cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  6 ekim 2006

 

şefin salatası:

 

Hangi Dilde Yazmalı?

 

“Uygar dünya” olarak tanımladığınız coğrafyada hakim bir kültür ve bir dilin olduğunu, yapıtlarıyla (öldükten sonra bile olsa) bu kültürün kalıcı bir parçası haline gelmek isteyen bir yazar olduğunuzu, ancak bu hakim kültürün merkezinde değil de kenarında, taşrasında yaşadığınızı, ana dilinizin de hakim olan dil değil, sizin dar coğrafyanızda yaşayanların konuştuğu, o coğrafyanın dışında pek de esamisi okunmayan bir dil olduğunu düşünün: hangi dilde yazardınız?

                14. yüzyılda yaşayan Francesco Petrarca (tıpkı pek çok çağdaşı gibi) bu soruyu kendisine sürekli soruyordu. İşin kötüsü, Petrarca zaten ünlü bir şairdi: İtalyanca yazdığı Canzoniere (Şarkılar) hemen her eğitimli İtalyanın gayet iyi bildiği aşk şiirleriydi. Ancak Petrarca, gerçek kalıcılığı bu şiirlerle kazanabileceğini hiç düşünmüyordu; nitekim Canzoniere’ye koyduğu alt başlık Rerum vulgarium fragmenta’ydı (Kaba Dilde Parçalar). Petrarca, ancak Latince yazarsa öldükten sonra da adının anılmasını sağlayabileceğini düşünüyordu.

                Böyle düşünmesi için geçerli nedenleri vardı: ana dili, yalnızca Toskana’da kullanılan, elli yıllık yazılı geçmişe sahip bir İtalyanca lehçesiydi, standart bir dilbilgisi ve yazımı henüz yoktu, pek çok entelektüele göre de kabaydı ve yazınsal inceliklere hiçbir şekilde uygun değildi. Oysa Latince yüzyıllarca koca bir imparatorluğu sırtında taşımıştı ve şimdi de Katolik Kilisesi’nin resmi diliydi, diplomaside, eğitimde, bilimde, ticarette bu dil kullanılıyordu. Petrarca bilmiyordu ama iki yüzyıl sonra bile Latince önemini sürdürecekti: 1689 yılında Ruslar ve Çinliler arasında yapılacak antlaşma için taraflar birbirleriyle Latince konuşacaktı örneğin.

                Ufak bir sorun vardı yine de: Petrarca’nın zamanında kullanılan Latince, pek çok yazara ve şaire göre dış etkilerle kirlenmiş, klasik dönemdeki başyapıtlarda sergilenen Latinceden uzaklaşmıştı. Dolayısıyla yapılması gereken, bu eski Latinceyi, günün koşullarına uygun hale getirerek yeniden dolaşıma sokmaktı. Rönesans’ın ilk adımları böyle atıldı: “Yeniden Doğuş”, güzel Latincenin yeniden doğuşuydu.

                Tabii işler tam Petrarca’nın öngördüğü gibi gelişmedi. İtalyanca (ve İngilizce ve Fransızca ve Almanca) yaşadı, gelişti, inceldi, Yeni Latinceyse eskisinin yanına gitti, öldü. Antik dönemin yapıtları üniversitelerce her zaman korundu, ulusal dillerse arkalarında ulus-devletleri buldu, ama ara dönemdeki Yeni Latince yapıtlara sahip çıkan olmadığı gibi, Romantik dönem yazar ve şairleri, Yeni Latince yazılmış kaydadeğer hiçbir yapıt olmadığını kesinleyip konunun kapatılmasına büyük katkıda bulundu.

Petrarca’yı yüzyıllar sonrasına taşıyan, hor gördüğü ana dilinde yazdıkları oldu sonuçta. Yüzyıllar sonra yaşayan bizler de Leonardo da Vinci’yi ve Boticelli’yi yakından tanımamıza rağmen, onların çağdaşı olan ilk hümanistleri pek az biliyoruz, yapıtlarının çoğunu hiç okumadığımız gibi, adlarına bile yabancıyız.

Neyse ki birileri sonunda bu makus talihi sistemli bir şekilde yenmeye karar verdi. Harvard Üniversitesi Yayınları, 2001’de çalışmalarını başlattığı “I Tatti Rönesans Kütüphanesi”nin ilk meyvelerini almaya başladı. Loeb Klasikler Kütüphanesi dizisinin eski Yunanca klasikleri yeşil, eski Latince klasikleri kırmızı ciltler halinde İngilizce çevirileriyle yayımladığı kitaplar gibi, Harvard da Yeni Latince klasikleri çift dilli olarak, soluk mavi ciltler halinde günümüz okuyucusuyla buluşturuyor. Dizinin editörü, tarih profesörü James Hankins; yayın kurulunda Michael J. B. Allen, Brian P. Copenhaver, Vincenzo Fera, Julia Haig Gaisser, Claudio Leonardi , Walther Ludwig, Nicholas Mann  ve Silvia Rizzo var. Harvard’daki Rönesans Araştırmaları Merkezi de dizinin finansmanını sağlıyor. Dizi adını, ünlü Rönesans sanatı uzmanı Bernard Berenson’un Floransa yakınlarında bulunan ve Harvard Üniversitesi’ne bağışladığı I Tatti Villası’ndan geliyor.

