|
|
|
19
kasım
2007 pano:
uzun bir aradan sonra...
şöyle birşey yapsam dedim: okuduğum
kitaplarla ilgili okuma notlarımı koysam, memlekete faydam
dokunsa. bu yazıları da "anahtarlık" adı altında toplasam, neden
böyle yaptığım da zaman içinde anlaşılsa.
anahtarlık:
Prag’ın Kalbinde Köprü Var
Prag!
Vinu
Pleiades
Contra
1993′te
ilk romanı Postmodern Günlerde Aşk’ı
yayımlayarak Yunanistan’ın resmi postmoderncisi unvanını
bileğinin hakkıyla kazanan Vinu Pleiades, aradan geçen 14 yıl
içinde dört roman daha çıkardı: Yaşamın Sonuna
Yürüyen Bir
Boştagezerin Aşkları (1994), Tümör Menüsü (1999),
Kanlı Şölen (2000) ve son olarak Prag! (2007).
Gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim: Prag!,
Pleiades’in romancılığının zirve noktasını oluşturuyor.
Bu
saptamayı açacağım elbette, ama önce şunu belirtmekte yarar var:
Prag!, lineer bir gelişimin son noktası olarak
görülebilir de, görülmeyebilir de - görülmesini haklı gösterecek
ölçüde önceki kitapları izliyor, ama görülmemesini de haklı
gösterecek kadar onlardan ayrışıyor.
Pleiades,
ilk kitabında bir tür “güncel zamanlar” anlatısını, ironiyle ve
“postmodern” biçim oyunlarıyla bezeyerek, gevşek yapılı,
okuyucunun meşrebine göre eğlenerek ya da sıkılarak okuyacağı
bir metin haline getirmişti; kapakta adının sonuna fazladan bir
“s” harfi ekleme biçimini, yazarın metinlere, metinlerarasılığa
ve yazıya yaklaşma biçiminin bir göstergesi olarak okumak da
mümkündü.
Yaşamın
Sonuna, Pleiades’in aynı yaklaşımı sürdürdüğü bir roman
olarak yer etti benim zihnimde; şimdi dönüp baktığımda, açıkçası
olmasa da olurmuş diyorum. Tümör Menüsü’nün en önemli
özelliğiyse, iri puntolarıydı herhalde; bir de Pleiades’in
dilinde bazı değişimlerin ve daha sonra sık sık karşımıza
çıkacak özelliklerin (zaman kipi kullanımı gibi) netleştiği
kitap olmasıydı.
Kanlı
Şölen’de
Pleiades’in anlatı dünyasının olgunlaşma evresine girdiğini
düşünüyorum; bunun bence en önemli göstergelerinden biri,
ironinin incelmeye başlaması, yazarın düz ironi üstünden prim
yapma merakının azalmaya yüz tutması ve “yüzeysel postmodernizm”
emarelerinden uzaklaşmasıydı. Şölen, aynı zamanda
Prag!’ın içinde
bulunduğu “Alanların Sürekliliği” dörtlemesinin de haberini
veriyordu.
Prag!,
dil ve ironi kullanımı açısından yukarıdaki yönelimlerin en
gelişkin örneğini sunuyor; ama bir yandan da, kurduğu dünya
açısından öncekilere hiç benzemiyor ve bir sıçrama
gerçekleştiriyor. Bir kere Pleiades hiç yapmadığı birşey yapıyor
ve tarihe, Yunan (ve kısmen Osmanlı) tarihine dönüyor; Prag’daki
Charles köprüsünün hikayesini anlatmaya koyuluyor. Bu anlatıyı
oluşturan “sahne”lerin ya da tabloların bazıları, Pleiades’te
alışık olmadığımız ölçüde lirik. Sonunda yine “düz” bir hikaye
anlatmış olmuyor Pleiades, bir hikayenin belirli anlarına,
yönlerine bakarak, eksik parçalı bir mozaik oluşturuyor ve
okuyucudan bu eksik parçaları zihninde tamamlamasını değil, bu
bütünü böylece kabullenmesini istiyor. Ben bu tavrı beğeniyorum;
Prag!, Pleiades’in kitapları içinde bence bu tavrın en
iyi kotarıldığı, en iyi şekilde yazınsallaştırıldığı kitap.
Biçimsel oyunlar, ironi ve dil cambazlıkları konusunda
Pleiades’in “efendi abi” haline gelmesini de sevinçle
karşılıyorum.
Yazarın
genel tavrına aşina olan okuyucu, parodi ve pastişin bu kitapta
da ağırlıklı bir konumda olmasını bekleyebilir; cunta sonrası
döneme, Yunanistan’ın AB’ye girişine, ulusal kimliğinin
kuşatılmasına yapılan göndermeler, bu beklentiyi boşa
çıkarmıyor. Ben yine de Prag!’ın salt parodi katmanına
indirgenemeyeceğini, hatta (yazarın niyetinden bağımsız olarak)
asıl öneminin bu katman olmadığını düşünüyorum.
Bir şey
daha söylemeden edemeyeceğim: bu kitapta hadi beni rahatsız eden
demeyeyim ama kaşlarımı kaldırmama yol açan bir tek şey oldu:
Prag!’da
neredeyse hiç kadın yok. Denilebilir ki askeri amaçlı bir köprü
ve bu köprü etrafında kopan savaşlar söz konusu, “erkek” bir
mevzu, kadının işi ne? Hayır efendim; bir kere Prag’daki
kadınlar ne oldu? Civar ormanlarda yaşayan çingene kadınlar ne
oldu? Alman ordusunun peşine takılıp gelen bir kadın grubu
düşünülemez miydi (ki Pleiades istese en alasını düşünürdü)?
Kitabın en sonunda ortaya çıkan “Alman güllesi”nin içinde bir
kadın figürü hayal meyal seçilebildi, ama Pleiades’in de dediği
gibi, “Büyük Alman güllesi, orada şehrin üstünde bırakıldı,
ilgilenmediler onunla bir daha. Kadını da, unuttular…” (s.142)
Prag!,
çok severek okuduğum bir kitap oldu sonuçta; yalnızca Vinu
Pleiades’in yazı macerasını izleyenlerin değil, iyi bir “çağdaş
roman” okumak isteyeceklerin de ilgisini çekmeli. Sonra belki
İhsan Oktay Anar ve İlhan Durusel’le karşılaştırır, Paviç’le
akrabalığı var mı diye düşünürüz.
|