|
|
|
27
nisan
2007
şefin salatası:
Başbakan Ne Okur?
Bir
ülkeyi yönetmek herhalde zor iştir. “Beni işim değil”
diyebileceğiniz neredeyse hiçbir şey olmadığı için zor iştir,
tüm hatalarınızı milyonlarca gözün önünde yapmak zorunda
olduğunuz için zor iştir, kimseye güvenemeyeceğiniz anlarla dolu
olduğu için zor iştir, ama sanırım en çok, arada sırada
yönetmeden durabilmenin zorluğundan dolayı zordur.
Oysa böylesine ağır bir sorumluluğu olan,
“iş”ten çok “misyon” olarak tanımlanacak bir görev gecenizi
gündüzünüzü dolduruyorsa, bu doluluktan ve onun getirdiği
zihinsel yorgunluktan düzenli aralıklarla kurtulabilmek,
yalnızca kendi sağlığınız için değil, işiniz için de elzem
sayılmaz mı? Lafı gideceği yere getireyim: bir ülkeyi
yönetiyorsanız, “has” yazınsal yapıtlar okumayı, işinizin bir
parçası haline getirmelisiniz. Yanlış anlaşılmasın: gevşemek ya
da zihninizi boşaltmak, kafanızı işgal eden yüzlerce sorundan
sıyrılıp rahat bir nefes almak için değil, tam tersine, bu
sorunlara daha derinlikli, daha kavrayışlı yaklaşabilmek,
politikanın soysuzlaştırıcı kısırlığından başınızı
kaldırabilmek, koşturmamak, biraz olsun öylece durmak, hareket
etmeden durup başka bir düzleme geçebilmek için.
Bunu söylerken, “okumak kişiyi iyi insan yapar”
gibi bir yanılsamanın peşinden gittiğimin sanılmasını da
istemem. Sanatın böyle bir görevi olabileceğini de hiç
düşünmedim. Yine de okuduğunuzda sizi içine alan, insanlık
durumuna her gün karşılaştığınızdan farklı bir yaklaşım getiren,
milyonları yönetirken sormaya korktuğunuz soruları soran, belki
yanıt bile vermeden yalnızca soran iyi bir kitap; işi insanlar
adına kararlar vermek olan biri için önemli bir nimettir gibi
geliyor bana.
Türkiye’nin herhalde en çok okuyan iki başbakanı Ecevit ve
Demirel’di; ama 1970’lerde ülkeye kalıcı zararlar verdikleri
dönüşümlü basiretsizlikleri sırasında ellerine doğru dürüst bir
roman alıp okumadıklarını düşünüyorum. Okusalardı bunca kan
dökülmez miydi? O kadar basit değil kuşkusuz; ama kendilerini
bir başkasının yerine koymaları, inatlarını kemikleşmeden
aşmaları kolaylaşır, bu kadar körlemesine hatalar
yapmayabilirlerdi belki. Şimdi günlerimizi dolduran siyasi
liderse gördüğüm kadarıyla o kadar okumuyorlar ki, bazıları bir
Molière karakteri haline geldiğini bile fark edemiyor.
Bu
konuda “sivil inisiyatif”in yapabileceği birşey olduğunu
düşünmemiştim açıkçası; okumayan bir başbakana ne yapılabilir
ki? Bir başbakanı eğitmeye kalkamazsınız; bu hem küstahlık olur,
hem de fiziksel olarak mümkün olmayabilir. Ama ona mektup
yazabilir, alçakgönüllü bazı okuma önerilerinde
bulunabilirsiniz.
Kanadalı yazar Yann Martel de (Pi’nin Öyküsü) bunu
yapıyor işte. 28 Mart 2007 günü saat 15’te, Meclis’in
Ziyaretçiler Salonu’nda 49 Kanadalı sanatçıyla birlikte oturmuş,
Kanada Sanat Kurulu’nun ellinci yılı dolayısıyla Kültür
Bakanı’nın yapacağı kısa kutlama konuşmasını dinlerken, onlara
bir kez olsun dönüp bakmayan Başbakan Stephen Harper’ın nasıl
bir insan olduğunu düşünmeye koyulmuş: “Meşgul biri olduğuna
kuşku yok. Bu meşguliyet onu yanıltıyor, buna da kuşku yok.
Başbakan olmak tüm zihnini kaplıyor, meşgul ve önemli biri olma
hissini alabildiğine köpürtüyor kuşkusuz. Sanatla zerre kadar
ilgilenmediğini gösteriyor konuşma ve yönetme biçimi. Ama onun
da dinginlik anları olmalı... Stephen Harper Kanada Başbakanı
olduğu sürece, ona iki haftada bir, Pazartesi günü, dinginliği
artırıcı etkisi bilinen bir kitap yollamaya yemin ediyorum.”
Martel’in 16 Nisan’da yolladığı ilk kitap, Tolstoy’dan: İvan
İliç’in Ölümü. Mektubundaysa bu seçiminin nedenini
açıklıyor: “Yazının gücünü ve derinliğini bu kadar inandırıcı
bir biçimde gösteren, bu kadar kısa başka bir yapıt
düşünemiyorum. Tamamen döneminin ürünü ve bu kadar Rus bir
hikayenin, yerel sınırları böylesine aşıp evrenselliğe ulaştığı
başka bir örnek aklıma gelmiyor.” Martel Başbakan’dan, her gün
birkaç dakikasını İvan İliç’e ayırmasını rica ederek
mektubunu bitiriyor.
Tabii
orası Kanada: Başbakanların, ne kadar meşgul olsalar da, bir
yazar mektubu okumaya zahmet edeceği varsayılabiliyor..
|