cem akaş

  G İ R İ Ş K A P I S I
in english
giriş kapısı
c.a. kimdir,
sebepleri nelerdir
bibliyografya
okuma malzemesi
deep freeze:
şefin salatası
üzerine yazılar/söyleşiler
tek uçlu ipler
dinleme malzemesi
ağ komşuları
geldim, gördüm, diyeceğim var!
başkaları ne demiş?
e-mail
18 şubat 2003

pano:

şekilde de görüldüğü gibi sitenin tasarımında ufak bir değişiklik yapıldı, yani yaptım. maksat, tabii ki, değişiklik olsundu. düzenleme konusunda bir iki farklılık var, ingilizce sayfanın, bibliyografyanın linklerini sol sütuna çektim, ama bunun dışında iki yeni sayfa ekledim: "üzerine yazılar/söyleşiler" sayfasında gazete ve dergilerde yayımlanan yazıları, yapılan söyleşileri bulmak mümkün olacak (siz ne bekliyordunuz?), "tek uçlu ipler"deyse kendi yazdıklarım hakkında ahkam keseceğim, tümüyle gayrısistematik olarak.

milletimize hayırlı olsun.

salatada bu hafta, sonkişot'un üçüncü sayısı için yaptığım yenidenyazım var.

şefin salatası:

H. Niyazi Pötürge'nin Aşk Şarkısı*

Gel be güzelim, durmayalım buralarda daha fazla, bak gece de inmiş zaten, iki seksen serilmiş gökyüzüne rakı içirilmiş ayı gibi, mahallenin hırbolarına becertilecek sanki; kestirme bir yol biliyorum arka sokaklardan geçen, kimse görmez bizi, kapı ağızlarında durmazlar, duranlar da en fazla fısıltıyla konuşur, bizi bozmazlar. Böyle bir gecelik vur-kaça müsait ucuz oteller vardır orda, görünce korkma, seni götüreceğimden değil yanlış anlama bak, midyeciler kokoreççiler vardır acıktıysan yeriz: böyle yani sonu gelmez laf gibidir aslında bunlar, uzayıp gider ya fıkra, hani sonunu bile merak etmezsin artık, öyle işte, oralardan geçeriz, karşımıza ne çıkar biliyor musun, sorma şimdi ne çıkar, hadi oyalanma, gidelim bak ne güzel olacak.

Paso kadınlar girip çıkıyor buraya, deli ederler adamı valla. Bi durun ulan durduğunuz yerde, bi susun, cak cak cak.

Sis de bastırmış zaten, hava pis, kara-sarı, genzimi yakıyor, pencereler içerdekilerin nefesinden buğulanmış, tek ampul yanıyor odalarda, pezevenkler karıların kulaklarını dilliyor köşebaşlarında, önüne bakmadan yürüyemiyorsun kardeşim, her taraf çukur, su birikintisi, belediye belediye değil ki, bacalardan duman yerine zift fışkırıyor sanki, tiridi çıkmış uğursuz bir kedi gibi oraya buraya giriveriyor, sonra çöpün başına çöker gibi çöküyor insanın üstüne.

Herşeyin bir zamanı var tabii, kara-sarı sisin de bir zamanı var, ne yapacaksın, hiç, bekleyeceksin havalar ısınsın, herşeyin zamanı var, sırası var, karşına binbir türlü insan çıkacak, ne yapacaksın, hazır olacaksın onlarla yüz yüze gelmeye, öyle bir yüz ayarlayacaksın kendine, gerekirse öldürüp gerektiğinde yaratacaksın, iş varsa yapacaksın, bir de bakacaksın, kucağına bir soru bırakmış lavuğun teki günlerden bir gün; senin zamanın gelecek yavrum, benim de zamanım gelecek, yüz kere kararsız kalacağız, yüz kere yazıp bozacağız, sonra diyeceğiz ki hadi gidip lahmacun yiyelim, yanında açık ayran.

Abi bu kadınlar hala girip çıkıyor buraya. Hala o falcı karının anlattıklarını konuşuyorlar. Ulan bi susun yahu, bi susun be.

Ne diyordum ben, ha, diyordum ki bak, acele etme, herşeyin bir sırası var, “Yer mi kıçım?” diye sormamın da vakti var bak, “Bende o göt var mı?” diye soracağım o zaman. Arkanı dön ve çık olayına gireceğim, merdivenlerden aşağı ineceğim, kelim görünecek yukardan (millet alay edecek benimle mesela, “Tavuk götüne dönmüş herifin kafası!” diyecekler, götten bir leitmotif çıkacak ortaya, nasıl laf ama, leitmotif). Süklüm püklüm bir adam olacağım belki, üstümdekiler düşecek üstümden, ben ne kadar yakıştırmaya çalışsam da; kravat filan takacağım Pazar sabahları, evde ceketle oturacağım (“Kolları bacakları çırpı gibi oldu adamcağızın!” diyecekler). Ne yapalım yani? Değer mi milleti rahatsız etmeye? Yer mi? Bir anda kararımı vereceğim, aynı anda gözden geçireceğim kararımı, bir sonraki an fikrimi değiştirmiş olacağım, an dediğin nedir ki sonuçta.

Zaten bak ben bu yolların hepsini biliyorum, kaçın kurasıyız icabında – gecesini de bilirim, sabahını da, ikindisini de, böyle gıdım gıdım yaşadım ben gençliğimi, damlalıkla verdiler hayatı bana; komşudan gelen radyo türküsü konuşulanları ve bıkkınlığı örtmez de taşır ya, onu da bilirim. Ne diyorsun yani?

