cem akaş

G İ R İ Ş K A P I S I
in english
giriş kapısı
c.a. kimdir,
sebepleri nelerdir
bibliyografya
okuma malzemesi
deep freeze:
şefin salatası&vitriol
üzerine yazılar/söyleşiler
tek uçlu ipler
dinleme malzemesi
ağ komşuları
geldim, gördüm, diyeceğim var!
başkaları ne demiş?
e-mail
6 ekim 2004

pano:

aşağıda eşkalleri görülen emily ve charlotte adlı iki kardeşe, tercihen bronte'sever bir aile aranmaktadır. ilgilenenlerin yandaki e-mail adresine iyi hal kağıdıyla başvurması rica olunur.

     

  (sarı kafa charlotte, siyah lekeli emily.)

şefin salatası:

nasıl kedisever oldum:

faruk'a

ömrümün ilk otuz beş yılında, kedilere özel bir sempati beslemediğim gibi, geri kalan yıllarımda da böyle bir sempati geliştirebileceğime dair herhangi bir işaret yoktu. köpeklere duyduğum sempati hep daha fazla olmuştu örneğin; su kaplumbağası ya da su semenderi dışında bir hayvan besleyecek olsam, köpek beslerdim. ortaokuldaki yatakhane arkadaşlarımın çoğu, bırakın sempatiyi, nefret ederdi kedilerden - yaptıkları zulmü görseniz, kedi olmaktansa ıraklı olmayı yeğlerdiniz. bu davranışlarını onaylamazdım, ama "yapmasanıza lan!"dan öteye de gitmezdi tepkim. bir kediyle en yakın ve uzun ilişkim 1995 sonbaharında, new york'ta oldu - bir yer bulana kadar, arkadaşım cem karacadağ'ın evinde kalacaktım; o şehir dışında olduğu için de bu süre boyunca kedisi ceylan'la ilgilenecektim. joni mitchell dinleyerek ve ev arayarak geçirdiğim bir hafta boyunca ceylan'la gayet mesafeli bir ilişkimiz oldu; çağdaş bir hoşgörü toplumu gibiydik, birbirimize ve farklılıklarımıza tahammül ediyor, ama asla anlama ya da yakınlaşma çabasına girmiyorduk.

geçen kış, bazı şeylerin değişmek üzere olabileceğinin sinyallerini almaya başladım. esra'yla oturduğumuz ev bir giriş katı dairesi; ön ve arka balkonları da yetişkin kedilerin rahatça sıçrayabileceği yükseklikte. sanırım şubat civarıydı, bir delikanlı dadandı eve: yakışıklı, çevik, yüzsüz bir tekirdi bu, kapıdan kovulduğunda bacadan giren türden; adını sinatra koyduk. "hayır"dan, "git"ten anlamıyordu sinatra, sanki hep bu evde yaşamış gibi, içeriye girme ve içeride kalma delisiydi. havanın iyice soğuk olduğu zamanlarda buna ses etmemeye başladık; ama kanepeye, koltuğa çıkmasına, yılışıklık yapmasına izin yoktu, gece de en fazla balkonda kalabiliyordu. gel zaman git zaman biz buna alıştık, ufaktan ufaktan yiyecek birşeyler de vermeye başladı esra: ne var ki yağmurlu bir akşam, biz dışarı çıkmak üzereyken gelen sinatra'yı, bir kase sütle evde bırakmamız, bu ilişkinin sonunu getirdi: döndüğümüzde ortalığı nasıl bir bok kokusu sarmıştı anlatamam - hayvancağız motoru bozmuş ve belli ki yürüye yürüye sıçmıştı; salon, koridor, yatak odası, esra'nın odası, hepsi nasibini almıştı. kokunun çıkması günler sürdü, ama sinatra'nın evden geri alınmamacasına çıkarılması birkaç saniyeyi geçmedi. kuşkusuz onun suçu değildi bu olay, ama hayatın adaletli olması gerektiği yolunda bir hüküm de yoktu. zaten o da bunu anlamış gibiydi - bir iki kez daha göründü, ama içeri girmeye yeltenmedi; sonra mahallede bile görmez olduk.

