|
|
|
11
ağustos
2006
pano:
Öykülerinizde
sürekli bir “1984” havası
izlenimliyoruz. Gerçekle düşün karıştığı, hayatın salt bir oyun
olduğu, iktidarın teknolojiyi suiistimal ettiği, yazarla
okuyanın ayırt edilemediği, karşı koyulamayan bir otoriter
sistemin var olduğu öykülerle çıkıyorsunuz okuyucunun karşısına.
Öykülerinizin ana kaynağı, insanların özgürlüklerini ellerinden
alan ve insanların birbirlerine yabancılaştığı karamsar bir
gelecek düşünceniz olabilir mi?
Sorunuzu fırsat bilip öykülerime bu gözle baktım; “Son Günah” ve
“Son Timsahın Kuşsal Zembereği” bu tanımlamalarınıza uyuyor gibi
geldi bana; zaten bunların ilkinde “1984”e açık bir gönderme de
var. Romanları da işin içine katacaksak, “Olgunluk Çağı
Üçlemesi” bazı açılardan bu kapsamda değerlendirilebilir belki;
otoriter bir yapıdan söz edilemese de ve teknoloji kullanımının
suiistimal edildiği tartışmalı olsa da, daha “karanlık” bir
gelecek tasarımı olarak görülebilir. Yine de iki açıdan emin
olamıyorum bu genellemeden: birincisi, bu genellemeye uymayan
parçalar, uyanlardan epey fazla; ikincisi, uyanlar içinde de
bireysel ve toplu muhalefet odakları, kişilerin direnç ve
kendine aydınlık yaratma potansiyeli, bana karanlığın
varlığından daha önemli geliyor. Gelecek konusunda karamsar
mıyım? Değilim; temelde değilim. Geçmişle gelecek olarak
ayrılmış zamanların, iyimserliğe ya da kötümserliğe konu olacak
biçimde karşılaştırılamayacağını düşünüyorum; “1700’lerin başı,
2000’li yılların başından daha mı iyiydi?” sorusunun yanıtını
veremezsiniz. İnsan yaşamlarının çeşitliliği buna engeldir. Bu
çeşitlilik de bence en totaliter sistemde bile varlığını
sürdürebilir.
yazı
değirmenleri'nin ağustos sayısında yer alan söyleşiden.
tamamı
burada ve
yazı değirmenleri'nde.
şefin
salatası:
Kitap
Üstünden Reklam
Bir film ya
da bir dizi izliyoruz diyelim, oyunculardan biri birşey içiyor
ya da bir arabaya biniyor ya da bir cep telefonu kullanıyor ya
da bir mağazaya giriyor ya da bir sigara yakıyor. Örnekleri
çoğaltmak mümkün ama gereksiz: izleyici olarak bu ürünlerin
markasını görüyoruz çoğu zaman; dolayısıyla “başka” bir marka
değil de “o” marka olması bizi ister istemez etkiliyor, en
azından dikkatimizi çekiyor. Bunun önemli bir reklam mecrası,
dolayısıyla da finansman kaynağı olabileceği fark edildiğinden
bu yana, irili ufaklı binlerce filmde, “gizlenmiş” reklamlar
izledik ve bu yönteme “product placement” (ürün yerleştirme)
dendiğini öğrendik. Pazarlama guruları bu tekniği o kadar ileri
götürdü ki sonunda ortaya, neredeyse ürün için çevrilmiş filmler
bile çıktı (reklam gibi olacak ama Audi, Isaac Asimov’un ünlü
romanı I, Robot’ın filmi için özel bir otomobil
geliştirdi). Bir dönem devlet televizyonlarında kola şişelerinin
kağıtla sarılması gibi yöntemler de, bedavadan reklam yapıyor
olmama kaygısından kaynaklandı elbette.
Yazın’ın sinemadan bunca etkilendiği bir çağda,
romanlar da her an reklam panosu olarak kullanılmaya
başlayabilirdi. Nitekim o an gelmiş bulunuyor: Amerika’da Eylül
ayında yayımlanacak ve “genç yetişkinler”i hedefleyecek
Cathy’s Book: If Found Call (650) 266-8233 (Cathy’nin
Kitabı: Bulduysanız (650) 266-8233’ü Arayın) adlı romanın ilk
versiyonunda, kitabın kahramanı kız, bir aşamada “öldürücü bir
Clinique #11 ‘Kara Menekşe’ ruj” sürmekten söz ediyor. Ama
kitabın son halinde rujun adı “Lipslicks in ‘Daring’” olarak
değiştirildi. Lipslicks, Cover Girl’ün bir ruj serisi; Procter&Gamble’ın
sahip olduğu Cover Girl, kitabın yayıncısı Perseus Books Group’a
ait Running Press’le alışılmadık bir pazarlama ortaklığına
girişmiş durumda. Anlaşıldığı kadarıyla bu tanıtım için kitabın
yazarlarına ya da yayıncısına bir para vermemişler, ama Procter&Gamble,
genç kızlara yönelik sitesinde kitabın tanıtımını yapmayı kabul
etmiş.
