|
|
|
25
ağustos
2006
şefin salatası:
Bir Defter Efsanesi
Çoğumuzun elinden, çocukluğumuzdan beri sayısız defter ve kalem
geçmiştir kuşkusuz; yazmak, çizmek, günlük ya da gezi notları
tutmak gibi uğraşları, yaşamının önemli bir parçası olarak
sürdürenlerimizin çoğu için de “hangi defter?” ve “hangi kalem?”
sorusu bir aşamada gündeme gelmiştir sanırım. Kalem meselesini
ben görece erken çözmüştüm: kağıdın üstünde fazla kaydığı için
dolmakalem, yeterince “akışkan” olmadığı için tükenmez kalem
seçeneklerini eledikten sonra, bir tür keçeli kalemde karar
kıldım. Stabilo’nun 0.4 uçlu kalemleri, elimin hızına ve hareket
biçimine çok iyi uyuyordu; bir süre kahve, yeşil ve gri arasında
bocaladıysam da sonunda kahverengini benimsedim, yıllardır da
stoklar ve kullanırım, başka kalemle yazdığımda başkasının
yastığına yatmış gibi olurum.
Ancak defter konusunu çözmem daha uzun sürdü.
“Güzel” pek çok defterim oldu, kimisini gittiğim çeşitli
ülkelerden aldım, kimisi hediye edildi; bunlardan bazısını
kullandım, bazısını kıyamayıp biriktirdim, ama düzenli olarak
kullanabileceğim, içinde rahat edeceğim bir defter serisine bir
türlü denk gelemedim. Sonra bir gün Esra Özdoğan’ın, ardından da
Burak Şuşut’un elinde “Moleskine” dedikleri defterler gördüm.
İkisinin de kullandığı Moleskine’ler farklıydı, ama ortak
özellikleri çok sade ve şık durmaları, siyah kapaklarının
arasında krem rengi sayfalar barındırmalarıydı. İlk görüşte aşık
olduysam da, bunu anlamam biraz zaman aldı: ilk Moleskine’min
hediye edildiği dönemde başka bir defter markası olan (ve
Fransız okullarında okuyanların tuhaf bir bağlılık gösterdiği)
Clairefontaine’lerden de edinmiştim, bir süre ikisini birlikte
kullandım. Ama Clairefontaine’ler, sevimsiz kapakları ve bana
hiç gelmeyen iç çizgileriyle, Moleskine’nin eline su
dökemiyordu. Seçimimi yaptım ve bir daha değiştirmedim.
Moleskine’nin yarısı efsane, yarısı gerçek,
ciddi bir geçmişi var aslında. Eskiden uluslararası avangard
tayfasının uğrak yeri olan Paris kırtasiyecilerine mal veren
Fransız ciltçilerinin ürettiği Moleskine’lerin, pek çok yazar
ve ressam tarafından kullandığı söyleniyor. Bunların arasında
Vincent van Gogh, Pablo Picasso, Henri Matisse, Ernest
Hemingway, Jean-Paul Sartre, Stéphane Mallarmé ve André Breton
gibi devler de var. Picasso’nun defter koleksiyonundan 53 no’lu
defter, Paris’teki Picasso Müzesi’nde sergileniyor. Oscar Wilde,
yanında defteri olmaksızın yolculuğa çıkmadığını, çünkü
“okuyacak sansasyonel birşeylerin olması gerektiğini” söylermiş;
Hemingway’se hep gittiği kafenin en sevdiği köşesinde oturur,
café-crème ısmarlayıp defterine saatlerce yazarmış.
Ünlü gezi yazarı Bruce Chatwin’in Moleskine
bağımlılığıysa kesin olarak kayıtlara geçmiş durumda: Paris’te,
Rue de l’Ancienne Comédie’den aldığı bu defterlerin bir gün
artık üretilmediğini duyan Chatwin, 100 defter birden alıp
stoklamış, ama gün gelmiş, bunlar da bitmiş elbette. Chatwin her
defterin içine en az iki adres yazarmış, kaybederse geri
getirene ne kadar ödül vereceğini de aynı sayfaya eklermiş.
“Pasaportumu kaybetmeyi hiç dert etmezdim,” diyor Chatwin, ama
“defter kaybetmek bir felaket olurdu.”
Son
Moleskine üreticisi olan Tours’lu bir aile işletmesi de, 1986’da
patron ölünce kepenklerini indirmek zorunda kalmış. Ne var ki
1998 yılında, Modo & Modo adlı Milanolu küçük bir basımevinin
ortaklarından Mario Beruzzi, Moleskine’yi yeniden hayata
döndürmüş ve gelişen bir ürün gamı içinde bu defterleri kısa
sürede kült statüsüne yükseltmeyi başarmış.
Bu
başarının ardında “müşteri memnuniyeti” olduğu rahatlıkla
söylenebilir. Son dönemin en popüler internet sitelerinden
flickr.com’da, 5000’i aşkın Moleskine kullanıcısının
defterlerinden sayfalar görebilirsiniz. Gerçek bir Moleskine
tutkunu olan Armand Frasco’nun internet sitesi moleskinerie.com,
defterlerin tanıtımında o kadar etkili olmuş ki, Beruzzi’nin
ortağı Francesco Francheschi bu gönüllü pazarlama
çalışmalarından dolayı Frasco’yu kutlamış, ancak işi ticarete
dökmeyi ikisi de istememiş.
