| |
for
english, press 9
08
ekim 2002
pano:
manguel'den
çevirdiğim "borges'in
evinde" artık piyasada.
hızımı alamadım lakin:
phillip koch'un fantazisi de
aşağıda.
şefin
salatası:
Borges
Vegas'ta – Phillip Koch
Uçağımız
McCarran Havaalanına
yaklaşırken ve ikimiz de suskun
bir şekilde, el değmemiş
Nevada manzarasına dalmışken,
Borges'in, sanki kendi içindeki
eski bir arkadaşına
"İşte şimdi, hayvanın
gerçek kalbinin attığı yere
geliyoruz," diyerek
kıkırdadığını duydum.
Onunla bu konuyu daha
ayrıntılı olarak tartışmak,
özellikle de bu cümleyi
öğelerine nasıl ayırırdı,
onu konuşmak istiyordum, ama yol
arkadaşlarımızın durmak
bilmeyen gülüşmeleri dikkatimi
dağıttı. Yolculuğa Buenos
Aires'ten yalnız başımıza
başlamıştık, sadece ihtiyarla
ben vardık yani, ama Atlanta'ta
aktarma yaparken kendini
sevdirmeye meraklı iki
Amerikalı kızkardeş de bize
katıldı, adları Tavonda ve
Tisha Jackson'dı ama kendilerine
"T kare" diyorlardı.
Yakıcı bir sıcak hava
dalgasının ortasında leopar
desenli ceketler giyiyordu ikisi
de, ihtiyarı cezbeden ve kalbini
eriten de bu komik ve ironik
durumdu. Sıcak hava, Borges'in
Godiva çikolatası stokunu da
çoktan eritmişti ve o günden
sonra kızlar, ihtiyarın takım
elbisesinin ceplerinden, eriyik
haline gelmiş bir şekerleme
parçası çıkarmaca gibi,
göründüğü kadarıyla sonu
gelmez bir oyun icat etti.
Amerika'daki
bu zorlu konferans turunun medeni
bir akşam yemeği için bile pek
az zaman bırakması bir yana,
genç hayranlarla saatlerce
tembel tembel vakit geçirmeye
hiç izin vermediğini ileri
sürdüm. Borges her zamanki gibi
hemen itiraz etti. "Bu
yaratıklardan öğreneceğimiz
çok şey var. Amerikan
kadınları benim için sonsuz
bir muamma. Ayrıca uzun
bacakları ve tatlı bir halleri
var ve bavulları taşımamıza
yardım edebilirler."
Her
zamanki gibi onun bu romantik
akıl yürütmelerinin peşinden
gidildi ve çok geçmeden
kendimizi, bizi otellerimize
götürdüğünü varsaydığım
takside oturur bulduk. Eski
arkadaşlar arasında bile
gerginlik yaratabilecek oda
konusunu Borges'e fısıldayarak
açtım. Borges'in umrunda
değildi.
"Dostum,
önemsiz konulara büyük
ağırlık atfetmekte ısrar
ediyorsun. Ben uzununu alırım,
sen de kısasını, tamam mı?
Ama gerçekten rahatsız
olduysan, hızlı ama onursuz bir
çözüm de önerebilirim. Bir
sonraki trafik ışıklarında
onları arabadan
atabiliriz."
Buna
pek sıcak bakmadım çünkü
bavullarımız arkamızdaki
bagajda kilitliydi ve iki
kızkardeş kucaklarımıza
yayılmış, uyuyordu. Ayrıca
Tisha bir kolunu belime, öbür
elinin parmaklarını da
başımın arkasındaki saçlara
doladığı için, normal bir
konuşmayı sürdürmekte
zorlanıyordum. Borges sessiz bir
gülümsemeyle bana bakıyordu;
iki kızkardeşten kısasının
Tisha olduğunu görmek de beni
hiç mi hiç rahatlatmıyordu.
