buluşlarımdan bazılarını nasıl yaptım:
var olan haliyle yaşamdan tatmin
olmamak, pek çok şeyin temelindeki sorunu oluşturuyor herhalde.
bazense sorun boyutuna varmayan bir itki görevi gördüğü, bu
tatminsizliği daha yapıcı, en azından öneri getirici bir biçime
büründürdüğü de oluyor. en azından ben, çocukluğumdan bu yana
yapıp durduğum ve bana yakın kişileri bu yakınlık nedeniyle
cezalandırmak dışında kullanmadığım buluşlarımı böyle görmeyi
yeğliyorum. buluş dediğim bu şeyler için tırnak işareti (bile)
kullanmayacağım - onları ne kadar ciddiye aldığım, gün içinde
bile değişebiliyor çünkü.
ilkokuldaydım; annanemin evi okula on
beş dakikalık bir yürüme mesafesindeydi ve ben bazı günler
okuldan çıkıp ona giderdim. diğer günler servisle eve döndüğüm
için ortaya çıkmayan bir sorun çıkardı bazen: yağmurda ıslanmak.
şemsiye kullanmaktan hoşlanmam; o zamanlarda da hoşlanmazdım -
elimde böyle bir sopa tutmak hem garibime giderdi, hem de pek
çok başka şey yapabilecek bir eli bu işe vakfetmenin yazık
olduğunu düşünürdüm. ilk buluşlarımdan biri buradan çıktı:
kafaya takılan bir çembere monte edilmiş bir şemsiye tasarladım;
komik bir şapka gibiydi, çapı normal şemsiyelerinkinden küçüktü
(çapını büyütünce kontrolü zorlaşıyordu). rüzgarda kafadan
uçmasını engellemek için çene altından bağlanıyordu. yıllar
sonra bir filmde böyle bir şemsiye gördüm ve çok sevindim.
yine aynı dönemde, yazlık yaşantımı
yakından ilgilendiren bir buluş yaptım. çocukların çoğu gibi ben
de bisiklete binmeyi çok seviyordum ve bu etkinliği bir yerden
başka bir yere ulaşmanın aracı olarak değil, bizzat kendisi
için, yani kendi içinde bir amaç olarak görüyordum. kışın
şehirde bisiklete binmeme izin verilmezdi; zaten bisikletim de
kışlık eve getirilmezdi hiç, yazlıkta bırakılırdı her yaz sonu.
dolayısıyla yaz mevsimini sevme nedenlerimden biri, bisikletime
binebilmekti. yine de bisiklet tutkumun koşulsuz ve rakipsiz
olduğu söylenemezdi: araba kullanmaktan da çok hoşlanıyordum.
arabayı gerçekten kullanmıyordum tabii, ama bir yere misafirliğe
gittiğimizde ya da ailece dışarıda yemek yediğimizde, genellikle
kız kardeşimi de alıp arabaya biner, sürücü koltuğuna oturur,
taksicilik oynardım. bir süre sonra arabada beni çeken şeyin ne
olduğunu ayrıştırmayı başardım: direksiyon simidi ve vites.
vites konusunu çözmek görece kolay oldu - yıllarca bindiğim sarı
bisan'dan sonra bir akşam bakır renkli, üç vitesli bir polo'yla
geldi babam. direksiyon meselesini çözmekse bana kalıyordu:
bazen en büyük buluşlar, basit bir "kes-yapıştır"la ortaya
çıkıyor. ne var ki normal gidon yerine, açılı gelen araba
direksiyonlu bisiklet fikrim, akranlarım arasında pek rağbet
görmedi. bu konuda bir film yapılmasını hala bekliyorum.
üniversite yıllarımda, belki okuduğum
fakültenin de etkisiyle, daha azimli projelere yöneldiğim
anlaşılıyor. "boğaz türbini" de bunlardan biriydi. basit bir
coğrafya bilgisini çevreci kaygılarla birleştiren bu buluşum,istanbul'a
özgü bir enerji kaynağı yaratıyordu. boğaz'da iki akıntı
olduğunu biliyoruz: üstteki akıntı karadeniz'den marmara'ya
akarken, alttaki akıntı ters yönde, marmara'dan karadeniz'e
akıyor. bu iki akıntının arasına, merkezi ölü bölgede kalacak
şekilde yerleştirilecek, ama kanatları her iki akıntı tarafından
itilecek kadar uzun olacak bir dizi türbin sayesinde,
oturduğumuz yerde elektrik üretebilecektik. bu türbinlerin
sayısı ve sıklığı, suların doğal akışını fazla bozmayacak
şekilde düzenlenecekti elbette. enerji bakanlığı, büyükşehir
belediyesi ya da tedaş konuyla ilgilenirse çizimlerimi ve
hesaplarımı göstermeye hazırım.
