|
|
|
22
eylül
2006
şefin salatası:
Kütüphane Üstünden
Siyaset
Kütüphanelerin en çekici yanlarından biri, aramadığınızı
bulabilmeniz, beklenmedik şeylerle karşılaşabilmeniz bence.
Kişisel kütüphanelerden kurumsal kütüphanelere dek, iki kitabın
arasına sıkışmış incecik bir üçüncü kitabın var olması
olasılığı, bu olasılığın “herşeyi” değiştirme potansiyeli,
kütüphane kavramının yaşatılması için yeterli geliyor bana. Bir
gün lazım olur diyerek elden çıkarılamayan onca kitap,
atılamayan onca fotokopi ve dosya, hep bu olasılık belasına
duruyor raflarda, dolaplarda. Dünyanın büyük kütüphanelerinde
zaman zaman, Serendip prenslerine yaraşır keşiflerde
bulunulduğunu duyduğumda heyecanlanıyorum hala; gizli Kütüphane
Kardeşliği’nin eylemleri hanesine yazıyorum bu haberleri.
Eski kütüphanelerde bu tür keşifler
yapma olasılığı elbette çok daha yüksek. Vatikan Kütüphanesi’ni
ele alalım: Roma Kilisesi dördüncü yüzyıldan beri bir kütüphane
ve arşive sahip; sekizinci yüzyıldan beri bir kütüphaneci
kardinali var. 13. yüzyılda bu ilk papalık kütüphaneleri ve
arşivleri, bilinmeyen bir nedenle ortadan kayboldu; o dönemde
Papa 3. Boniface’ın himayesinde oluşturulan yeni koleksiyon da,
politik koşullardan dolayı önce Perugia’ya, sonra Assisi’ye, en
sonunda da Avignon’a aktarıldı ve Papa’nın ölümüyle ciddi
kayıplara uğradı. Üçüncü kütüphane Papa 22. John tarafından
başlatıldı, 17. yüzyılda Borghese ailesinin koleksiyonuna
katıldı ve 1891’de Vatikan’a iade edildi. 1855’te Cicognara
koleksiyonuyla zenginleşen kütüphaneye 1902’de Barberini ve
Borgiani koleksiyonlarından yazmalar ve basılı kitaplar katıldı;
Rosiani (1921), Chigi (1923), Ferrojoli (1926), St. Peter Arşivi
(1940) ve Patetta (1945) koleksiyonları eklendi. 13. Leo
döneminde kütüphanenin modernizasyonu başlatıldı, okuma salonu
açıldı, kataloglama yöntemleri belirlendi ve yazmaların
katalogları basıldı, bir de restorasyon laboratuarı kuruldu.
Vatikan Kütüphanesi’ndeki basılı kitapların kataloglanması işi
Birinci Dünya Savaşı ertesinde bir standarda oturtuldu. Daha
yakın dönemdeyse, yazmalar için büyük bir yeraltı deposu inşa
edildi.
Vatikan’ın gizli arşivleriyse 1610’da 5.
Paul zamanında oluşturuldu, ama daha havariler döneminden kalan
yazmalar, papalar tarafından dikkatle korunmuştu, ancak 11.
yüzyıla dek papaların kullandığı papirüs çok kolay zedelendiği
için, 3. Innocent öncesinden kalma arşiv malzemesinin neredeyse
tamamı yok oldu. 15. yüzyılda Papa 5. Paul, resmi belgelerin ve
yazışmaların saklanması için yeni bir arşiv oluşturdu; üç bin
parçanın bulunduğu bu arşive, Gizli Vatikan Arşivi adı verildi.
17. yüzyılda Avignon ve Trent’ten gelen
belgelerle zenginleşen arşiv, 18. yüzyılda ilk kez tasnif
edildi; Giuseppe Garampi, kendi adını taşıyan kartotek sistemini
kurdu ve arşivin gelişmesine katkıda bulundu.
1810’da Napoleon, Vatikan arşivlerinin
Paris’e getirtilmesini emretti, ancak 1815-17 arasında belgeler
yeniden Vatikan’a götürüldü; bu git-gel sırasında pek çok belge
kayboldu. 1881’de 13. Leo, arşivleri araştırmacıların
kullanımına açtı ve böylece dünyanın en önemli tarihsel
araştırma merkezlerinden biri ortaya çıkmış oldu.
Bugün bin yılı aşkın bir dönemden kalma,
iki milyondan fazla belge barındıran Gizli Vatikan Arşivleri’nin
bazı bölümleri, o zamandan beri belirli dönemlerde “açılıyor”,
yani gizliliği kaldırılıyor ve tarihçilerin, araştırmacıların
akınına uğruyor. Geçtiğimiz hafta içinde Vatikan, Papa 11.
Pius’un dönemine, yani 1922-1939 arasına ait bölümü açtı. 20.
yüzyıl tarihi açısından çok önemli bir dönem bu elbette: hem
İkinci Dünya Savaşı öncesini, hem dört diktatörün (Mussolini,
Hitler, Stalin ve Franco) yükselişini, hem de Nazilerin tüm
Avrupa’ya meydan okumasını kapsıyor.
