|
|
|
13
ekim
2006
şefin salatası:
Körili Fuar
Yılın
o haftası geldi yine: dünya yayıncılık endüstrisi, kendini
Frankfurt’a atmış durumda; yayıncısı, ajansı, yazarı,
pazarlamacısı orada. Devasa fuar alanında çeşitli standlarda
yayın hakları el değiştiriyor; “avam” takımının gidemediği
seçkin partilerdeyse, beş altı haneli rakamlarla konuşuluyor ve
birileri çok iyi satış yaptığını düşünürken, birileri de çok iyi
“mal” kapattığına inanıyor.
Frankfurt Kitap Fuarı’nın bu yılki onur konuğu
Hindistan – onur konuğu seçilen her ülke gibi Hindistan da
yazarlarını ve onların kitaplarını tanıtmak, başka dillerde
yayımlanmasını sağlamak, daha genel anlamdaysa ülkenin
tanıtımını yapmak için uğraşıyor. Zaten kolay olmayan bu iş,
Hindistan özelinde daha da zorlaşıyor, çünkü Hindistan’da
İngilizce dışında 23 resmi dil ve her dilin de kendine özgü
yazınsal birikimi var. Örneğin Hindistan pavyonunun girişinde
dev bir resmi asılı olan, 80 yaşındaki Mahasweta Devi, Bengal
dilinde yazıyor.
Hindistan’ın yazarlarının ilginç bir sorunu var:
dünyada Hint yazını, İngilizce yazan Hintli yazarlardan oluşuyor
ağırlıklı olarak; kendi ana dilinde yazan Hintli yazarların pek
azı tanınıyor. Eski kuşaktan Salman Rushdie, Arundhati Roy ve
Vikram Seth’in adını herkes biliyor; son zamanlarda bunlara
eklenen genç kuşaktan Amit Chadhuri ve Shashi Tharoor da onlar
gibi İngilizce yazıyor. Oysa Hindistan’ın yaşayan en önemli
şairlerinden sayılan Shafi Shauq gibileri, Batıda (ve bizde) hiç
tanınmıyor. Almanya’nın Sesi’nden Sonia Phalnikar’ın da
gözlemlediği gibi, Shauq’un fuardaki konuşmasını bir avuç insan
dinliyor ve onların da yarısı, konuşma sırasında birer ikişer
salondan ayrılıyor.
Bu ilgisizliğin nedenlerinden biri, yerel
dillerde yazılmış yapıtları Batı dillerine çevirecek nitelikli
çevirmenlerin azlığı. Yayıncılar da tanınmamış, hatta
okuyamadıkları yazarları listelerine katma riskini göze almak
yerine, zaten İngilizce yazan, ne olduğu belli yazarları
yeğliyor. 100 sayfalık bir Frankfurt Kitap Fuarı eki veren
Die Zeit gazetesi bile, yalnızca İngilizce yazan yazarlara
yer vermiş. Aralarında
Altaf Tyrewala, Samit Basu, Suketu Mehta, Vikram Chandra, Kiran
Nagarkar, Thrity Umrigar, Shobha De ve Raj Kamal Jha
gibi
isimlerin bulunduğu genç kuşak Hintli yazarların yapıtlarıysa
İngilizcenin ötesine geçerek Almanya, Hoolanda, İspanya ve
Fransa’da yayımlanmaya başladı. Hintli yazar Shashi Taroor’a
göre Hint yazını, tıpkı 1970 ve 80’lerdeki Latin Amerika yazını
gibi moda olma yolunda. Bu yolu açanların başında da Rushdie ve
Roy’un geldiği görüşü, genel kabul görüyor.