nisan ayında bir sabah, balkondan gelen bir viyaklamayla uyandık. balkonda duran kutulardan birinin içinde bir anne kedi ve yeni doğurduğu, bit kadar üç yavrusu vardı. anne çok güzeldi - beyaz tüyleri kuyruğunda ve başının üstünde sarmanlaşıyordu, yeşil gözlüydü, çok zarifti ve bir sokak kedisinden beklenmeyecek bir uysallığı vardı, ama aynı zamanda gururluydu da. ona sophie demeye başladık. ertesi gün, üç yavrudan biri gitmişti - öldüğünü, sophie'nin de onu biryerlere götürüp bıraktığını tahmin ettik. kalan iki kardeşten biri annesinden de beyazdı ve erkekti, haşarı ve meraklı bir veletti, balkonun her deliğine giriyordu, adı magellan oldu; diğeriyse üç renkli bir kızdı, daha narin ve ufak tefekti, masmavi gözleri vardı, ona da gina dedik ve böylece evde iki aile olarak yaşamaya başladık. biz sophie'yi besliyorduk, o da yavrularını emziriyordu.

ama bir sorun vardı: sophie neredeyse nefes alamayacak kadar hastaydı; bir süre sonra yavruları da hastalandı. veterinere götürmeye karar verdiğimizde gözleri salgın bir virüs nedeniyle neredeyse tamamen kapanmıştı; eski oyunbazlıklarından eser kalmamıştı; sürekli titriyorlardı. veteriner, magellan'la gina'yı annelerinden ayırmamız gerektiğini, yoksa ölebileceklerini söyledi; onları önce öbür balkona aldık, ama sophie oraya da gelince mecburen içeride bakmaya başladık. kısa sürede epeyce bir toparladılar, ama magellan'ın durumu, gina'nınkisinden daha iyiydi, aralarında gözle görülür bir fark ortaya çıkmıştı. zaten annelerinden ayrılmadan önce meme emerken de kızkardeşine hiç fırsat bırakmıyordu. onlar esra'nın odasında oynarken sophie de pencereden içerisini seyrediyordu; anneyle çocuklarını ayırmış olmanın verdiği vicdan azabı bir süre sonra ağır basınca, yeniden görüşmelerine izin verdik - neredeyse iki aylık olmuşlardı artık. kavuşma sahnesi hakikaten duyguluydu - öpüştüler, koklaştılar, sophie bunlara meme verdi, sonra da hep birlikte uyuyakaldılar.

çok geçmeden, büyük olasılıkla bir-iki deniz otobüsü seferi yapmış ve fena halde üşümüş olmanın -deneyimsiz ana-baba cefası- da etkisiyle gina ve magellan yeniden hastalandı, yine ölüm döşeği serildi; bu sefer kesin bir ayrılık rejimi uygulandı ve bir kez daha direkten dönmeleri sağlandı. gina bu vartayı zor atlattı, güçlükle, bin nazla yemek yiyordu, halsiz düşmüştü; magellan'sa canavar gibiydi, burnu sümüklüydü ama fıldır fıldır koşturuyordu. bir gün değişiklik olsun, rahat rahat oynasın diye apartmanın bahçesine bıraktım onu, oynadıktan sonra geri almak üzere; beş dakika sonra baktığımda yok olmuştu. adını kesinlikle hak eden bu acar yavruyu bir daha görmedik. gina'ysa bakıma muhtaç haliyle bize kaldı ve evin kedisi oldu. yazın sonuna geldiğimizde hastalıklı hali gitmiş, serpilmiş, gözleri yeşile dönmüş, kargalara ve annesine posta koyacak hale gelmişti.

bu arada sophie, bu yavruları peydahladığı -ve bizim kamyon adını taktığımız- siyahlı beyazlı erkek arkadaşıyla birlikte olmayı sürdürüyordu, hatta neredeyse tekeşli bir durum söz konusuydu. nitekim çok geçmeden bir eylül sabahı, yine bir viyaklamayla balkona çıktım - sophie, kutunun içinde iki küçük gina'yla yatıyordu. emily ve charlotte, ablalarından çok daha sağlıklı büyüdü. yakında anne sütünden kesilecekler ve onlara birilerinin bakması gerekecek. belki bir aile bulacaklar, belki de elif gökteke'nin baktığı kırk birinci ve kırk ikinci kedi olacaklar.

demem o ki, insan kendisine gerçek anlamda can emanet edildiğini hissettiğinde işin rengi değişebiliyor.