstrisi, Çin’deki potansiyel okurların da katkısıyla hızla büyüyor. Man Investments, Hong Kong’da 2007’den itibaren büyük bir kitap ödülü düzenleyeceğini duyurdu; jüri üyeleri, İngilizce yazılmış ama yayımlanmamış kitapları değerlendirerek, “tüm dünyadaki okurların önüne, yeni Asya yazınının getirilmesi”ni sağlamaya çalışacak. Yine Man’ın desteklediği Hong Kong Yazın Festivali, altı yıl içinde yerel bir etkinlikten tüm dünyanın ilgisini çeken bir organizasyona dönüştü. Penguin yayınevi de Pekin’de bir ofis açarak, yılda 4-6 Çince romanın uluslararası haklarını satın almayı hedefliyor. Pan Macillan’ın ise dört yıldır Hong Kong’da bir ofisi var. Bu ve benzer yayınevleri, 1.3 milyar nüfuslu Çin pazarına girmenin yollarını arıyor; 7 milyon nüfuslu Hong Kong da, serbest ticaret ortamı ve Çin sansürünün kontrolünden uzak olmasıyla, yayıncılar için iyi bir sıçrama taşı görevi görüyor. Hong Kong’lu yayıncılarsa, Londra ve New York’taki gibi bir kitap altyapısı ve kitlesel katılım oluşturma peşinde. (International Herald Tribune)