Yeni kuşaktan yazarlar, Doğu bilgeliği ya da
kırsal yaşam gibi kanıksanmış ve bir Hintli yazardan beklenen
temaları çoğu zaman es geçip, Hindistan’ın gelişen ekonomisinin
ve çağdaş dünyada büyüyen öneminin sonuçlarını, kent yaşamını,
değişmezliğin ortasındaki değişimi ele alıyor. Fuar öncesinde
böyle beş yazarın kitabı Almancaya çevrildi: Altaf Tyrewala’dan
“Tanrı Görünürde Yok”, Vikram Chandra’dan “Kutsal Oyunlar”,
Shoba De’den “Yıldızlı Geceler”, Shashi Tharoor’dan “Gösteri
Dünyası” ve Thrity Umrigar’dan “Aramızdaki Boşluk”.
İngilizce yazan Hintli yazarların en
önemlilerinden biri olan Amit Chaudhuri, “başarılı olma”
hırsının Hint orta sınıfında olduğu gibi Hintli yazarlar
arasında da iyice yaygınlaştığını; bölgesel ve giderek küresel
bir süpergüç olma yolunda ilerleyen Hindistan’da, güçten yana
olmayan, bir şekilde iktidar sahibi olmaya çalışmayan, daha
marjinal kalmayı yeğleyen yazarlara artık çok az rastlandığını
söylüyor. Chaudhuri’ye göre bu durum, özellikle İngilizcenin
kültür coğrafyası için geçerli; oysa Almanya gibi bir ülkede
pazarın dikte ettiği kuralların dışında kalan bir alan hala var
ve orada başarıya endeksli olmayan yazınsal deneyler yapılıyor,
yazınsal serüvenler yaşanıyor.
Frankfurt Kitap Fuarı gibi organizasyonların
temel mantığı, bu tür bir başarıya dayanıyor elbette: yukarıda
sözünü ettiğim beş altı haneli rakamlar, “başarılı” olan, en
azından buna aday olan kitaplar ve yazarlar için telaffuz
ediliyor sonuçta. Ama oraya kadar gitmeye de gerek yok aslında:
bir yayıncıyı, yabancı dildeki bir kitabı çevirtip yayımlamaya
ikna etmek, yeterince büyük bir başarı. Bu başarının aktörleri
kimi zaman yazarların kendisi oluyor, ama çoğu zaman önlerinde,
başarıyı tanımlayabilen ve saptayabilen yayıncı ve ajanslar
bulunuyor.
2008 yılında fuarın onur konuğu olacak
Türkiye’nin durumunu ele alalım. Türkiye’deki yazar ve
yayıncılar, Türkiye’nin yazınsal yapıtlarının Almanya üstünden
dünyaya tanıtılmasını önemsiyor mu? Dünya yazınına İngiltere ve
Amerika’dan çok daha açık olan Almanya’daki okur için hangi
kitaplar hazır edilecek bu zaman zarfında? Bunlar arasında,
Türkçe dışındaki dillerde yazılmış yapıtlar yer bulacak mı? Bu
kitaplar için bir talep gelmesi mi beklenecek, yoksa talebin
yaratılmasının ön koşulları yerine getirilecek mi? Bu fiillerin
öznesi kim: yayıncılar mı, devlet mi, özel kuruluşlar mı, sivil
toplum kuruluşları mı, telif hakları ajansları mı, PEN mi,
Yazarlar Sendikası mı?
Bu
konuda ev ödevini en iyi yapan kurum, TEDA çeviri destek
projesiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı sanırım. 2005’ten bu yana
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Sadık Yalsızuçanlar, Enis Batur, Pınar
Kür, Ferit Edgü, Sevim Burak, Cemil Kavukçu, Latife Tekin ve
İhsan Oktay Anar gibi yazarların çeşitli dillere çevrilmesine
katkıda bulunan bakanlık, anladığım kadarıyla çevirmen eğitimi
konusunda da çaba gösteriyor.