Resepsiyonda
tatsız bir sahne yaşanacağına
dair korkularım boşa çıktı,
ben bir oda tuttum, Borges başka
bir oda tuttu, kızlar da
lobideki kumar makinelerinin
arasında göze batmadan bekledi.
Ne var ki gece olunca Borges'in
masum kokteyl içme davetini daha
az masum birşey sanarak
ihtiyarın odasına sınır
tanımaz bir edayla giriverdiler.
Borges'i bu cömertliği
yüzünden azarladım ama oralı
olmadı.
"Amerikan
kadınları bana sürekli yeni
şeyler öğretiyor. Bak şuraya,
yedi kağıtlı açık poker. Ne
garip ve harika bir yer. Hadi
bakalım Tavonda, var mısın pas
mı diyorsun?"
Borges
için Amerika'daki bir konferans
turu her zaman, edebi anıları
ortaya dökme fırsatı olmuştu.
Bir bakmışsınız Nabokov ve
kelebeklerini, bir
bakmışsınız Hemingway ve
karılarını, Joyce ve
çamaşır listelerini
tartışıyor derin derin. Masum
bir soru ihtiyarı saatlerce
oyalardı, yirminci yüzyıl
edebiyatının dev isimleriyle
ilgili birinci elden hikayeler
anlatarak dinleyicilerini mest
ederdi.
"Borges,
şuradaki iskemleler tıpkı
yıllar önce bir gece Paris'te,
Les Deux Magots'da Mishima'yla
kırdığın iskemlelere
benzemiyor mu?"
"Ne
olur hatırlatma şunu bana, hala
fatura yolluyorlar. Peki, dört
papaz mı büyüktür, full
house mı?"
Ben
cevap veremeden Tavonda,
"Televizyonda Sihirli
Parmaklar varmış. Ayarlamayı
bilen kimse var mı burada?"
diye haykırdı.
Başka
bir yol denedim. "Yazma
edimini solitaire oyununa
benzeten Dostoyevski miydi? Hani
aklımıza şans eseri gelen
fikirler gibidir ya kartların
gelmesi? Yoksa Zeno'nun
paradokslarıyla Hoyle'un
Kurallarını bağdaştırmak
için yapılmış umutsuz bir
girişim miydi bu?" Borges
çoktan başka meselelere
geçmişti. "Çin yemeği
isteyen var mı? Ölüyorum
açlıktan. Bellboy'lardan
birinden istesek getirir, değil
mi?" Ben kararlıydım.
"Borgie, dur. Cannes Film
Festivalinde Jean-Paul Sartre,
Simone de Beauvoir ve Marlene
Dietrich'le nasıl mahsur
kaldığınızı bir daha
anlatsana bize."
Tüm
zamanımızı entellektüel
sohbetlerin zevkine kaptırmış
bir şekilde geçirmiyorduk
elbette. Daha hafif anlarımız
da oluyordu.
Las
Vegas ilk başta, konferans
turunun batı ayağına
başlamadan önceki son durak
olarak planlanmıştı. Ama
Tavonda ve Tisha, oteldeki orta
yaşlı erkek konukların
neredeyse tümünü, Borges için
övgüler düzmeye ikna edince,
otel yönetimi, açılış
konuşmasına sponsorluk yapmakta
tanıtım açısından fayda
olduğunu fark etti. Borges'in
çekinceleri vardı, ama Tavonda
ve Tisha, akademik konuşma
malzemesini Amerikan gece
kulübü sahnesinin özel
gereklerine uyarlama konusunda
yardım etme sözü verdi.
Wing
Ding Salonu tıklım tıklımdı,
ışıklar iyice söndürüldü,
perdeler aralandı ve on
müzisyenli bir orkestra, Richard
Strauss'un "Böyle Buyurdu
Zerdüşt"ünün Latin
versiyonunu çalmaya başladı.
