cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  14 temmuz 2006

 

pano:

Öykülerinizde sürekli bir “1984” havası izlenimliyoruz. Gerçekle düşün karıştığı, hayatın salt bir oyun olduğu, iktidarın teknolojiyi suiistimal ettiği, yazarla okuyanın ayırt edilemediği, karşı koyulamayan bir otoriter sistemin var olduğu öykülerle çıkıyorsunuz okuyucunun karşısına. Öykülerinizin ana kaynağı, insanların özgürlüklerini ellerinden alan ve insanların birbirlerine yabancılaştığı karamsar bir gelecek düşünceniz olabilir mi?

Sorunuzu fırsat bilip öykülerime bu gözle baktım; “Son Günah” ve “Son Timsahın Kuşsal Zembereği” bu tanımlamalarınıza uyuyor gibi geldi bana; zaten bunların ilkinde “1984”e açık bir gönderme de var. Romanları da işin içine katacaksak, “Olgunluk Çağı Üçlemesi” bazı açılardan bu kapsamda değerlendirilebilir belki; otoriter bir yapıdan söz edilemese de ve teknoloji kullanımının suiistimal edildiği tartışmalı olsa da, daha “karanlık” bir gelecek tasarımı olarak görülebilir. Yine de iki açıdan emin olamıyorum bu genellemeden: birincisi, bu genellemeye uymayan parçalar, uyanlardan epey fazla; ikincisi, uyanlar içinde de bireysel ve toplu muhalefet odakları, kişilerin direnç ve kendine aydınlık yaratma potansiyeli, bana karanlığın varlığından daha önemli geliyor. Gelecek konusunda karamsar mıyım? Değilim; temelde değilim. Geçmişle gelecek olarak ayrılmış zamanların, iyimserliğe ya da kötümserliğe konu olacak biçimde karşılaştırılamayacağını düşünüyorum; “1700’lerin başı, 2000’li yılların başından daha mı iyiydi?” sorusunun yanıtını veremezsiniz. İnsan yaşamlarının çeşitliliği buna engeldir. Bu çeşitlilik de bence en totaliter sistemde bile varlığını sürdürebilir.

 

yazı değirmenleri'nin ağustos sayısında yer alan söyleşiden. tamamı burada ve yazı değirmenleri'nde.

 

şefin salatası:

Beyrut’un Kitapları

              İsrail’in Lübnan’a saldırısı tüm hızıyla sürüyor ve ülkenin yalnızca güneydeki sınır bölgesini değil, başkent Beyrut’u da ciddi biçimde tehdit ediyor. Acımasız bir yıkımın yaşandığı ülkede altyapı yerle bir olur,  sivillerin yaşamı hiçe sayılırken, ülkenin kültür yaşamı ve Arapça yayıncılık dünyasındaki yeri de darbe alıyor.

                Arapça yayıncılık, hiçbir zaman büyük bir endüstri haline gelemedi. Arap ülkelerinde okur-yazar oranının ve refah düzeyinin düşüklüğü, okur kitlesinin küçüklüğü, ciddi bir pazarın oluşmasını engelleyen en önemli unsurlar oldu; bunlara devlet sansürü, güçlü yayınevlerinin olmaması ve dağıtım ağının zayıflığı da eklenince, ortaya pek iyimser bir tablo çıkmadı hiçbir zaman.

                Tüm Arap dünyası için geçerli olan bu genel koşullar içinde yine de iki merkezde belirgin bir canlılık göze çarpıyordu: Kahire ve Beyrut. Bu iki başkentten Beyrut, geleneksel olarak Arap dünyasının yayıncılık merkezi olageldi; “Kahire yazar, Beyrut basar, Irak okur,” denirdi hep. Entelektüel merkez olarak Kahire Beyrut’un önünde gittiyse de, Beyrutlu yayıncılar uzun zaman önce bölgesel pazarı hedefleme başladı ve 1950’lerde yayıncılıkta Kahire’yi geçti. Bu dönemde ve sonraki on yılda Arap dünyasının entelektüelleri (özellikle de Filistinliler) Beyrut’a sığındı, Körfez’de petrolden kazanılan dolarlar buraya geldi; Lübnan’ın liberal ekonomik rejimi ve parlamenter yapısı da yayıncılığın gelişmesinde önemli katkıda bulundu. 1960’larda Beyrut, yayıncılık alanındaki liderlik konumunu iyice pekiştirdi.

