|
|
|
18
ağustos
2006
şefin salatası:
Sivil
Toplum, Kurguya Karşı
Kapıcıların,
hemşirelerin, şoförlerin ve daha nice grupların, filmlerde,
dizilerde ve hatta okumadıkları romanlarda yer alan karakterler
nedeniyle sansür isteme hakkını kendinde bulan bir ülkede
yaşayan insanlar olarak, kurguyla gerçeğin birbirine
karıştırılmasına alışığız. Bir roman kahramanı, Rum kadınlarını
Türk kadınlarından daha güzel bulursa “kadınlarımız”ın galeyana
gelmesine alışığız. Bir yazar, bir roman karakterine “biz
Ermeniler çok acı çektik” dedirtirse birilerinin o yazarı
mahkemeye vermesine, mahkemenin de ciddi ciddi bu davaya
bakmasına, el-hak alışığız. Ve anlaşılan, İngilizler de zaman
içinde bu tür şeylere alışacak.
Monica
Ali’nin adı, 2003 yılında yayımlanan ve İngiltere’nin en ünlü
ödüllerinden ikisine, hem Booker’a, hem de National Book Critics’
Circle ödüllerine aday olan romanı Brick Lane’le
(Türkiye’de de İnkılap tarafından 2004 yılında aynı adla
yayımlandı) duyuldu. Brick Lane, doğu Londra’nın en kozmopolit
bölgelerinden birinde yer alıyor: Fransız Protestanlar,
Yahudiler ve Müslümanların yaşamış olduğu, bugünse ağırlıklı
olarak Bangladeşlilerin bulunduğu bir yer burası (eski bir
kilise önce sinagoga, sonra da camiye dönüştürülmüş); ipek ve
baharat dükkanlarıyla Bangladeşlilerin işlettiği “Hint
lokantaları” sayesinde turistlerin yoğun ilgisini çekiyor.
Bengal
kökenli Monica Ali, bu bölgedeki göçmenlerin yaşamını anlattığı
romanıyla üç yıl önce epey tartışma yaratmıştı. Romanın
kahramanı Nazneen, tanımadan evlendiği yaşlı kocasıyla
Bangladeş’teki köyünden ayrılıp Londra’ya yerleşiyor ve hiç
İngilizce bilmemesine rağmen zorluklarla başa çıkmayı, kendine
bir iş kurmayı, hatta aşık olmayı başarıyordu. Londra’da yaşayan
Bangladeşliler romandan hiç hoşlanmadı; küçük gösterildiklerini,
kendilerine hakaret, gelenekleriyle de alay edildiğini, zaten
Monica Ali’nin de ancak yarı yarıya Bangladeşli olduğunu, kendi
cemaatleriyle hiç yaşamadığını ve bir “beyaz”la evlendiğini
söyleyerek kitabı yakmaya kalktılar. İkinci bir Zadie Smith
bekleyenler, karşılarında yeni bir Şeytan Ayetleri
buluverdi.
Tartışma
bugünlerde yeniden alevlendi, çünkü Ruby Films kitabın filmini
çekmeye başladı ve çekimlerin bir bölümünü bizzat Brick Lane’de
gerçekleştirmek istedi. Küçük ama çığırtkan bir grup Brick Lane
sakiniyse, sükunetlerini terk edip sokaklara ve medyaya döküldü;
film ekibini mahallelerine sokmama kararı aldılar ve bunda
başarılı da oldular; şimdiyse filmin kalan sahnelerini başka bir
yerde çekecek olan Ruby Films’in bu girişimini de engellemeye,
filmin tamamlanmamasını sağlamaya çalışıyorlar.
Olaylar
bununla bitmedi: 20. yüzyılın en ünlü feministlerinden Germaine
Greer, Monica Ali’ye sataşan ve Brick Lane’lilerin, filmcileri
içeri sokmama konusunda ahlaki hakları olduğunu ileri süren bir
yazı yayımladı. Greer’e göre Monica Ali, Bangladeşli insanları
konu alan bir roman yazamazdı, çünkü ne tam Bangladeşliydi
(dolayısıyla o insanları tanımıyordu) ne de tam İngilizdi
(dolayısıyla demokrasi, hoşgörü, ifade özgürlüğü gibi kavramlar
onun için geçerli değildi). Greer, aynı mantıkla, “beyaz”
İngilizlerin gocunmasının düşünülmeyeceği bir durumda
Bangladeşli İngilizlerin gocunmasını son derece doğal sayıyor,
bu çifte standardı tümüyle görmezden geliyordu. Salman
Rushdie’nin sahneye çıkması da bu noktada oldu.
Greer’in
yazısının Guardian’da yayımlanmasının ardından sert bir
okur mektubu yazan Salman Rushdie, “kaba, bağnaz ve zarafet
yoksunu” olarak nitelediği Greer’in bunu hep yaptığını,
Şeytan Ayetleri nedeniyle Rushdie’ye karşı fetva
çıkarıldığında “Bu o megaloman esmer İngilizin kendi sorunu”
diyerek destek imzası vermeyi reddettiğini hatırlattı.
Kutuplaşma
artarak sürerken, bir grup Brick Lane’li, Monica Ali’yle,
romanıyla ya da filmle hiçbir sorunları olmadığını, kitabı
yakmaya ve filmi engellemeye çalışan grubun kendilerini temsil
etmediğini söyleyen bir bildiri yayınladı.
