nasıl
kedisever oldum:
faruk'a
ömrümün ilk otuz beş yılında, kedilere
özel bir sempati beslemediğim gibi, geri kalan yıllarımda da
böyle bir sempati geliştirebileceğime dair herhangi bir işaret
yoktu. köpeklere duyduğum sempati hep daha fazla olmuştu
örneğin; su kaplumbağası ya da su semenderi dışında bir hayvan
besleyecek olsam, köpek beslerdim. ortaokuldaki yatakhane
arkadaşlarımın çoğu, bırakın sempatiyi, nefret ederdi kedilerden
- yaptıkları zulmü görseniz, kedi olmaktansa ıraklı olmayı
yeğlerdiniz. bu davranışlarını onaylamazdım, ama "yapmasanıza
lan!"dan öteye de gitmezdi tepkim. bir kediyle en yakın ve uzun
ilişkim 1995 sonbaharında, new york'ta oldu - bir yer bulana
kadar, arkadaşım cem karacadağ'ın evinde kalacaktım; o şehir
dışında olduğu için de bu süre boyunca kedisi ceylan'la
ilgilenecektim. joni mitchell dinleyerek ve ev arayarak
geçirdiğim bir hafta boyunca ceylan'la gayet mesafeli bir
ilişkimiz oldu; çağdaş bir hoşgörü toplumu gibiydik, birbirimize
ve farklılıklarımıza tahammül ediyor, ama asla anlama ya da
yakınlaşma çabasına girmiyorduk.
geçen kış, bazı şeylerin değişmek üzere
olabileceğinin sinyallerini almaya başladım. esra'yla
oturduğumuz ev bir giriş katı dairesi; ön ve arka balkonları da
yetişkin kedilerin rahatça sıçrayabileceği yükseklikte. sanırım
şubat civarıydı, bir delikanlı dadandı eve: yakışıklı, çevik,
yüzsüz bir tekirdi bu, kapıdan kovulduğunda bacadan giren
türden; adını sinatra koyduk. "hayır"dan, "git"ten anlamıyordu
sinatra, sanki hep bu evde yaşamış gibi, içeriye girme ve
içeride kalma delisiydi. havanın iyice soğuk olduğu zamanlarda
buna ses etmemeye başladık; ama kanepeye, koltuğa çıkmasına,
yılışıklık yapmasına izin yoktu, gece de en fazla balkonda
kalabiliyordu. gel zaman git zaman biz buna alıştık, ufaktan
ufaktan yiyecek birşeyler de vermeye başladı esra: ne var ki
yağmurlu bir akşam, biz dışarı çıkmak üzereyken gelen sinatra'yı,
bir kase sütle evde bırakmamız, bu ilişkinin sonunu getirdi:
döndüğümüzde ortalığı nasıl bir bok kokusu sarmıştı anlatamam -
hayvancağız motoru bozmuş ve belli ki yürüye yürüye sıçmıştı;
salon, koridor, yatak odası, esra'nın odası, hepsi nasibini
almıştı. kokunun çıkması günler sürdü, ama sinatra'nın evden
geri alınmamacasına çıkarılması birkaç saniyeyi geçmedi.
kuşkusuz onun suçu değildi bu olay, ama hayatın adaletli olması
gerektiği yolunda bir hüküm de yoktu. zaten o da bunu anlamış
gibiydi - bir iki kez daha göründü, ama içeri girmeye
yeltenmedi; sonra mahallede bile görmez olduk.
nisan ayında bir sabah, balkondan gelen
bir viyaklamayla uyandık. balkonda duran kutulardan birinin
içinde bir anne kedi ve yeni doğurduğu, bit kadar üç yavrusu
vardı. anne çok güzeldi - beyaz tüyleri kuyruğunda ve başının
üstünde sarmanlaşıyordu, yeşil gözlüydü, çok zarifti ve bir
sokak kedisinden beklenmeyecek bir uysallığı vardı, ama aynı
zamanda gururluydu da. ona sophie demeye başladık. ertesi gün,
üç yavrudan biri gitmişti - öldüğünü, sophie'nin de onu
biryerlere götürüp bıraktığını tahmin ettik. kalan iki kardeşten
biri annesinden de beyazdı ve erkekti, haşarı ve meraklı bir
veletti, balkonun her deliğine giriyordu, adı magellan oldu;
diğeriyse üç renkli bir kızdı, daha narin ve ufak tefekti,
masmavi gözleri vardı, ona da gina dedik ve böylece evde iki
aile olarak yaşamaya başladık. biz sophie'yi besliyorduk, o da
yavrularını emziriyordu.
