woody allen'ı bundan yirmi yıl önce, 1984'te tanıdım -
yönetmen ya da oyuncu olarak değil, yazar olarak. okul
kütüphanesinde üç kitabı vardı: getting even, side effects
ve without feathers. açıkça söylemek gerekirse dibim
düştü, keyiften geberdim, çok güldüm ve yatakhane arkadaşlarım
arasında zorunlu okuma kapsamına sokmak için her türlü manevi
baskıyı yaptım, sonuç da aldım. bir dönem birbirimize allen
alıntıları yapıp durduk. boston çay partisini anlattığı bölümü
ezbere bilirdik. lisedeydim ve yazdığım her kompozisyona
allen'dan (bazen de, evet, paul simon'dan) bir alıntıyla başlar
olmuştum. sonra okul dergisi objective'e uzunca bir
inceleme yazısı yazmaktan geri kalmadım. işin sonunun nereye
varacağı belliydi tabii: oturup woody allen'ı türkçeye
çevirecektim.
aslında bu fikir, daha çok bir "imkansıza ergi" kapsamında
belirmişti kafamda - böyle bir çevirinin başarılı
olamayacağından emindim. yine de büyük bir ciddiyetle ufak
daktilomun başına geçtim ve iki üç ay gibi zaman içinde,
without feathers'ı, hiçbir yayıncının talebi
olmaksızın, copyright'ı boşta mıdır, değil midir düşünmeksizin
çevirdim - o zamanlar a4 kağıtlar yaygın değildi, daha geniş ve
daha sarı bir kağıda, harflerin üst kısmını siyah altını kırmızı
basan daktilomla yazdığım, okuması dert bir çeviri oldu bu. tek
problem bu değildi ayrıca: kitabın adını "tüysüz" olarak
çevirmek istememiştim, çünkü bu sözcüğün çağrıştırdığı
"acemilik, yeniyetmelik" gibi anlamlar yoktu orijinalinde, emily
dickinson'ın "hope is the thing with feathers"ına gönderme
yapıyordu, yani bir tür doğal umutsuzluk halinden söz ediyordu.
kitaptaki "öykü"lerden birinin adı "no kaddish for weinstein"dı,
ben bunu serbestçe "weinstein'ın önlenemeyen yaşamı" olarak
çevirmiş ve bu marifetimi çok beğenmiştim. kitabın adının da bu
olmasına karar verdim.
o dönem gergedan'da bu çevirinin ufak bir bölümünü
yayımlattım. enis batur ve ömer madra dönemli yayıncılık
adı altında kitap da yayımlamaya başlayacaklarını söyleyince
allen'ı onlara verdim. ne yazık ki bir süre sonra, sıra allen'a
gelmeden bu iki kafadar istifa etti. kitabı berran tözer ve
nejat bayramoğlu devraldı, ama ha çıktı ha çıkacak derken
yayınevi kapandı. bir gün kadıköy'de kitapçı dolaşırken yerde
tüysüz'ü görünce bir tür evlat acısı yaşadım tabii -
sonradan arkadaşım olan ve yky'de birlikte uzun zaman çalıştığım
vedat çorlu'nun sahibi olduğu ara yayıncılık basmıştı başkasının
çevirisini.
aradan epey bir zaman geçti, yaşım kemale erdi ve artık
askere gitmezsem t.c.'nin bana epey bozuk atacağı anlaşıldı,
sene 98. askerde olduğum süre boyunca ev kiramı ödemeyi
sürdüreceğim için, elde paraya çevrilebilir neler var diye
bakınırken woody tomarını buldum dolabın bir köşesinde.
altıkırkbeş yayınlarının sahibi kaan çaydamlı dostum -sizden iyi
olmasın- o dönemde fena halde kelepir'le bozmuştu kafayı (daha
sonraları başka pek çok şeyini de bozacaktı), yayınevlerinin
depolarında kelepir kitap kalmayınca (kelepir'in esprisi buydu:
depo artıklarını çok ucuza kapatıp ucuza satıyordu ve bir ara
iyi iş yaptı; kaan da üç ortaktan biriydi; diğer iki ortak yüz
kızartıcı suçlardan hüküm giymedi, ama ben adlarını anmayayım
yine de), açtıkları 50-60 civarındaki dükkana yetiştirecek kitap
bulamaz olmuşlar, bunun üzerine kendi yayınevlerini kurmaya
karar vermişlerdi. ygy böyle ortaya çıktı - "yumuşak g
yayınları", tabii ki yky ile dalga geçiyordu, zaten yky'yi "yeni
karamürsel yayınları" olarak anmakta beis görmüyordu kaan (ve
türk yayıncılığının meşhurlarından çetin şan). neyse, ben de
allen'ı, daha önce altıkırkbeş'ten çıkan john lennon çevirimle
birlikte ygy'ye verdim. ne var ki makus talih orada da peşimi
bırakmadı ve hem yayınevi gümledi, hem de kelepir'in ortakları
arasında feci bir anlaşmazlık patlak verdi ve bu cesur deney
tarihin karanlık sularına gömüldü. kitabın yayımlanmadığını,
çeviri parasını alamadığımı eklemeye gerek yok herhalde.
bugün woody allen'a zar zor tahammül edebiliyorum (radio
days ve hannah and her sisters nispeten iyiydi,
crimes and misdemeanours çizgideydi); enis batur ve
ömer madra'nın yolları ayrıldı, biri yayıncılığa (bir süre
daha!) devam, diğeri kendini radyosuna vakf etti; berran tözer
çeşitli soyadı değişikliklerinden sonra picus'un yayın
yönetmenliğini yapma seviyesine düştü, neyse ki dergi (ve
tahribatı) uzun ömürlü olmadı; nejat bayramoğlu galiba bir süre
bazı erkek dergileri çıkardı, ama sonra ne yaptı bilmiyorum;
vedat çorlu'nun başına çeşitli kötü şeyler geldi tabii, ara
yayıncılık da kapanmak zorunda kaldı; kaan çaydamlı kendini bar
işletmeciliğine verdi ve kafası hep iyi dolaştığından yayıncılık
yapma ihtiyacını artık hissetmiyor sanırım. çeviriye gelince:
kaan'a verdiğim çeviri tek kopyaydı, o yüzden artık bende yok,
yeryüzünde olup olmadığı da meçhul. neyse ki memlekette mebzul
miktarda soğuk su var.