|
|
|
22
aralık
2006
şefin salatası:
2006: Cihanda Sulh Olmadı...
Yılsonu muhasebesi geleneğini sürdürme
bağlamında, 2006’ya şöyle bir bakmakta, dünyada olup bitenleri
genel çizgileriyle ele almakta fayda olabilir diye düşündüm.
Yazarlar ve hırsızlık
Bu yıl yazma eylemiyle çalma eylemi
arasındaki bağlantı, birkaç kez gündeme geldi; yazarların
tanrısıyla hırsızların tanrısının bir olması (Sayın Hermes)
boşuna değilmiş dedirtti bu gelişmeler. İlk suçlama Da Vinci
Şifresi’nin ünlü yazarı Dan Brown’a yöneltildi: Brown’un,
roman malzemesinin önemli bir kısmını, Leigh, Baigent ve
Lincoln’ın yazdığı The Holy Blood and The Holy Grail’den
(“Kutsal Kan ve Kutsal Kase”) çaldığı iddiasıyla dava açıldı.
Gazetelerin kültür sayfalarının gündemini uzun süre meşgul eden
davanın sonucunda Dan Brown aklandı; yargıç, ifadeler birebir
alınmadığı sürece başkalarının fikirlerinden yararlanmanın
intihal kapsamına girmediğine karar verdi.
Ian McEwan da benzer bir
suçlamayla karşı karşıya buldu kendini: romanlarına iyi
hazırlanmasıyla, konusu ve karakterleriyle ilgili geniş çaplı
bir araştırma yapmadan yazmaya başlamamasıyla tanınan ünlü
romancının, Atonement (“Kefaret”) adlı kitabında, ölü bir
yazarın anılarını yağmaladığı iddia edildi. McEwan, bu iddiada
bulunan gazeteciye verdiği yazılı yanıtta, bir romancının nasıl
çalıştığı, tarihsel veriler ve yaşanmış olaylar içeren bir kurgu
ürününün gerçeklerden ve yazılı kaynaklardan nasıl yararlandığı
konusunda komprime bir ders verdi. Pek çok ünlü romancı da
(aralarında sessizliğiyle tanınan Thomas Pynchon bile vardı)
McEwan’a destek verdi; öyle bir “lobi” oluştu ki iddiada bulunan
gazeteci sonunda “Ben öyle demek istememiştim” demek zorunda
kaldı. Bu tür iddialar, romancılar arasında yeni bir uygulamanın
başlamasına da yol açtı: 2006’da yayımlanan pek çok romanın son
sayfalarında “kaynakça” verildi. Bazıları bunun gösterişçilikten
ya da ukalalıktan başka birşey olmadığında diretse de, görünen o
ki giderek daha çok yazar bu yola başvuracak.
Koca koca romancıların
başına bunlar gelirse, yeni yetmelere neler olmaz ki? Harvard
öğrencisi Kaavya Viswanathan’ın yazdığı “chick lit” türü romanı
Opal Mehta’nın pek çok bölümünün çalıntı olduğu,
kaynaklar arasında Salman Rushdie’nin bile bulunduğunu ilk
duyuran, yine Harvard Üniversitesi’nin öğrenci gazetesi oldu.
Olay kısa sürede büyük gazetelere yansıdı ve anlaşıldı ki bu kez
iddialarda doğruluk pay var. Kitabın yayınevi kitabı geri çekti,
Viswanathan’ın sözleşmesinin iptal edildiğini açıkladı, ama bu
süreçte, yayınevlerinin çalışma biçimleriyle ilgili ilginç
bilgiler ortaya çıktı.