                İç savaşın sona ermesinin ardından ve Lübnan ekonomisi yeniden ayakları üstüne kalktıktan sonra, yeni rakipler çıkmış olsa da Beyrut’un liderliği yeniden ele geçirmesi bekleniyordu. Magrib ülkeleri (Libya hariç) kitap konusunda dışa bağımlı olmayı sürdürüyor; Fransızca kitaplar Fransa’dan geliyor, Arapça kitaplarsa Ortadoğu’dan. Cezayir, Tunus ve Libya’da devlet daha çok okul kitabı basıyor; Fas’taysa bağımsız küçük yayınevleri biraz daha çeşit sunuyor. Yine de Fas’taki kitapların ancak %10’u burada basılıyor. Lübnan’ın yeni rakipleri arasındaysa 1979’da 35 yayınevine sahipken 2002’de bu sayıyı 558’e çıkaran Ürdün ve 1980’lerin sonundan itibaren özel sektör yayıncılığa önem vermeye başlayan Suriye sayılabilir. Suudi Arabistan’da da yayıncı sayısı 1979’da 50’den, 1997’de 358’e yükseldi. 1970’lerde geniş bir okur kitlesiyle tanınan ve 1978’de bütün Arap ülkeleri içinde en çok başlık yayımlayan Irak’ta bugün bir yayıncılık sektörü yok.

                Mısır’da da, özel sektörün büyümesi kitap üretimine yansıdı. Mohamed Madbouli, Dar Al-Mustaqbal Al-Arabi ve Dar Al-Thaqafa Al-Jadida gibi yayınevlerine, 1990’larda Dar Sharqiyyat gibi avangart yayınevleri eklendi. Mısır’ın en büyük özel yayınevi Dar Al-Shoruq, yatırım bankası EFG-Hermès’yle ortaklığı sayesinde müzik ve mültimedya alanlarına da girerek uluslararası bir profil çizmeye başladı.

                Bu arada Beyrutlu yayıncılar, yeni teknoloji kullanımı sayesinde yeni pazarlara girmeyi de başardı. adabwafan.com, neelwafurat.com ve e-kotob.com gibi internet siteleri sayesinde online satışlar da başlamış durumdaydı. Kahire ve Beyrut’un yanı sıra, özellikle Körfez ülkelerinde bir dizi bağımsız yayınevinin kurulmuş olması, kitap pazarının gelişmesi konusunda umut veriyordu.

Ancak bölgedeki son durum, Beyrut’un saatinin kaç yıl geri alınacağı konusunda endişeli bir bekleyişten fazlasını vaat etmiyor. (weekly.ahram.org.eg. Konuyla ilgili daha geniş bilgiyi Franck Mermier’nin Le Livre et la ville, Beyrouth et l’édition arabe adlı kitabından edinebilirsiniz.)

* * *

Gerçek Hayattan Karakter Almak “Verboten”!

Avustralyalı romancı Peter Carey, son romanı Theft’le (“Hırsızlık”) eski karısı Alison Summers’ın hışmını çekmişti; Avustralya magazinlerini uzunca bir süre meşgul eden tartışmada Summers, romandaki sevimsiz yan karakterlerden birinin kendisine benzetildiğini, bu karakterin “nafaka orospusu” olarak nitelendirilmesinin doğrudan kendisine yapılmış bir hakaret olduğunu, bütün arkadaşları ve tanıdıklarının gözünde imajının zedelendiğini, bunun da duygusal terörizmden başka birşey olmadığını iddia etmiş, Peter Carey’se “Yok öyle birşey,” demekle yetinmişti. Bir süre sonra da insanlar başka şeylerden konuşmaya başlayınca konu kapanmış, Carey’nin romanı, boşanma sonrası yazılan romanlar klasmanında (Evelyn Waugh, Philip Roth, Saul Bellow ve Hanif Kureishi’nin kitaplarının yanında) yerini almıştı.