Yayımlanmış yirmi kadar başlığın arasında şu yapıtları saymak mümkün: Ficino – “Platonik Teoloji”, Bembo – “Lirik Şiirler”, Boccaccio – “Ünlü Kadınlar”, Bruni –“Floransalıların Tarihi”, Vegio – “Kısa Epikler”, Vergilius – “Keşif Üstüne”. Kırk kadar yapıtınsa çevirisi sürüyor.

Harvard Üniversitesi’nin bu çabasını gerçekten değerli buluyorum (özellikle bizim henüz yazmalarımızın tam bir kataloğunu bile çıkaramadığımız düşününce), ama sormadan da edemiyorum: siz, yapıtlarının bugün tüketilmesini değil, yüzyıllar sonra okunmasını isteyen bir yazar olsaydınız, hangi dilde yazardınız? (Daha geniş bilgi için bkz: http://www.hup.harvard.edu/itatti)

* * * 

Ölümsüz Bir Roman Kahramanı Olmak İsteyenlere

Her yazarın, “yüzyıllar sonra okunmayı istemek” gibi bir derdi yok elbette, olması da gerekmiyordur umarım, ama bazı okurların, kitaplar aracılığıyla ölümsüzlüğe kavuşmak istediklerini, daha doğrusu böyle bir isteğin gerçekleşmesinin artık mümkün olduğunu duyurmaktan mutluluk duyuyorum: eleştirmenlerce “İrlandalı Irving Welsh” olarak değerlendirilen Jason Johnson, yeni romanını bir anlamda “halka arz” ediyor. Dilerseniz roman karakterlerinden biri olabiliyorsunuz, sevgilinizi ya da köpeğinizi romana sokabiliyorsunuz, hatta evinizin ya da arabanızın romanda yer almasını sağlayabiliyorsunuz. İlginç bir doğumgünü hediyesi olarak da düşünülebilir tabii. Aklınıza daha uçuk bir fikir gelirse onu da yazara aktarabilirsiniz: tüm yapmanız gereken, bu isteğinizin karşılığında makul bir tutar teklif etmeniz. Jason Johnson, bu projesini duyurduğu internet sitesinde (http://www.woundlicker.com) bir tür açık artırma düzenleyeceğini anlatıyor – başkahraman olmak isteyenler arasında en çok parayı veren kazanacak. Para ne olacak? Johnson’ın cebine gidecek ve kitabı yazmasını mümkün kılacak.

                Böyle biri gerçekten var mı diye soruyorsanız, evet, var. 1969 doğumlu Jason Johnson İrlanda’da, Enniskillen’de doğmuş, Belfast’ta, İngiltere’de ve Amerika’da yaşamış. Barmenlik yapmış, ayakkabı satmış, araba yıkamış, süpermarkette çalışmış, taş ustasına çırak olmuş. Şimdilerde serbest gazetecilik yaparak geçimini sağlayan Johnson’ın ilk romanı Woundlicker (“Yara Yalayan”) 2005’te yayımlandı, az sattı ama beğenildi; son kitabı Alina’ysa geçen ay çıktı.

* * *

Satıyorum, Sattım

Bir başka açık artırma haberi, öldükten sonra okunmanın yanı sıra zengin de olmak isteyen yazarlar için: polisiyenin kraliçesi Agatha Christie’nin kişisel eşyaları açık artırmaya çıkarıldı ve beklenmedik bir şekilde, 1 milyon ytl’ye yakın bir tutara satıldı.

                Christie’nin çocukluğunu geçirdiği ve çok sevdiği Devon’daki (İngiltere) yazlığında bulunan 700’den fazla parça, Exeter’deki Bearne’s Müzayede Evi’nde satışa çıkarıldı ve bazı parçalar, katalog fiyatlarının iki-üç katına, hatta daha fazlasına alıcı buldu.

                Açık artırmanın günü de anlaşılan iyi seçilmiş. Devon’da her yıl düzenlenen Christie Haftası, “hem yazarın doğumgününü kutlamak, hem de bıraktığı mirası yaşatmak” amacını güdüyor; açık artırma da bu kutlamalar çerçevesinde düzenlendi. Kitaplarında yörenin çeşitli yerlerini kullanan Agatha Christie buralarda çok seviliyor, ama açık artırmanın başarısının altında yatan tek neden bu değil. Anlaşıldığı kadarıyla hem yazarın kendisi, hem de kızı ve torunu ciddi birer gümüş koleksiyoncusuydu, açık artırma günü salonda bulunanların ve fiyat yükseltenlerin önemli bir bölümünü de gümüşçüler oluşturuyordu.

                Satıştan elde edilen gelir, 2008’de Agatha Christie Evi’nin yenilenerek halka açılması için harcanacak; evde, yazarın açık artırmaya girmeyen koleksiyonu sergilenecek.