|
|
|
6
nisan
2007
şefin salatası:
“Fransız Yazar” kimdir,
nerededir?
Genç
okurlar bilmeyebilir, ama “Türkçe” bir dönem politik bir
konuydu: hem devlet politikasının konusuydu, hem de politik
yelpazenin neresinde durduğunuz, Türkçe konusundaki tavrınızdan
anlaşılabilirdi. Dil devrimi, Güneş Dil Teorisi, Cumhuriyet
tarihi boyunca bir kereden fazla hortlamış “Vatandaş Türkçe
Konuş” kampanyaları, hep dilin politik bir nesne olarak
algılanmasının sonucuydu. Bunlara ek olarak bir de, “öz Türkçe”
olarak tanımlanan, yabancı sözcük ve dilbilgisi kurallarından
olabildiğince arındırılmış bir Türkçeyi savunanlarla,
“diğerleri” diyebileceğimiz iki grup arasındaki tartışma vardı.
“Diğerleri”nin bir kısmı “eski Türkçe”nin de günümüz Türkçesinin
bir parçası olduğunu savunuyordu; bir kısmıysa “monşer
Türkçesi”ne meraklıydı, Fransızca sözcükler kullanmadan cümle
kuramayanlara rastlanırdı (daha sonra İngilizce bilenler arttı,
Fransızca sözcüklerin yerini İngilizce olanlar aldı).
Bugün Türkçenin ne olduğu, ne olması gerektiği,
devletin dil konusundaki görevi, TDK’nın işlevi gibi tartışmalar
kendi nostaljisini üretmiş durumda diyebiliriz: arada sırada bir
köşe yazısında “oturgaçlı götürgeç” ya da “gökkonutsal avrat” ve
hatta “ulusal düttürü”den dem vurulduğunu gördüğümde, “hey gidi
günler” türü birşeyler hissettiğimi fark ediyorum. Yukarıda
sözünü ettiğim ayırım şablonuna çok bayıldığımdan değil; ama
dünyamızı, yaşamımızı ve kendimizi kurmamıza ortam sağlayan dil
hakkındaki düşünce ve tartışma üretimimizin “doğru/yanlış
kullanım” çizgisine gerilemesine içerliyorum.
Dil konusunda hala takınaklı olan iki ulus var:
Almanlar ve Fransızlar. Bir “öz Almanca”dan söz etmek mümkün;
Almanlar da sık sık “dil kirliliği”nden yakınıyor. En azından
yakın döneme kadar böyleydi; son zamanlarda İngilizce karşısında
iyice süngüleri düşmüş durumda.
Fransızlarsa pes etmemeye çalışıyor. Birleşmiş
Milletler’de Fransızcanın resmi dil kalması için enikonu savaş
veriyorlar; tuhaf yazım kurallarını kıskançlıkla koruyorlar;
Fransa dışında konuşulan Fransızcaya burun kıvırıyor, Fransa
Fransızcasının üstüne titriyorlar.
Ancak bu tutum da politik bir tutum ve
bugünlerde ateşli bir biçimde yeniden tartışmaya açıldı.
Tartışmanın vesilesi, 44 Fransız aydınının Le Monde
gazetesinde yayımladığı bir manifesto. İmza verenler arasında
Michel Le Bris, Le Clezio, Nancy Huston, Jean Rouaud ve Ben
Jalloun gibi isimler var; Fransızcanın İngilizce karşısında
tutunma şansı olabilecekse bunun, Fransızcayla Fransa’yı ayırmak
ve Fransızca yazılmış “dünya yazını”nı kucaklayarak bütün bu
üretimi “Fransızca yazın” haline getirmekten geçtiğini
savunuyorlar. Buradaki örnekleri yine İngilizceden: Naipaul,
Gordimer, Rushdie, Coetzee, İşiguro, Okri, Roy, Carey ve Desai
gibi İngiltere (ve Amerika) dışı yazarların dile getirdiği
zenginlikten dem vuruyorlar.
İşin ilginci, geçtiğimiz yıl Fransa’nın en büyük
yedi kitap ödülünden beşi, Fransa dışında doğmuş yazarlara
verildi. Renaudot ödülünü kazanan Mabanckou, “Fransız yazını
kendi sınırlarının ötesine geçtiğinde patlıyor, çünkü bu
kitaplar yalnızca Seine nehrinin kıyılarında okunuyor,” diyor.
Vietnam doğumlu Anna Moï ise, kitaplarını Fransızca yazdığını,
Fransız yayınevi Gallimard tarafından yayımlandığını, ama
kitapçılarda Vietnam yazını raflarına konduğunu söylüyor.
Manifestoya imza atan yazarlara göre yapılması
gereken ilk iş, Fransız yazar/Frankofon yazar ayrımını ortadan
kaldırmak. “Kimse ‘Frankofon’ konuşmuyor, yazmıyor. Frankofoni,
ölü bir yıldızın ışığıdır,” diyor manifesto. Uluslararası
Frankofoni Kurumu’nun genel sekreteri Abdou Diouf, “Fransızca
yalnızca Fransızlara ait değildir,” diyerek manifestoya destek
veriyor; ama Frankofoninin öldüğüne katılmıyor. Muhafazakar
başkan adayı Nicolas Sarkozy ise Le Figaro’da manifesto
hakkında görüş bildirirken Frankofoni kavramını desteklemiş, ama
bunu, Fransız olmayan Fransızca yazarlarını “gerçek” Fransızca
yazarlarından ayırma çabasında olduğu için yaptığı hissediliyor.
Bize gelince; “Türk yazını”yla “Türkçe yazın”
arasında bir ayırım yapılır oldu son yıllarda, ama burada
uluslararası bir gönderme yok (ne yazık ki); bizim tartışmamız,
“Türkiye’de yaşayan herkes Türk müdür, Türkiyeli midir”
tartışmasının yavan bir açılımı yalnızca.
|