Bezirganbaşı Yayınevleri
Viswanathan olayını basit bir “intihal
vakası”ndan ayıran önemli bir ayrıntı vardı: Kaavya henüz bir
lise öğrencisiyken ve üniversite başvuruları yapma
aşamasındayken, bir “paketleme” şirketiyle anlaşmış ve romanını
geliştirmeleri için onlara vermişti. Paketlemeciler de aynen
bunu yapmıştı: türünün klişelerini oradan buradan alarak eldeki
romana yapıştırmışlar, ardından anlaşmalı çalıştıkları
yayınevlerinden birine vermişlerdi. Alan da, satan da memnundu
bu uygulamadan: yazarlar ünlü oluyor, yayınevleri de garantili
mal satarak para kazanıyordu.
Yayınevlerinin cinlikleri
2006’da başka yaratıcı çözümler de üretti. Bunlardan biri,
romanlara reklam alma uygulamasıydı. Sinema filmlerinde görmeye
artık alıştığımız “product placement” (“ürün yerleştirme”)
örnekleri bu yıl romanlarda da görülmeye başlandı: genç kızlara
yönelik bir romanda, bir makyaj malzemesi markasının adı anıldı;
karşılığında makyaj malzemesi üreticisi, romanın tanıtımını
üstlendi. Önümüzdeki dönemde bu uygulamanın daha net bir şekilde
akçelendirilmesini bekleyebiliriz sanırım; kitapların arka
kapaklarına ünlü yazarlardan övücü birer cümle almanın borsası
çoktan oluştuğuna göre...
Bazı şirketlerse bir
romanda adlarının geçmesiyle yetinemeyecek durumda; neyse ki
onların da yardımına koşan yayınevleri var. Amerika’da bir ilaç
şirketi, internet üzerinden Amerikalılara çok daha ucuz ilaç
satan Kanadalı şirketlerin rekabetine dayanamayınca, internetten
ilaç almanın tehlikeleri hakkında bir roman yazdırttı. Lakin
yazarlarla son noktada bir anlaşmazlık çıkınca, ilaç şirketi
kendi bumerangıyla vuruldu: romanın iki yazarı, uluslararası bir
komplonun arkasında söz konusu ilaç şirketinin bulunduğunu
gösterecek değişiklikler yaparak acı bir intikam aldı.
Bu yıl kitap klipleri de
yaygınlaşmaya başladı. Bunların bir kısmı sinema salonlarında,
bir kısmı televizyonda, çoğunluğuysa internet üzerinden
gösterildi ve genelde beğeni topladı, ancak satışlara nasıl bir
etkisi olduğu henüz belirlenemedi.
Büyük yayınevleri 2006’da
küçük yayınevlerini almayı ya da başka büyük yayınevleriyle
birleşmeyi sürdürdü. Alamadıkları ya da birleşemedikleri
rakipleriyle kıyasıya bir “kapak rekabeti”ne girdiler: Penguin
gibi yayınevleri kapak tasarımı yarışmaları açtı, okuyucuların
kendi kapaklarını yapmalarını sağlayacak bir düzen kurdu; Random
House ise, klasik yapıtlar dizisinin kapaklarının diğer klasik
dizilerinin önüne nasıl geçebileceğini saptamak için, hangi tür
kapakların okuyucuya daha cazip geldiğini saptamaya yönelik
ciddi bir tüketici araştırması yaptı. Sonuçlarını 2007’de hep
birlikte göreceğiz.
Kitapçılık
Zor Zanaat
Kitapçılık uzun süreden beri yıldan yıla
zorlaşıyor. Bunun başlıca nedeni, büyük kitapçıların giderek
büyümesi, küçüklerinse daha da küçülmek zorunda kalması. Pazar
payı gittikçe büyüyen Barnes and Noble gibi kitapçı zincirleri,
yayınevlerinden büyük indirimler alabiliyor, böylece de küçük
kitapçıların inemeyeceği fiyatlardan kitap satarak müşteri
topluyor. Bu kadar güçlendikten sonra da yayınevlerine
kitapların biçiminden içeriğine dek pek çok şey empoze
edebiliyor, vitrin ve raf kirası alabiliyorlar. Küçük kitapçılar
kendi özerkliklerini, butik kitapçı olma özelliklerini
koruyabilmek için canla başla mücadele ediyor, kimi zaman
“mahalleli”nin destek vermek amacıyla sokaklara dökülmesini ya
da bağış kampanyası başlatmasını bile sağlayabiliyorlar. Yine de
2006’da pek çok küçük kitapçının sonu geldi.
