cem akaş  
   
  G İ R İ Ş  K A P I S I 

in english

giriş kapısı

cem akaş kimdir,
sebepleri nelerdir

bibliyografya

okuma malzemesi

deep freeze:
şefin salatası&vitriol

üzerine yazılar/söyleşiler

tek uçlu ipler

dinleme malzemesi

ağ komşuları

geldim, gördüm, diyeceğim var!

başkaları ne demiş?

e-mail

  20 nisan 2007

 

şefin salatası:

Allah Sizden Razı Olsun, Mr. Vonnegut

 

 “Amerikan Edebiyatı”nın tanım cümlesine, Mark Twain’in, Edgar Alan Poe’nun, Ernest Hemingway’in yanında dahil olan Kurt Vonnegut, 84 yaşında beyaz sayfalara veda etti. Filtresiz Pall Mall içen ve bunu “intihar etmenin klas yollarından biri” olarak niteleyen Vonnegut, ne yazık ki kötü bir şekilde düştüğü ve başını çarptığı için öldü.

Lisedeyken Kurt Vonnegut’u keşfetmiş ve çok heyecanlanmıştım. Bir yanıyla, Woody Allen’a da bayıldığım göz önünde bulundurulursa şaşırtıcı değildi bu, ama Vonnegut eğlenceli bir romancıdan fazlasıydı benim için – roman kurgusu konusundaki olanaklara dikkatimi çeken ilk yazar oydu. Romanlar arası bağlantılar kurmayı da sanırım ondan öğrendim – ilk kez God Bless You, Mr. Rosewater’da ortaya çıkan, Slaughterhouse-Five’ta görünen, Breakfast of Champions ve Timequake’te başrollerden birini üstlenen bilimkurgu yazarı Kilgore Trout, bu “teğel”in ana unsuruydu elbette. Matrak bir adamdı Trout, Enis Batur’u bile kıskandıracak bir yazınsal üretimi olmasına karşın yapıtlarının çoğu yayımlanmamıştı; yayımlanan öyküleri de ucuz porno dergilerinde, anlamsız çıplak kadın illüstrasyonları eşliğinde okuyucunun karşısına çıkıyordu. Metafiziğe meraklıydı; kısa bölümlerden oluşan, grotesk karakterlerle dolu, hafif tertip felsefe paralayan şeyler yazıyordu; en sevdiği numaraysa, varolmayan şairlerden alıntı yapmaktı. Kimilerine göre Trout, Vonnegut’un alter egosuydu; aynı endişeleri, aynı bilimkurgu sevgisini, aynı evren merakını paylaşıyorlardı. Bilemem; Vonnegut bu karakteri, kendisiyle dalga geçmek için de yaratmış olabilirdi bana kalsa.

İlk öyküsünü yazdığı sıralarda General Electric’te çalışıyordu Vonnegut. Öyküyü “Collier’s” dergisine yolladı; öyküyü okuyan editör Knox Burger, öykünün aksayan yanlarını ve nasıl düzeltilebileceğini gösterdi genç Kurt’a. Vonnegut editörün dediklerini yaptı ve öyküsünü 750 dolara sattı. İkinci öyküsünden 950 dolar kazandı ve GE’deki işinden istifa edip yazmaya başladı. Ölümünden kısa bir süre önce verdiği bir söyleşide, “Şunu da kayda geçirmek istiyorum, aşağı yukarı akranım olan Knox Burger, o dönemde diğer editörlerin tümünden daha çok sayıda iyi genç yazarı keşfetmiş ve desteklemiştir. Bu hiçbir yerde yazmaz. Sadece yazarların bildiği birşeydir ve eğer yazılmazsa kolayca ortadan unutulabilir,” diyecek kadar kadirşinas bir adam olan Vonnegut’un, genç yazarlara 8 öğüdünü buraya almak istiyorum:

 

1.Sizin tam anlamıyla yabancınız olan birinin zamanını öyle kullanın ki, bu zamanın boşa harcanmış olduğunu düşünmesin.

2.Okuyucuya, bağlanabileceği en az bir karakter verin.

3.Her karakter birşey istemelidir – bu bir bardak su bile olabilir.

4.Her cümle şu iki şeyden birini yapmalıdır: karakteri ortaya koymak ya da olay örgüsünü ilerletmek.

5.Sona mümkün olduğu kadar yakın bir yerden başlayın.

6.Sadist olun. Baş karakterleriniz ne kadar tatlı ve masum olursa olsun, başlarına korkunç şeyler gelmesini sağlayın; okuyucular, onların gerçek yüzünü görsün.

7.Tek bir kişinin hoşuna gitmek için yazın. Pencereyi açıp bütün dünyayla aşk yaşamaya kalkarsanız, zatürree olursunuz.

8.Okuyucularınıza mümkün olduğu kadar çok bilgiyi mümkün olduğu kadar çabuk verin. Gerilimin canı cehenneme. Okuyucular nelerin, nerede ve neden olup bittiğini öyle iyi bilmeli ki, karafatmalar son birkaç sayfayı yese bile hikayeyi kendileri tamamlayabilmeli.

 

Gore Vidal’in “Kurt asla sıkıcı olmadı; biz gerçekçiliği Amerikan yazınının resmi biçemi haline getirdiğimiz sıralarda Kurt buna kulak asmadı; olağanüstü bir hayalgücü vardı,” dediği, Norman Mailer’ınsa “Bizim kuşağın Mark Twain’i” olarak selamladığı Vonnegut, şimdi harmonium’ların gezegeninde, kedi beşiğine uzanmış tıngır mıngır sallanıyor ve şampiyonların kahvaltısını atıştırıyor olsa gerek.

“So it goes”.