Geçtiğimiz yıl tüm dünyada 4.5 milyon Moleskine
satıldı; 13 kişinin çalıştığı şirketin yıllık cirosu 12.7 milyon
Euro’ydu, karıysa 2 milyon Euro’yu geçti. 69 yaşındaki Beruzzi,
bu yılın ilk aylarında yaptığı bir açıklamada, şirketin
işlerinin çok büyüdüğünü ve artık başa çıkamadıklarını, bu
nedenle de satacaklarını söylemişti; nitekim geçtiğimiz günlerde
Fransız yatırım fonu Société Générale, Modo & Modo’yu 60 milyon
Euro’ya satın aldığını açıkladı. Bu satış sonrasında defterlerin
kalitesinin düşeceğinden endişelenen bir kitle olduğu
anlaşılıyor; ancak Modo & Modo yeni bir Moleskine serisine
başlayacaklarını duyurdu bile: kendi gezi rehberinizi
yazabilmeniz için “City Notebooks”: herbiri bir dünya başkentini
ele alan bu defterler 9x14 cm boyutlarında ve 228 sayfa
kalınlığında, şehrin genel haritasının yanısıra bölge bölge
küçük haritalar ve bir de sokak adları dizini içeriyor.
Sevdiğiniz lokantalar, barlar, şarapevleri, oteller, insanlar,
yerler, kitaplar, sinemalar ve müzik için de defterlerde yer
ayrılmış durumda. Ekim ayında Amsterdam, Barcelona, Berlin,
Dublin, Londra, Madrid, Milan, Paris, Prag, Roma, Viyana ve
Lizbon yayımlanacak; 2007 İlkbaharındaysa bunları Boston,
Chicago, Los Angeles, Miami, Montreal, New York, San Francisco
ve Washington izleyecek. 2008’de sıranın Asya şehirlerine
geleceği anlaşılıyor.
* * *
Beyrut’un
Enkaz Altındaki Kitapları
Lübnan’ın yayıncılık sektörünün, son savaştan dolayı yiyeceği
darbe hakkında yazmıştım (28 Temmuz); Londra merkezli Lübnanlı
yayınevi Saqi’nin deposunun İsrail bombardımanı sonucunda yerle
bir olması, bu darbenin son derece somut bir örneği oldu. Saqi,
bölgesel politikayla ilgili çeşitli başlıkların yanı sıra
(“Hizbullah”, “İsrail’in Ayetullahları”, “Rafiq Hariri” ve
“Lübnan’ın Kaderi”) yazınsal yapıtlar, şiir, sanat, felsefe ve
yemek kitapları da yayımlıyor, Ortadoğulu yazarların yanında
Balkan, Fransız, Amerikalı ve İngiliz yazarlara da yer veriyor.
Ancak Beyrut deposunun bombalanmasının ardından Saqi, Paris ve
Londra’da beklenen kitaplarını basacak yeni bir yer bulmak
zorunda kaldı. Saqi’nin Beyrut merkezli kardeş kuruluşu Dar al-Saqi’de
çalışanların çoğu Lübnan’da kalmayı seçti; güneyde yaşayanlar
kuzeydekilerin yanına taşındı. Şimdiyse yayınevinin birçok
elemanı kurtarma çalışmalarına katılıyor. Saqi’nin yabancı
yazarlarından Brian Whitaker, Jean Said Makdisi ve Alexandre
Najjar da bu çalışmalara destek vermek için Beyrut’a
gelenlerden.
Lübnan’daki iç savaş, Saqi Yayınları’nın ortaya
çıkışında da önemli bir etmen olmuştu. 1979’ta Beyrut’u terk
edip Londra’ya gelen André Gaspard ve Mai Ghoussoub, burada Al-Saqi
Kitapevi’ni açtı, 1984’teyse yayıncılığa başladılar. Aynı yıl
Beyrut’ta kurulan Dar al-Saqi’nin amacı, en önemli Batı
metinlerini Arapçada yayımlamak ve Arap yazarlara kucak açmaktı.
Bu iki yönlü çalışma, Saqi’nin hem Avrupa’da, hem de Ortadoğu’da
en önemli kültür odaklarından birisi olmasını sağladı. (Kamila
Shamsie’nin 19 Ağustos 2006 tarihli Guardian yazısından)
* * *
Grass’a Arka Çıkanlar
Günter Grass’ın yeni özyaşamöyküsü Beim Häuten der Zwiebel
(“Soğanın Zarları”) çıkar çıkmaz (hatta çıkmadan) 150 bin
baskıyı tüketti, kitapçılarda ve amazon.de sitesinde en çok
satan kitaplar listesine yerleşti. Bu başarının ardında,
Grass’ın 17 yaşındayken SS’lere kısa bir süre için katılmış
olduğu haberinin, basına “uçurulması”nın büyük payı olduğu açık:
Almanya’nın savaş ve Nazizm konusundaki ulusal vicdanı konumuna
yükselmiş bir yazarın, Nazi geçmişini açıklamak için 60 yıl
beklemesi, tüm dünyada geniş yankı buldu. Bu durumu
yadırgayanların arasında, Grass’ın Nobel de dahil kazandığı
bütün ödülleri geri vermesini isteyen, ondan artık ikinci el
araba bile almayacağını söyleyen yazarlar ve “Gdansk’lıların
fahri hemşerisi” sıfatını geri vermesini isteyen eski Dayanışma
lideri Lech Walessa da var. Amerikalı romancı John Irving ve
İngiliz yazar John Berger ise Grass’a destek verenlerden. Irving,
Grass’ın bir yazar ve bir Alman vatandaşı olarak büyük cesaret
gösterdiğini ve kendisi için daima bir kahraman olarak
kalacağını söylerken, Berger koparılan gürültüyü anlamsız
bulduğunu, Grass’ın 17 yaşındaki hareketini tam anlamıyla ve
kendini kayırmadan ancak şimdi anlatabileceğini, Grass’ın tüm
yaşamının ve yapıtlarının da bu acı deneyime, hiç gözünü
kaçırmadan bakmak üstüne kurulu olduğunu yazıyor.
|