ama bir sorun vardı: sophie neredeyse
nefes alamayacak kadar hastaydı; bir süre sonra yavruları da
hastalandı. veterinere götürmeye karar verdiğimizde gözleri
salgın bir virüs nedeniyle neredeyse tamamen kapanmıştı; eski
oyunbazlıklarından eser kalmamıştı; sürekli titriyorlardı.
veteriner, magellan'la gina'yı annelerinden ayırmamız
gerektiğini, yoksa ölebileceklerini söyledi; onları önce öbür
balkona aldık, ama sophie oraya da gelince mecburen içeride
bakmaya başladık. kısa sürede epeyce bir toparladılar, ama
magellan'ın durumu, gina'nınkisinden daha iyiydi, aralarında
gözle görülür bir fark ortaya çıkmıştı. zaten annelerinden
ayrılmadan önce meme emerken de kızkardeşine hiç fırsat
bırakmıyordu. onlar esra'nın odasında oynarken sophie de
pencereden içerisini seyrediyordu; anneyle çocuklarını ayırmış
olmanın verdiği vicdan azabı bir süre sonra ağır basınca,
yeniden görüşmelerine izin verdik - neredeyse iki aylık
olmuşlardı artık. kavuşma sahnesi hakikaten duyguluydu -
öpüştüler, koklaştılar, sophie bunlara meme verdi, sonra da hep
birlikte uyuyakaldılar.
çok geçmeden, büyük olasılıkla bir-iki
deniz otobüsü seferi yapmış ve fena halde üşümüş olmanın
-deneyimsiz ana-baba cefası- da etkisiyle gina ve magellan
yeniden hastalandı, yine ölüm döşeği serildi; bu sefer kesin bir
ayrılık rejimi uygulandı ve bir kez daha direkten dönmeleri
sağlandı. gina bu vartayı zor atlattı, güçlükle, bin nazla yemek
yiyordu, halsiz düşmüştü; magellan'sa canavar gibiydi, burnu
sümüklüydü ama fıldır fıldır koşturuyordu. bir gün değişiklik
olsun, rahat rahat oynasın diye apartmanın bahçesine bıraktım
onu, oynadıktan sonra geri almak üzere; beş dakika sonra
baktığımda yok olmuştu. adını kesinlikle hak eden bu acar
yavruyu bir daha görmedik. gina'ysa bakıma muhtaç haliyle bize
kaldı ve evin kedisi oldu. yazın sonuna geldiğimizde hastalıklı
hali gitmiş, serpilmiş, gözleri yeşile dönmüş, kargalara ve
annesine posta koyacak hale gelmişti.
bu arada sophie, bu yavruları
peydahladığı -ve bizim kamyon adını taktığımız- siyahlı beyazlı
erkek arkadaşıyla birlikte olmayı sürdürüyordu, hatta neredeyse
tekeşli bir durum söz konusuydu. nitekim çok geçmeden bir eylül
sabahı, yine bir viyaklamayla balkona çıktım - sophie, kutunun
içinde iki küçük gina'yla yatıyordu. emily ve charlotte,
ablalarından çok daha sağlıklı büyüdü. yakında anne sütünden
kesilecekler ve onlara birilerinin bakması gerekecek. belki bir
aile bulacaklar, belki de elif gökteke'nin baktığı kırk birinci
ve kırk ikinci kedi olacaklar.
demem o ki, insan kendisine gerçek
anlamda can emanet edildiğini hissettiğinde işin rengi
değişebiliyor.