Şef, Tito Puente taklidi yapmaya
çalışıyordu ama
beceremiyordu. Sonradan
öğrendik ki gerçekten Tito
Puente'ymiş. Sonra Borges
çıktı, iki yanında Tavonda ve
Tisha vardı, lavanta ve altın
sarısı gösteri kızı
kostümleri giymişlerdi, file
çorapları ve on beş santimlik
kalem topukları vardı. Ayrıca
iki kız da anlaşılmaz bir
şekilde, oldukça korkunç
gözüken birer taç takmıştı.
"Şiirlerime
bakın mesela. Bu akşamki
konuşmaya gelirken komik birşey
oldu. Fahişenin biri,
öykülerimin düzelti
okumasını yapmak istedi. Şu
son günlerde görüp durduğumuz
romantik dışavurumculuğa ne
diyorsunuz peki? Bence
uçmuşlar. Daha geçen gün şu
parlak yeni yazarlardan birinin
öyküsünü okuyordum.
Varoluşsal polemik sandığım
şey, ütopik fütüristik bir
masal çıktı. Hakkaten kafam
karıştı yani. Yazarına dedim
ki, 'Biraz edebiyat
paralamışsın.' O da
'edebiyatı karalamışsın'
dedim sanmış, çeneme yumruğu
yedim. Hiç boş yok valla bizde.
Geçen gün Strip boyunca
yürüyorduk bir arkadaşımla,
kendi halimizde maddeci
akılcılığın diyalektiğini
filan tartışıyorduk işte, laf
lafı açar misali, sonra
arkadaşım... aa, bir dakika,
seyircilerin arasında kendisi.
Kalk ayağa da seni görsünler
Julio. Alkış."
Yanaklarım
normal rengine ancak dört gün
sonra döndü.
"Julio
bana dedi ki, 'Varlık'ın
geneldeki akılcı doğasından
mı söz ediyorsun, yoksa özelde
maddi Varlık'ın doğasından
mı?' Ne fark eder yahu, dedim.
'Boşversene,' dedi, 'Git de Kant
oku.' 'Kusura bakma,' dedim, 'kan
dokuyamam.' 'Kant oku, kan doku,
aman ne komik,' dedi. Sonra da
hız yapan bir tur otobüsünün
yoluna çıktı ve omurgasındaki
kırıklar yüzünden hastanelik
oldu. Ambulansın gelmesini
beklerken ona eğilip dedim ki,
'Ee, Varlık'ın özgürlüğe
üstün olması konusunda şimdi
ne düşünüyorsun
bakalım?'"
Konferans
beklenmedik ölçüde sükse
yaptı; Borges'e dediklerine
göre o geceki müşteri epey
zormuş üstelik. Borges'le
kızlar gecenin geç saatlerine
kadar bir numaralı bölmede
müşterilerle ilgilenmeyi
sürdürdü, kitap imzaladılar,
poz verdiler, edebi kişiliklerin
taklitlerini yaptılar, hep
birlikte şarkılar söylediler.
Sırtım yeniden ağrımaya
başladığı için ben erkenden
yattım.
Borges
bu maceralarını içeren
anılarını daha sonra pek çok
antolojiye de giren "Parti
Benim Göbek Adım" adlı
öyküsünde ölümsüzleştirdi.
Bu çok başarılı ama ne yazık
ki son turunda Borges her
üniversiteden kendisine onlu bir
orkestra ve konferanstan önce en
az üç saatlik bir prova yapma
imkanı istedi, ayrıca uzun bir
egzotik aperatif ve içki listesi
verdi, konferanstan önce ve
sonra soyunma odasında hazır
bulundurulmak üzere. Bu talepler
her defasında ev sahibi
bölümün gülümseyen bir
üyesi tarafından,
"efendim, uslanmaz bir
insansınız. Her geçen yıl
daha da Borges'vari
oluyorsunuz," türünden
sözlerle geri çevrildi.
|