Açıkçası ben, Türkiye’deki yazarların çoğunun, Almancaya
çevrilmeye itiraz etmeyeceğini düşünüyorum; ama kendi kitapları
dışında hangi kitapların çevrilmesi gerektiği sorulsa, üç dört
beylik ad dışında pek birşey çıkmayacağını da düşünüyorum
(itiraf edeyim ki benim de TEDA listesine bakarken, orada ne
aradığını merak ettiğim bir dolu ad var). Yayıncıların çoğunun,
yayımladıkları herhangi bir kitaba, tamamını Almancaya çevirtme
riskini göze alacak kadar güvenebileceğinden çok kuşkuluyum;
ayrıca hemen hiçbirinin, Alman yayınevlerine kitap önerebilecek
ve bu önerilerinin ciddiye alınmasını sağlayabilecek konumda
olmadığını görüyorum.
Dolayısıyla 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’nı iple
çekiyorum. Bakalım kendimiz inanmazken, çağdaş Türk yazınının
zenginliğine başkalarını inandırabilecek miyiz?
* *
*
Çin’de Sansür, Otosansür
Çin’in yaşayan en büyük yazarlarından biri kabul edilen ve biraz
Aziz Nesin’e benzer bir tarzı olan Yan Lianke, “Ding Köyünün
Düşü” adlı yeni bir roman yazdı. Yan bu son kitabı için, doğduğu
Henan vilayetindeki kan ticaretini üç yıl boyunca araştırdı. Bu
bölgenin insanları, kanlarını satıp paraya kavuşmak uğruna soya
sosu şişelerinden plastik torbalara kadar herşeyi kullanmış,
sonunda da teker teker AIDS’e yakalanıp ölmüştü. Yan, romanında
bu olayı daha büyük bir boyuta taşıyarak, yeraltı boru
hatlarıyla Amerika ve diğer zengin ülkelere milyonlarca litre
kan satan, büyük ve gelişmekte olan bir ülkenin hikayesini
anlattı. Daha doğrusu anlatacaktı.
Ne var ki devlet sansüründen çekinen Yan,
başkaları kitabını kesip biçmesin diye bu işi kendi üstlendi:
kan boru hattından, uluslararası kan ticaret ağından, ulusal
politika eleştirilerinden vazgeçti. Bunun yerine tek bir köye
odaklandı, işin çapını küçülttü, sonunda da ortaya, başta
tasarladığından çok farklı bir kitap çıktı.
Ancak tüm çabalarına ve iyi niyetine karşın
Yan’ın otosansürü yeterli bulunmadı: yetkililer kitabın
dağıtılmasını, satılmasını ve tanıtımını yasakladı. Bu Yan’ın
ilk yasaklanışı değildi: 1994’te yayımlanan ilk romanı, kitabın
kahramanı olan iki askerin “uygunsuz” hareketlerde bulunması
nedeniyle yasaklanmıştı, üstelik kitabı, Halkın Kurtuluş Ordusu
sipariş etmişti. 2004’te yazdığı romandaysa, yerel yöneticilerin
zoruyla gezici bir kumpanya kuran ve Lenin’in cenazesinin
Rusya’dan satın alınmasına yetecek parayı denkleştirmeye çalışan
bir grup sakatı konu alıyordu. Komünist yetkililer, kapitalizmin
bu uç noktasında, Lenin’in ölü bedeni sayesinde turist çekme
hayalleri kuruyordu.
Yan yine de sansürün yumuşadığını söylüyor.
1994’te ilk romanı yasaklandığında, dört ay boyunca kendini
eleştiren yazılar yazmak zorunda kalmıştı; şimdiyse kitapları
İngilizceye çevriliyor. B una karşın Yan popüler olma peşinde
değil, çağdaş Çin yazınının popülerlik merakından da nefret
ediyor. “Ben Çin’in en fakir bölgesinden, toplumun en alt
basamağından geliyorum. Yazdıklarımın özünde öfke ve tutku var,”
diyor. “Henan’da olanlar, aşırı hızlı geliştiğimiz için
Tanrı’nın bize bir uyarısı. Çin her zaman ütopyaların peşinde
koştu. Mao zamanında da öyleydi, şimdi de öyle.”
|