Yayınevleri de büyük
kitapçı zincirlerine mahkum olmaktan pek hoşlanmıyor ve
alternatif dağıtım kanalları arıyor. Geçtiğimiz yıl bu kanallara
şarküteriler, giyim mağazaları ve Starbucks gibi kafeler de
eklendi.
Tüfek İcat Edildi...
İnternetin ve teknolojik gelişmelerin,
yayıncılığı, kitapçılığı, hatta yazarlığı ve okuyuculuğu
kökünden değiştirmek üzere olduğu biliniyor: son birkaç yıldır
her sabah kalktığında “devrim olmuş mu?” diye pencereye
koşanların sayısı az değil. Atbaşı giden, ama birbiriyle nasıl
etkileşeceği henüz kesin olmayan üç gelişme var: birincisi,
Google’ın başlattığı dev arşivleme çalışması. Dünyanın en büyük
üniversite kütüphanelerinden bazılarının da katıldığı bu projede
kitaplar dijital olarak taranıyor; birkaç yıl içinde içerikleri
internet üzerinden aramaya açık hale gelecek ve dolayısıyla bir
terim aradığınızda karşınıza yalnızca internetteki sayfalar
değil, o terimin geçtiği kitapların içinden paragraflar da
çıkmaya başlayacak. Bazı yayıncılar Google’ı desteklerken,
bazıları telif haklarının çiğnendiği gerekçesiyle soluğu mahkeme
salonlarında almış durumda. İkinci gelişme elektronik kitap
konusunda yaşanıyor: Sony ve Philips gibi devler, ayrı ayrı
geliştirdikleri “e-okuyucu”larla elektronik kitap piyasasını
canlandırmaya çalışıyor. Sony her zamanki gibi kendi cihazını
yalnızca kendi sunacağı içerikle uyumlu olacak şekilde
tasarlamış ve internet üzerinden elektronik kitap satma işine de
soyunuyor. Burada da telif haklarının nasıl tanımlanacağı ve
denetleneceği belirsiz. Üçüncü gelişme, bildiğimiz anlamda
kitabın çok daha kolay ve istenirse teker teker üretilmesini
sağlayan bir teknolojiyle ilgili. “Print-on-demand” (talep
üzerine basım”) teknolojisi uzun süredir kullanımda, ama ilk kez
2006’da 100,000 USD’lik bir baskı makinesi geliştirildi.
Fiyatlar böyle düşlerse iki sokaktan birinde fotokopi dükkanları
gibi matbaaların açılması, belki bir süre sonra evlere de
girmesi yakın görünüyor.
Yeni Yazarlar, Eski Yazarlar, Devletliler
2006 yılı özellikle Meksikalı, Çinli,
Hintli ve Nijeryalı genç yazarlar için bereketli oldu. İran’da
sansür, Beyrut’ta savaş çok sayıda yazarı olumsuz etkiledi.
Soljenitsin Rusça, Kundera’ysa Çekçe yayımlandı. Saddam
Hüseyin’in dördüncü romanı çıktı, Pakistan Devlet Başkanı
Müşerref ilk kitabını yazdı, Venezuela Devlet Başkanı Chavez
Birleşmiş Milletler kürsüsünden bir kitap tanıttı, Cumhurbaşkanı
Sezer’se 2006’yı kimseye Anayasa fırlatmadan geçirdi (ama
söylenenlere bakılırsa kendini zor tuttu) ve böylece en azından
yurtta sulh baki kaldı.
|