filtre kahvenin türkiye'de
yaygınlaşmasına en çok sevinen insanlardan biriyim herhalde -
nescafe'ye hiçbir zaman ısınamadım. yine de bir üstünlüğünü
teslim etmek zorundayım: hazırlaması çok daha kolay. elbette bu
üstünlüğün öylece, olduğu gibi kalmasına razı olacağım anlamına
gelmiyor bu. doğaya baktığımızda, benzer bir konuda çok güzel
bir çözüm görüyoruz: poşet (sallama) çay. üstelik çay,
demlenmesi gereken ve dolayısıyla "instant" çözüme aslında pek
yatkın olmayan bir içecekken, kahvenin demlenmesi gerekmiyor,
yalnızca yeterli bir "extraction" (sızınım) süresine ihtiyaç
var. poşet kahve fikri işte böyle doğdu. o sıralarda aynı evi
paylaştığım evren bülay'la bu konuda yoğun araştırma-geliştirme
çalışmaları yaptığımızı, hatta bunların video kaydının da
bulunduğunu itiraf etmeliyim. çay poşetlerini boşaltıp içlerini
kahveyle dolduruşumuzu, suya atılan poşetlerin kaçak yapmasını,
telve dolu fincanlardan kamera önünde afiyetle kahve içişimizi
seyretmek isteyenler olabileceğini düşünmüştük herhalde.
buradaki en büyük problem ambalajdı, çünkü kahvenin kokusu
kaçıyordu. sonunda her poşetin hava geçirmeyen keseciklere
konduğu, bu keseciklerin de konserve benzeri şık kutulara
yerleştirildiği bir tasarım yaptık. banka kredisi alıp kendimiz
mi üretime geçelim, yoksa fikri jacobs ya da nestlé'ye mi
satalım bilemedik, bu buluş da öylece kaldı. sonra geçenlerde
bir gün, sanırım migros'ta buna benzer birşey gördüm, ama
yakından bakmaya içim elvermedi.
"subnet" buluşum bir cuma günü
akşamüstü yky'de, akşam gazetesinin internet sayfasını
bilgisayarıma indirip, haberleri başlıkları ve içerikleriyle
yayınevi dedikodularına uyarladığımda ortaya çıktı. bir tür sınırlı,
dönüştürülmüş internet olarak özetleyebilirim subneti - gerçek
internetin içindeki dar bir alanı kullandığı için "sub". şöyle
işliyor: gerçek sayfaları alıyorsunuz, gerçek linkler
kullanıyorsunuz, ama içerikleri projenize göre
değiştiriyorsunuz. ne kadar çok sayıda değişik siteyi işin içine
katarsanız o kadar iyi, çünkü o oranda gerçek internete benziyor
subnet. "uydurma sanal evren" diye birşey olabilirse, subnet
işte o. bir tür labirent olarak da bakılabilir, eğer subnetin
içine, internete çıkışı sağlayacak bir kapı konmuşsa.
hıçkırık ilacını içgüdüsel olarak
bulduğumu sanıyordum, ama buluşum sandığım şeyin zaten bilinen
bir yöntem olduğu konusunda uyarılar aldım; pek inanmadım ama
ısrarlı da olmadım. nefes tutmakla, korkutulmakla filan
geçmiyorsa hıçkırığınız, bir çay kaşığı limon suyuyla bu sorunu
bir dakikanın altında çözebiliyorsunuz. ekşi mandalina da aynı
işi görüyor - bir dilimi yavaş yavaş yemeniz yeterli.
geçen gün yaptığım buluşu aktarıp
bitireyim artık. sizden iyi olmasın, zeynep ögel iki hafta önce
arabasını değiştirdi, tam otomatik vitesli bir fransız
arabasından, yarı-otomatik vitesli bir alman arabasına geçti ve
eskiden başına gelmeyen birşeyden yakınmaya başladı: araba
yokuşlarda kayıyordu. düz vitesli arabalarda da sıkıntı yaratan
bir durumdur ya bu, frenden ayağınızı çekip yavaş yavaş gaza
basmanız, aynı anda debriyajdan da ayağınızı hafifçe çekmeniz
gerekir ve eğer yokuş yukarı giderken durmuşsanız, bu esnada
arabanız geriye doğru kayabilir. çözümü basit: nscs - "no-slip
clutch system." elektronik ve hatta mekanik yollarla çalışabilen
bu sistem, tekerleklerin durmasıyla devreye giriyor ve fren
pedalını basılı olduğu noktada kilitliyor, ayağınızı
kaldırdığınızda basılı kalıyor; gaza dokunduğunuz anda (daha
doğrusu debriyajdan ayağınızı kaldırmaya başladığınız anda) ise
kilit açılıyor, böylece telaş etmenize gerek kalmıyor, usta bir
şoför olarak arkanızdaki taksicinin takdirini kazanıyorsunuz.
kanat emiroğlu bunları okuduğunda "don't
give up your daytime job" ("çalıştığın işten ayrılma")
diyecektir, sonra da boş bakkalların meşgaleleri konusunu
anımsayacaktır herhalde.