Bundan birkaç yıl önce Fay Weldon’ın, The
Bulgari Connection (Bulgari Bağlantısı) adlı romanında,
İtalyan mücevher şirketi Bulgari’nin adını geniş bir biçimde
kullanması için, yüklü olduğu söylenen bir para aldığı
biliniyor. Ama bu ikisi aynı şey değil tabii: Bulgari, kitabı
Weldon’a sipariş etmişti, Cathy’s Book’taysa yazarlar
kitabı yazdıktan sonra ajansları gidip P&G’nin pazarlama
müdürlerinden biriyle görüşmüş, o da söz konusu internet
sitesinin yöneticisine kitabı anlatmış. Çok heyecanlanmışlar
tabii, para vermeyecek olmaları da ayrıca hoşlarına gitmiş belli
ki. Sonra ruj reklamının yanı sıra bir de Tampax reklamı
sıkıştırmaya kalkışmışlar, yazarlar “o kadar da değil” demiş.
Perseus yöneticilerinin yaptığı açıklamaya göre
kitaba şu ana kadar beş ülkeden talep geldi, ilk baskısı da
planlandığı gibi 30 bin değil, 100 bin yapılacak. Perseus,
kitabın gördüğü ilgide P&G’nin katkısının farkında, ama romanın
çiğ bir reklam projesi olarak algılanmasından da endişe duyuyor.
Cathy’s Book örneğinin geliştirileceğini
düşünmemek için hiçbir neden yok: Dan Brown ya da Stephen King
gibi bir yazarın bir romanında, dikkat çekici bir biçimde
“yerleştirilecek” bir ürün için keselerin ağzı pekala açılabilir
(benzer yazarlar, arka kapak yazısı yazmak, yani bir kitabın
reklamını o kitabın üstünde yapmak için ciddi paralar alıyor
sonuçta).
Yazarlar ve
okurlar için bu gelişmenin ne anlama geleceği üstünde düşünmek
gerek. Ben şahsen izlediğim filmlerde bir markayla
karşılaştığımda, bunun maddi bir anlaşmaya dayandığını otomatik
olarak varsayıyorum; belki reklam filmi izlemenin yarattığı
görsel bir alışkanlıktan ötürü, bu varsayım beni fazla rahatsız
etmiyor. Maddi karşılık (ya da pazarlamaya yönelik destek)
beklemeden bol bol marka adı kullanan, Marcel Proust’tan Bret
Easton Ellis’e pek çok yazar da var, bu romanlarda bir dönemin
alışkanlıklarına ışık tutulduğu için (Proust), ya da tüketim
toplumuna yönelik açık ya da örtük bir eleştiri olduğu için (Ellis)
burada da bir rahatsızlık duyduğumu söyleyemem. Ama işin içine
para girdi mi durum değişiyor: reklam filmini estetize etmek,
onun bir malı satma çabası olan gerçek doğasını değiştirmez, ama
bu estetikle kuşatılmış olduğumuz için filmlerde reklam
yapılmasını sessizlikle karşılıyor olmam, romanlar bağlamında
aynı kayıtsızlığı sergileyeceğim anlamına gelmez. Kitap,
çağımızda en ticari mallardan biri haline gelmiş olsa bile,
Yazın’ın bu ticarilikten uzak kalmış bir yanı herşeye rağmen
var; “büyük satış” isteyen yazar ve yayınevlerine rağmen böyle
bu. Bir okur olarak, bu durumun mümkün olduğu kadar uzun
sürmesini, dolayısıyla da reklam anlaşmalarının etki alanının
kitap kapaklarının arasındaki bölgeye girmemesini istiyorum.
Yazarlar açısından bakıldığındaysa, böyle bir
“iş anlaşması”, “fikir ve vicdan hürriyeti” konusunda tatsız
uzlaşmalara neden olur gibi geliyor bana. Parası ödenmiş sözler
eden bir yazar, artık yazarkasa haline gelmiş olmaz mı? Yoksa
tümden demode bir “hassasiyet” mi bu? (New York Times)
|