                Benzer bir mesele Almanya’da patlak verirse işin rengi değişir tabii. Maxim Biller’in romanı Esra yayımlandıktan sonra iki kadın, romanda kendilerinin anlatıldığını iddia ederek mahkemeye başvurdu ve kitabın toplatılmasını istedi. İşin ilginci, mahkeme davacıları haklı buldu ve yayınevini kitabı piyasadan çekmeye mahkum etti. Kadınlar bununla da yetinmedi – aradan üç yıl geçtikten sonra şimdi de 100,000 Euro’luk bir tazminat davası açtılar.

Alman yazarları infialde: bu tazminat yalnız Biller’in değil, yazın’ın da iflası anlamına gelir, bundan sonra kitapları ilk olarak editörler değil avukatlar okuyacak, bu mantıkla Genç Werther’in Acıları ya da Buddenbrooks da yayımlanamazdı, diyorlar. Bunlarla da bitmiyor elbette: “anahtarlı roman”, yani kahramanların gerçek hayattan birilerine benzediği roman türü, kimi zaman yazın tarihi dedikodusu yaptığı için, kimi zaman düpedüz iyi yapıtlar içermesi nedeniyle geniş bir okur kitlesine sahip bütün dünyada. Bu romanların tümünü yasaklamayı düşünmek zor; hele ifade özgürlüğüne değer verilen bir toplumda daha da zor. Belki de Peter Carey’nin eski karısı Alison Summers en doğrusunu yapıyor: bir roman da o yazıyor. Sorulduğundaysa “İntikam romanı yazmıyorum,” diyor. (www.jetzt.de)

* * *

Mike Hammer’ın Yaratıcısı Öldü

Yazın eleştirmenlerinin önemsemediği, ama milyonlarca polisiye okurunun hayran olduğu Mickey Spillaine, 88 yaşında kanserden öldü.

                Spillaine para kazanmak için yazdığını, okurlarının değil müşterilerinin olduğunu, eleştirmenleri umursamadığını, yazar olmak için okunmak gerektiğini, kendi kitaplarının “Amerikan yazınının çikleti” olduğunu sık sık yinelerdi. İlk Mike Hammer romanı I, the Jury’yi (Jüri Benim”) 1947’de yayımlayan Spillaine, kitabı üç haftada yazıp Dutton yayınevine gönderdi, çünkü arazi almak istiyordu ve 1000 dolara ihtiyacı vardı. Saturday Review of Literature ve New York Times’da yerin dibine batırılan kitap büyük bir satış başarısı yakaladı, 12 kitaplık bir dizinin de başlangıcı oldu.

                Spillaine’in romanları şiddet ve ırkçılık öğeleri içeriyordu; gerçek bir sağcıydı, kitaplarındaki kötü adamların önemli bir kısmı komünistti, liberaller de epey dayak yiyordu. Bunda Soğuk Savaş dönemi yazarı olmasının da payı vardı herhalde; dünyayı siyah-beyaz görüyordu. Pearl Harbor saldırısının ertesi günü Amerikan Hava Kuvvetleri’ne yazılan Spilllaine, savaş pilotu oldu, ancak savaş boyunca Florida ve Mississippi’de kalarak eğitim subaylığı yaptı. Savaştan sonra bir dönem de sirkte çalıştı, top mermisi olarak.

                Annesi Presbiteryen, babası Katolik olan Spillaine,  1951’de Yehova Şahidi olmayı seçti, ilk olarak da annesini ve o zamanki karısını döndürdü. 1961’e kadar hiç kitap yazmadı, kapı kapı dolaşıp insanları dine çağırdı. Sonraki kitaplarında şiddet ve sadizm oranı epeyce düştüğü söyleniyor.

                Spilline’in çocuklar için yazdığı ve hiç şiddet içermeyen iki kitabı daha var: The Day the Sea Rolled Back  (“Denizin Geri Çekildiği Gün”) ve The Ship That Never Was (“Olmayan Gemi”). Mike Hammer iki kez televizyon dizisi yapıldı; Spillaine de çeşitli dedektif rollerine ve 100’ün üstünde Miller Lite reklamına çıktı.

                Mickey Spillaine’in 35 yıl boyunca yaşadığı evi, 1989’da Hugo Kasırgası’nın saatte 220 kilometre hızla esen rüzgarlarıyla yıkıldı.  (New York Times, CBS News)