|
|
|
30
mart
2007
şefin salatası:
Kağıt Kaplanlar
“ODTÜ
Kütüphanesi, Atila İlhan’ın elyazmalarından, mektuplarından ve
imzalı kitaplarından oluşan arşivini 450,000 YTL’ye aldığını
açıkladı. Bu yılın Sonbahar aylarında, İlhan için çok özel bir
sergi düzenleneceği de aynı açıklamada yer aldı. Haldun Taner’in
Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu adlı yapıtının, yazarının
düzeltilerini içeren orijinal daktilo versiyonuysa 100,000 YTL
karşılığında Boğaziçi Üniversitesi koleksiyonuna katıldı.
İstanbul’un en lirik yazarlarından kabul edilen Salah Birsel’in,
kendi desenleriyle süslediği Boğaziçi Şıngır Mıngır’a da
Pera Müzesi talip. Müze yöneticileri, İstanbul yazarlarının
elyazmalarını toplama girişimlerinin bir adımı olarak gördükleri
bu alım için yazarın temsilcisi İbrahim Muhterem’le görüşmelerin
sürdüğünü, kendilerinin de toplu bir koleksiyon sergisi
hazırlığı içinde olduklarını belirtti.”
Bu
paragrafta, “hayali” olduğunu ele veren bir sürü ipucu var
elbette. Bir kere Türkiye’de yazarların çoğu, müsveddelerini,
kitaplarının ilk baskısını biriktirmez; mektup nispeten daha çok
biriktirilir, ama hep kapıya yakın durur, kaşla göz arasında,
bir yersizlik anında ilk gözden çıkarılacaklar arasında yer
alırlar. Yazarlar bu tür malzemeleri özenle biriktirmiş olsa
bile, öldükten sonra bunlara sahip çıkan evlat, eş ya da mirasçı
pek azdır. Hadi diyelim böyle bir “tereke” var, piyasası yoktur,
para etmez; etmemesi bir yana, üniversite kütüphanelerinin böyle
malzemeyi biriktirmek gibi bir alışkanlığı pek yoktur (birkaç
istisnai durum sayılmazsa). Ayrıca para edecek olsa,
kütüphanelerin bunlara verecek parası yoktur.
Şimdi
bütün bu koşulların tersini düşünün. O durumda ortaya, Glenn
Horowitz gibi insanlar çıkıyor işte. New York Times’da
geçtiğimiz günlerde bir profili yayımlanan Horowitz, bir tür
simsar – New York’ta bir bürosu ve iki galerisi var, değerli
nüshaları, yazar mektuplarını ve elyazmalarını alıyor,
sergiliyor, piyasasını yapıyor ve satıyor. Kimi zaman
müzayedelere aynı kitabın hem satıcısı, hem de alıcısı olarak
katıldığı bile okuyor.
Horowitz’in sırrı şu: hem çok iyi bağlantıları var, hem de sıkı
bir iş adamı–akademisyen kırması. Yazarların aileleri,
elyazmalarının ve değerli nüshaların en iyi fiyattan alıcı
bulacağı konusunda Horowitz’e güveniyor; alıcılarsa iyi “mal”
almak için kime gitmeleri gerektiğini biliyor. Horowitz yıllar
içinde neredeyse tek başına ciddi bir piyasa yaratmış durumda:
Bob Woodward ve Carl Bernstein’in Watergate defterlerini
Austin’deki Texas Üniversitesi kütüphanesine 5 milyon dolar gibi
inanılmaz bir rakama satılmasına aracılık etmiş örneğin. Norman
Mailer’ın ve Don DeLillo’nun mektuplarını da aynı yere satan o.
Horowitz bu işe 1979’da, 24 yaşındayken başlamış. Bir avukatın
birinci basım kitap koleksiyonunu, borç parayla satın alıp bir
başka koleksiyoncuya satmış. 1980’lerde W.S. Merwin, Kurt
Vonnegut, Joseph Heller ve Nadine Gordimer gibi yazarların
mektuplarının satışına aracılık etmiş. Ama ilk büyük başarısı,
Nabokov’un terekesini New York Halk Kütüphanesi’ne, 1 milyon
doların üstünde bir fiyatla satmak olmuş.
Bütün
bu para tomarlarının kimseye zararı dokunmuyor mu peki?
Dokunuyor elbette. Horowitz yüzünden pek çok üniversite,
edebiyat araştırmacılarına kaynak oluşturacak bu tür malzemeye
alamaz duruma gelmiş; yazar aileleri de, bu kadar iyi para
ettiğini öğrendikleri “mal”ları bedavaya bağışlamak konusunda
oldukça isteksiz davranmaya başlamış. Bugünkü koşullarda, eğer
olağanüstü bir durum söz konusu değilse, bir yazarın arşivi
Amerika’da 50-250 bin dolar arasında değişen bir fiyata alıcı
bulabiliyor; bu fiyatın yükselmesini sağlayan başlıca unsur,
yazarın kimlerle yazışmış olduğu.
Bu da
bizi e-mail çağına getiriyor. Bundan diyelim ki 50 yıl sonra,
yazarların birbirleriyle yaptıkları e-mail yazışmaları da,
eskinin mektupları gibi işlem görecek mi acaba? Yoksa mesele
yazışmanın içeriği değil de, bir nesne fetişizmi mi? Yazınsal
ürünlerin al-sat çılgınlığına kurban gidiyor oluşuna üzülmek, bu
saatten sonra makul bir tepki midir?
|