Diyorum ki bak ben bu bakışların da hepsini biliyorum, kaçın kurasıyız diyorum – böyle kaşını gözünü oynatıp iki lafla adam bağlayan karıları çok gördük biz, sonra o bağladıkları adamları kabuğunu soymadan çıtır çıtır yerler de ha, kolunu kıpırdatamazsın, dökülür saçılırsın orta yere, iliğini kuruturlar, ruhunu ezerler, ne yapacağını bilemezsin. Ee, ne diyorsun yani?

Bana bu kolları da yediremezsin bebeğim, çok gördük bunları biz – takıp takıştırmışsın bilezikleri, oh, pamuk beyazı cıbıl kollar (ama ışıkta bakınca o da ne – ağda!), koku da sürünmüşsün, o yüzden mi gitti başımdan aklım, memelerine doğru? Bir masaya koyuyorsun kollarını, bir şalını sarınıyorsun, bakmaya doyamıyor insan. Peki ama ne diyorsun? Nasıl anlatsam derdimi?

***

Şöyle mi desem mesela, dün gece sokakları arşınladım, arşın ne demekse, zift gibi dumanın bacalardan yükselişini seyrettim, daha Kasım bile olmadı bu ne yakmaktır dedim, donlu atletli adamlar, kıçlarının kılları ağarmış, çıkmış pencerelerden bakıyorlardı... Ne olmalıydım ben biliyor musun, koca bir denizanası, ağır ve sessiz, dolaşmalıydım denizlerde.

***

Sonra bir huzur geliyor, bazen öğledensonra, bazen gece, mışıl mışıl, biliyor musun! Uzun parmaklar saçını okşuyor günün sanki, uyuyuveriyor zaman... yorgun.... kaytarıyor bazen de, ben şuraya kıvrılırım diyor, giriveriyor aramıza. Peki, lahmacunla ayranı bitirdikten sonra, üstüne bir künefe paylaştıktan sonra hadi, cesaretimi toplayıp eteğimdekileri dökeyim mi, bu mudur yani? Çok ağladım kızım ben, çok acı çektim, acıların adamı oldum, böyle inan olsun kellemi uçurmuşlar da (biraz kel bir kelle) tepside getirmişler gibiydim bir ara, ama marifet değil tabii, adam mıyız ki biz – mesele de mesele olsa, değil; ne oldu, tam yakalamışken kaçıverir ya, öyle kaçtı işte o an, basiretimiz bağlandı konuşamadık tamam, baktım bizim vestiyerdeki çocuk bile yeni terleyen bıyıklarının altından sırıtıyor, tamam dedim, anladım, erkekler korkmaz mı, korktum işte, üstüme gelme.

Değer miydi peki, hem ne biçim değerdi, ayranımızı içmişiz, lahmacunumuzu yemişiz, üstüne tatlıyla çay, oh, garson tabakları toplamış, kürdanla hesabı getirmiş kolonya tutuyor, dereden tepeden laflıyoruz, iyi olmaz mıydı böyle şık bir gülümsemeyle meseleyi kökünden halletmek, herşeyi dertop edip o lanet olası sorunun üstüne salmak, “Hanyayı gonyayı gördük biz, kapayın çenenizi de dinleyin iki dakka” demek – peki içlerinden biri hafifçe doğrulup başının altına yastık koyar da “Ne diyorsun sen aslanım, ben bunu kastetmedim ki, alakası yok,” derse, o zaman ne bok yiyeceğiz? Hadi bakalım. Değer miydi peki, bir faydası olur muydu, düşün, o kadar günbatımından, bütün o avlulardan, ıslak sokaklardan, romanlardan, ayran bardaklarından, yerleri süpüren eteklerden sonra –hepsi bu da değil üstelik!- yavrucum anlatamıyorum ki derdimi! Sanki böyle sihirli bir lamba varmış da sinirlerimi perdeye yansıtıyormuş gibi düşün: içlerinden biri başının altına yastık koysa ya da üstündeki şalı atsa ve pencereye dönüp deseydi ki: “alakası yok aslanım, ne diyorsun sen, ben bunu kastetmedim,” değer miydi?

***

Yok be yahu! Benden hakkaten asıl oğlan olmaz, ben sana söyleyeyim; olsam olsam figüran filan olurum ben, olayların gelişmesinde faydam dokunur, bir iki sahneyi benimle başlatırlar, asıl oğlana akıl bile verebilirim belki; maşa gibi yani, işe yararsa mutlu olan, saygıda kusur etmeyen, hesaplı, temkinli, ama biraz da gerzek biri, anladın mı; hatta bazen gülünç – bazen neredeyse soytarının allahı.

Yaşlanıyorum be güzelim... bizden geçmiş... içdonu mu giymeye başlasam, nedir?

Saçlarımı da yandan alıp kelimi kapatsam? Şeftali yersem mideme dokunur mu? Hırkamı giyip kordonboyunda yürüsem. Şarkılar söyleyen hurileri dinlesem – birbirlerine söylüyorlar tabii. Bana söyleyecek halleri yok ya. Cennet ırmağının kenarında oturmuş saçlarını tarıyor namussuzlar, tövbe yarabbim, kömür karası saçlar, ırmağın suları köpürüyor bembeyaz, yok böyle bir olay. Dalmışız o ırmağa, huriler de peşimizden, çıplaklar ama yosunlara sarınmışlar, sonra birileri bize sesleniyor, uyanıyoruz uykumuzdan, bir de bakıyoruz ki boğulmuşuz.

*Bkz, T.S. Eliot, “The Love Song of J. Alfred Prufrock”