Asıl tartışma yaratacak olan da
Vatikan’ın Nazilerle ve Yahudi Soykırımı’yla ilişkisi: o dönemde
Vatikan’ın Berlin büyükelçisi olan, daha sonra papa olacak 12.
Pius’un Vatikan’la yaptığı yazışmalar özel bir dikkatle
incelenecek. Hitler 1938’de Mussolini’nin daveti üzerine Roma’yı
ziyaret ettiğinde 11. Pius kendisiyle görüşmeyi reddetmiş,
Vatikan müzelerini kapattırmış ve Hitler gidene kadar kendini
Castel Gandolfo’daki malikanesine kapatmıştı. Halefinin
Nazilerle ilişkisiyse çok daha belirsizdi. 11. Pius
Berlin’deyken, 1933 yılında Nazi yönetimiyle bir dokunmazlık
anlaşması imzalamış, Soykırım’a yönelik tüm kanıtları görmezden
gelmiş, ölümüne dek de Hitler’e doğumgünü kartı atmayı
sürdürmüştü. Kimi iddialara göre, Nazilerin Amerika’ya
kaçmasında da önemli rol üstlenmişti. Öte yandan Hitler’in
orduları Roma’ya girdiğinde yüzlerce Yahudiyi Vatikan’da
gizlediği de doğruydu.
Vatikan, o zamandan beri Yahudi
Soykırımı konusunda suçsuz olduğunu, hiçbir şey bilmediğini,
tarafsızlığını korumak için özellikle uluslararası siyasete
karışmadığını savunageldi. Bağımsız araştırmacılar, bunun pek
doğru olmadığını gösteren bulgulara ulaştıysa da, son sözü, Papa
16. Benedict’in şiddet ve din konusunda ahkam kestiği ve bir
siyasi parti liderinin başka partilere sataşmasına benzer
şekilde, iğneyi kendinde denemeden çuvaldızı başkasına sapladığı
bu günlerde açılan Vatikan arşivleri söyleyecek. Burada ilginç
olan bir nokta daha var elbette: bu arşivlerin “ayıklanma”
olasılığı, kimseyi ciddi olarak endişelendirmiyor; bu da
Vatikan’ın artılar hanesine yazılmalı. Ne mutlu arşivi olana ve
arşivini ayıklamadan açabilene. (www.va, BBC)
* * *
Murakami Japon Milliyetçilerine Karşı
Ünlü
Japon romancı Haruki Murakami, ülkesinde yükselmekte olan
milliyetçilik akımından endişe duyduğunu ve bir sonraki
romanında bu konuyu işleyeceğini açıkladı. Hong Kong’da
İngilizce yayımlanan South China Morning Post’ta çıkan
söyleşisinde Murakami, “Ülkem için endişeleniyorum ve bir
romancı olarak birşeyler yapmak zorunda olduğumu hissediyorum,”
dedi.
Murakami’yi özellikle rahatsız eden
kişi, Tokyo’nun sağcı valisi Shintaro İshihara. 2003 yılında
valilik, liselerde bayrak törenlerinde öğretmenlerin bayrağı
göndere çekip indirmesi ve milli marş söylenirken hazırolda
durması yönünde bir talimat yayımlamış, bunun sonucunda 300’den
fazla öğretmen ceza almış, işten el çektirilmiş ya da “yeniden
eğitim seminerleri”ne sokulmuştu. İshihara’nın ayrıca “şahin”
bir yanının olduğu ve Çinlilerden haz etmediği biliniyor.
Murakami bundan önce de Japon toplumunun
kendi tarihini yeniden yazdığını, Nanking katliamını ve İkinci
Dünya Savaşı sırasında Çinli ve Koreli kadınlara yapılanları yok
saymaya çalıştığını söylemiş, “Geçmişe saplanıp kalmamız
gerekmez, ama hatırlamamız gerekir,” demişti.
Kinik bir yaklaşım sergileyenler,
Murakami’nin Çin’de çok sevilen bir yazar olduğunu, kitaplarının
3 milyon sattığını anımsatıyor ve bir Japon yazarın Nobel
edebiyat ödülü almasının artık zamanının geldiğini söylüyorlar.
Aynı çevreler, yeni romanın adının “Fuji’de Kar” olabileceğini
belirtiyor. (Guardian)
* * *
“Şer
Ekseni”nde Ne Yazılıyor?
George Bush’un tarihteki yeri sağlam. Literatüre kattığı “şer
ekseni” terimi bile, adının en az Samuel Huntington (o da
“uygarlıklar çatışması”nın mucidi sayılıyor ya) kadar anılmasını
sağlayacaktır. Bu eksene dahil ülkelerde insanlar ne yer, ne
içer diye düşünmüşlüğünüz var mıdır bilmem, ama ne okuyup
yazdıklarını soruyorsanız buyurun: Words Without Borders
adlı internet dergisi, Eylül sayısında İran, Irak, Suriye,
Sudan, Kuzey Kore, Libya ve Küba’dan öykülere ve şiirlere yer
vermekle kalmıyor, bu derlemeyi kitap olarak da New Press
üzerinden okurlara sunuyor. Site de, kitap da ne yazık ki
İngilizce; ama komşuda pişen bize düşmüyorsa, bunun suçu bizden
başka kimsenin olamaz herhalde. (www.wordswithoutborders.com)
|