cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  2  şubat 2007

 

pano:

"deep freeze" konusunda şikayetler alıyorduk site yönetimi olarak; linkler güncellendi, eski salatalara ulaşılabiliyor artık, ilgilenenlere duyurulur.

"Gitmeyecekler İçin Urbino", yazımı uzun sürmüş, küçümen bir kitap. Tür olarak kurgu + kurgulanmış şehir rehberi denebilir, divertimento denebilir, eğlencelik denebilir. Urbino'ya gitmemiş biri tarafından yazıldığını belirtmek gerekir. Önümüzdeki hafta kitapçılara gelir herhalde.

 

şefin salatası:

“Doktor Jivago”nun Arkasında CIA Parmağı!

Boris Pasternak, 1955 yılında Doktor Jivago’yu tamamlayıp bir Sovyet yayınevine teslim etti. Devrim döneminde geçen ve iki kadın arasında bi-namaz kalmış bir adamı konu edinen roman, yayınevi tarafından reddedildi. Ne var ki romanın manüskrisi bile Sovyet yetkililerin tepkisini çekmeye yetti: 1956’da Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı’nın ve KGB’nin andaçlarında Doktor Jivago’nun adı, Sovyetler’i kötülemeye, Sovyet yaşam biçiminden soğutmaya çalışan bir metin olarak geçti.

                Kendi ülkesinde yayıncı bulmakta zorlanan Pasternak’ın gözü dışarıdaydı. Ünlü İtalyan yayınevi Feltrinelli’nin sahibi Giangiacomo Feltrinelli, kitabın çevirisini 1957 sonlarına doğru yayımlamayı kabul edince, Sovyet yetkilileri devreye girerek bunu engellemeye çalıştı; İtalyan komünistlerine baskı yaparak, kendisi de komünist olan Feltrinelli’yi caydırmaya çalıştılar; Pasternak’ı Feltrinelli’ye telgraflar çekmeye ve kitabını geri çekmeye zorladılar. Ancak Pasternak, İtalyan yayıncıya yazdığı gizli mektuplarda kitabı yayımlamaktan vazgeçmemesini rica ediyordu.

                Kitap İtalyancadan sonra İngilizce ve Fransızca olarak da yayımlandı ve şiirleriyle 1946-1950 arası her yıl Nobel’e aday gösterilen Pasternak’a yeni bir ilginin doğmasını sağladı. 1958’de, bir önceki yılın Nobel’ini alan Albert Camus, Pasternak’ı aynı ödüle bizzat aday gösterdi. Ancak Doktor Jivago kendi dilinde hala yayımlanmamıştı ve Nobel Komitesi’nin şartlarından biri, yapıtların kendi dillerindeki basımlarıyla aday gösterilmesini gerektiriyordu.

                Rus tarihçi İvan Tolstoy (Alexei’nin torunu), romanın 50. yılının kutlanacağı bu günlerde yayımlanacak kitabı The Laundered Novel’da (“Aklanmış Roman”), CIA’in tam da bu noktada devreye girdiğini iddia ediyor. CIA’in, Pasternak’ın romanını, Sovyetler Birliği’ne bir ders vermek için kullandığını söyleyen Tolstoy, kitabın 1958’de Rusça olarak Paris’te basılmasının ve böylece Pasternak’ın Nobel’i almasının sağlandığını öne sürüyor. Kapakta kitabın yayıncısı olarak Feltrinelli görünse de, bunun bir korsan baskı olduğu biliniyor.

                Bu tür söylentiler aslında yıllardır etrafta dolaşıp durur; ancak hem CIA’in, hem de Nobel Komitesi’nin arşivleri incelemeye kapalı olduğundan, söylentiler bugüne kadar bir türlü somutlaşamamıştı. Feltrinelli’nin oğlu Carlo, anılarnda, babasının bu işte CIA parmağı olduğundan kuşkulandığını yazmıştı. Söylediğine göre babasının içinde bulunduğu uçak, uydurma bir nedenle Malta’ya zorunlu iniş yapmış, havaalanındaki CIA ajanları Rusça manüskrinin fotoğraflarını çekmişti. Baba Feltrinelli de 1970’te London Times’a yazdığı bir makalede, CIA’yle bağlantılı kişilerin kitabın korsan baskısını yaptırdığı yönünde duyumlar aldığını yazmıştı.

                Tolstoy’a göre 1958’de kitabın Rusçasını yayımlattırmaya çalışanların arasında Kültürel Özgürlük Kongresi’nin genel sekreteri Nikolai Nabokov da vardı; merkezi Paris’te bulunan bu organizasyonun, Avrupa entellektüellerini Sovyetler aleyhine kışkırtmaya çalışan CIA’in maşası olduğu, 1960’larda ortaya çıkarılmıştı.

                Yine de Carlo Feltrinelli, CIA’in önayak olduğu bir basımla Nobel ödülü arasında bağlantı kurulabileceğinden kuşkulu. Tolstoy’sa kitabı dizen Rus göçmeni, basan yayınevini ve bu işe karışmış eski CIA ajanlarını bulduğunu söylüyor.

                Bilindiği gibi Pasternak 1958’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış, Komite’ye şükran hislerini dile getiren bir telgraf çektikten hemen sonra, Sovyet rejiminin baskısı nedeniyle ödülü geri çevirmek zorunda kalmıştı. Pasternak’ın oğlu, ödülü 1989 yılında babasının adına aldı.