Bence de
burada temsil konusunda çeşitli ciddi yanlış anlamalar var:
romanla “gerçek hayat” arasında; birkaç roman karakteriyle bütün
bir cemaat arasında; cemaatin içinden bir grupla cemaat arasında
bir temsil ilişkisi olduğunu varsayamazsınız, kanıtlamanız
gerekir. Bir yerde yaşayan insanlar hakkında yalnızca orada
yaşayan insanların söz sahibi olabileceğini savunmanın iler
tutar tarafı da yok. Ayrıca bir kitapta ya da filmde bir grup
insanın ele alınış biçimini eleştirmek, buna karşı çıkmak başka
şey, bu kitabı ya da filmi (ya da yaratıcılarını) ortadan
kaldırmaya çalışmak başka. Bu anlamda Brick Lane olayı,
genelde matah bir şey sayılan “sivil toplum”un etkisinin
nerelere uzanmaması gerektiğine iyi bir örnek oluşturuyor gibi.
Bunları
söyledikten sonra, bir “ama” koymak gerekiyor yine de: ifade ve
yaratım özgürlüğüne (gerçek kişilere hakaret etmek ve ırkçılık
yapmak hariç) amin dedikten sonra, İngiltere’de ilk kitabını
yazan “etnik” bir yazarın ilginç, özgün ve sahici sayılması
için, hatta kitabının yayımlanması için etnik kökenini öne
çıkarması gerektiğini ileri süren ve buna isyan eden yazarlar da
olduğunu anımsayalım. Bu da sonuç olarak Germaine Greer’in çifte
standardının bir başka türlüsü: Bangladeşliler Monica Ali’yi
yeterince Bangladeşli saymadığı için kendileri hakkında
yazamayacaklarını düşünüyor; Bangladeşli olmayan İngiliz
okurlarsa Monica Ali’yi ancak Bangladeş kökenli olduğu ve bu
kökeniyle ilgili şeyler yazdığı ölçüde yazardan sayıyor.
Fransa’da geçen bir bilimkurgu romanıyla ortaya çıksaydı, Monica
Ali adını duyma olasılığımız ne olurdu? Peki, bunu hesaba katıp,
etnik kökenini biraz süsleyerek ilk romanına malzeme yapan
yazarı nasıl değerlendirmek gerekir – sahici, gerçekçi, kurnaz?
* * *
MTV
Çağında Kitap Olmak
Kitaplar için
kapak tasarımı yapıldığı günden belliydi: kitap klipleri, gün
gelecek, gelecekti. Nitekim o gün de gelmiş bulunuyor. Kitap
tanıtım filmleri artık internette gösteriliyor ve HarperCollins
yayınevinin Kanada şubesinin internet pazarlama sorumlusu Steve
Osgoode’a göre çok yakında iyice yaygınlaşacaklar. Bu yılın
adından en çok söz edilen romanlarından biri olan Londonstani
(Gautam Malkani) için HarperCollins’in hazırladığı filmde,
kitaptaki karakterler ve olaylar gösterilmiyor; batı Londra
görüntüleri veriliyor, fonda da davul-bas müziği var. Osgoode,
tanıtım filminden sonra, aldıkları kitap siparişlerinin ciddi
ölçüde arttığını söylüyor.
Yazarların bu konudaki görüşleri muhtelif.
Patrick Neate’e göre sinema salonunda seyredilebilse böyle bir
tanıtım filminin etkisi olabilir, ama internette olmuyor. “Her
zamanki gibi kitap endüstrisi gelişmeleri on yıl geriden
izliyor,” diyor Neate, “Belli ki birileri çıkıp, ‘interneti
kullanarak yapabileceğimiz birşeyler olmalı,’ demiş ve ortaya bu
çıkmış.” Böyle bir filme harcanacak paranın çok daha iyi
yerlerde (örneğin kitapçılarda vitrin yeri kiralama)
kullanılabileceğini düşünen Neate’in aksine, Ian McEwan oldukça
olumlu bakıyor kitap kliplerine: “Birisi kitaplarımdan biri için
akıllı, dürüst ve zekice bir klip yapsa hiçbir itirazım olmaz.”
(The Guardian)
* * *
İnternette
Kitabın Sesi Var
Sesli kitap
yeni bir buluş değil; Türkiye’de örnekleri sınırlı olsa da (en
bilineni Harry Potter sanırım) Amerika ve Avrupa’da kitap
kasetleri ve CD’leri çok yaygın, Amazon.com gibi sitelerde de
gayet iyi satılıyorlar. Sesli kitapların ortak özelliği, yazılı
bir kitaba dayanıyor olmaları; oysa Brian Luff’ın yeni romanı
Sex on Legs (Ayaklı Seks) yazılı geleneği atlayıp doğrudan
sözlü geleneğe eklemlenen bir kitap. Başka bir deyişle, bu
romanın yazılı hali yok, yalnızca sesli hali var. İnternetten
birkaç dakikada indirilen ve yaklaşık altı saatte dinlenen, 75
bin sözcüklük bir bilimkurgu/mizah/gerilim romanı Sex on Legs,
iPod kullanıcıları için biçilmiş kaftan; ama yazarın (“sözer”in?)
böyle bir numaraya neden gerek duyduğu pek belli değil. (www.audible.co.uk)
İşin ilginci, iPod artık bildiğimiz anlamda
okumak için de kullanılabiliyor. Amerika’da yayımlanan müzik
dergisi Fader, yaz sayının tamamını iTunes’dan
indirilebilir halde sunuyor; PDF formatındaki yazıların yanı
sıra, dergide tanıtılan müziklerden oluşan, 47 dakikalık bir
seçme de indirilebiliyor. Dergi bu ücretsiz “download” olanağı
sayesinde hem okur kitlesini genişletmeyi, hem de okurlarına,
ele aldıkları zor bulunur müzikleri dinleme olanağı sunmayı
hedefliyor. (www.thefader.com).
|