 * * *

Kimi Tanıdığını Söyle...

Türkiye’nin büyük yazarlarının, klasik sanatçılarının dünyada tanınmaması bizi üzse de, çoktandır kanıksamış olduğumuz bir durumdur bu; İstanbul’da deveyle gezildiğini düşünen Amerikalılar varken, Tanpınar’ın ya da Matrakçı Nasuh’un bilinmiyor olması çok şaşırtıcı gelmez. Öte yandan Arjantinli yazar Borges’in Türkiye’de, Almanya’dakinden daha iyi tanınıyor olmasında bir tuhaflık yok değildir. Woody Allen’ı ve Bob Dylan’ı en çok sevenler de Amerikalılar değil Avrupalılardır. Her ülke, kendi sanatçısını daha iyi tanır genelde, ama istisnaları çoktur bu kuralın denebilir sonuç olarak.

                İngiliz Observer gazetesinin yaptığı bir araştırma, kültürel şovenizm konusunda benzer bir sonuca ulaşmış. İtalya’da bu hafta doğumunun iki yüzüncü yılı kutlanan şair ve oyun yazarı Carlo Goldoni, İtalyanlar tarafından edebiyat tarihlerinin en büyük adlarından biri olarak görülüyor; 1793’te ölen yazarın Avrupa yazınında da büyük bir yeri olduğu, modern komedinin babası olarak anılmayı hak ettiği düşünülüyor. Oysa Goldoni, başarılı yazarlık kariyerinin son kısmını Paris’te sürdürmüş ve Moliére’e hayranlık beslemiş olmasına karşın, Fransa’da bile büyük Avrupa yazarları arasında sayılmıyor.

                Araştırmaya göre Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya ve İtalya’da sanat, müzik ve yazın alanlarındaki devler, ağırlıklı olarak “yerli malı”. Örneğin İngiltere’de suluboyanın en önemli adlarından biri olarak görülern Turner’ı Berlin, Madrid ve Roma’da tanıyan çok az insan çıkmış. Benzer şekilde Alman ressamlardan Baba Lukas Cranach, İngiltere’de neredeyse hiç bilinmiyor.

                Shakespeare’i Avrupalıların çoğu tanıyor, ama Fransa’da onunla aynı ayarda görülen Victor Hugo, Almanya’da Goethe, kendi ülkeleri dışında aynı saygıyla karşılanmıyor.

                İtalyanlar haklı olarak Leonardo da Vinci’yi evrensel bir sanatçı olarak değerlendiriyor, Picasso ve Goya’yı biliyorlar, ama Rembrant ya da Vermeer onlara pek birşey ifade etmiyor. Buna karşın Portekizli yazar Saramago’yu çok önemsiyorlar ve uluslararası bir ikon olarak görüyorlar, ama İngiltere’de araştırmaya katılanların hiçbiri, yazarın adını bile duymamış.

* * *

Blake’in İfritleri ve Melekleri

William Blake, doğumunun 250. yılında Londra’da,  British Library’de açılan bir sergiyle anılıyor. Küçük bir sergi bu – Blake’in küçük bir defteri, serginin başlıca malzemesi. Fakat ne defter! “Deneyim Şarkıları”nın en sevilen, en gizemli şiirlerinden biri olan “Kaplan”ın özgün versiyonu ve Blake’in bu şiire eşlik etmesi için yaptığı çizimler bu defterde yer alıyor.

                Sergi ayrıca Blake’in bir sanatçı, bir öncü ve bir şair olarak etkisini de ortaya koyuyor. Benjamin Britten’ın “Şarkılar ve Atasözleri” için yaptığı müzik, Philip Pullman’ın His Dark Materials’ının (“Karanlık Malzemeleri”) müsveddesi ve Tracy Chevalier’nin yeni çıkacak romanı Burning Bright’ı (“Işıl Işıl”) yazdığı defter de bu sergiye dahil.

                British Library’nin internet sitesinde defterin sayfalarını çevirebilirsiniz: www.bl.uk/turningthepages.

* * *

Agatha Christie’den Füg Sanatı

Christie hayranları bilir: yazar 1926’da tam 11 gün boyunca ortadan kaybolmuştu. New York Times’a varana kadar dünyanın dört bir yanında haber olan Christie’yi bulmak için bütün ülke ayağa kalkmış, içişleri bakanı emniyet güçlerine özel talimat vermiş, hatta Sherlock Holmes’un yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle da araştırmalara katılmıştı. Christie’nin bütün bu kaybolma numarasını kitap satışlarını artırmak için tezgahladığından kuşkulananlar olduğu kadar, kocası Archie Christie’nin onu öldürdüğünü ileri sürenler de vardı. Sonunda Agatha Christie, Harrogate’de bir kaplıca otelinde, takma bir isimle bulundu; ama oraya nasıl gittiğini, orada ne yaptığını hatırlamadığı gibi, gazetelerdeki resmini ya da adını da o süre boyunca tanımadığı anlaşıldı; olup bitenlerden tamamen habersizdi.

                Yeni çıkan bir araştırma, Agatha Christie’nin bu 11 günlük durumunu tam anlamıyla açıklama iddiasındaki “acı bilgi”yi sunuyor. Biyografi yazarı Doktor Andrew Norman, Tamamlanmış Portre adlı kitabında, Christie’nin ağır bir bunalım geçirdiğini ve intiharın eşiğine geldiğini, bunların da yazarda “füg hali” denen psikolojik durumu yarattığını anlatıyor.