nasıl
kitap katili oldum:
üç yaşımdan beri kitap biriktiriyordum
hakim bey - ilk kitaplarım almancaydı, babama onları o kadar çok
okutturmuştum ki, o olmadığında da kitaplara bakıp, kendi
okuduğumu sanacak kadar ezberlemiştim içindekileri. en kolay
hediye alınan çocuklardandım - hediye paketinden altın
kitapların, milliyet yayınlarının ciltli kitapları çıktı mı
keyfime diyecek olmazdı. sünnetimde onlarca kitap getirdiği için
dayımı çok tutmuştum.
hediyelerle başlayan bu biriktirme işi
bir süre sonra ticarete de sevk etti beni hakim bey. kışın
okuduğum mandrake, kızılmaske, teksas ve zagor'ları yazın
akşamüstleri, yazlığın çarşısında yer tezgahında satardım. belki
de bu yüzden, belki daha sonraki yıllarda new york'ta yaşadığım
sırada en güzel kitaplarımı sokak satıcılarından aldığım için,
"kitap kitapçıda satılır" teranelerine sıcak bakamadım. ama
dediğim gibi, bu daha sonraydı. ilkokuldayken, kitaplarımın bir
kataloğunu çıkarmak için eni konu uğraşmıştım - galiba beş yüze
yakın başlıktan söz ettiğimi anlamıştım böylece. ortaokul
kütüphanesindeki ingilizce çocuk romanlarının önemli bir kısmını
okuduğumu biliyorum; lisedeyken kütüphanede kitap keşfetmekten
büyük zevk aldığımı da.
torbalar dolusu kitap alma dönemimse
üniversiteye rastlar, başlıca sorumlusu pandora ve kitap
fuarlarıdır, ama cağaloğlu'ndaki kitapçıları da sık sık talan
etmişliğim vardır. kitap çaldığım zamanlar da bu zamanlardır
hakim bey, ama bu hikayeyi biliyorsunuz zaten. buna koşut olarak
odamdaki kitaplığın şişmesi, çift sıraya genleşmesi ve sonunda
taşması kaçınılmaz olacaktı. yine de en kötüsü, new york'tayken
bursumun büyük bir kısmını harcayarak aldığım ve türkiye'ye
binbir zahmetle, koli dolu çuvallarla yollayıp bir ay boyunca
yolunu gözlediğim kitapları koyacak yerimin olmadığını görmek
oldu. şimdi düşünüyorum da, yeni bir eve çıkmak istememin
nedenleri arasında daha büyük bir kitaplık yaptırıp kitaplarımı
rahatça görebilmek, elimi attığımda aradığımı bulmak, evet,
büyük bir yer tutuyordu.
büyükçe salonun bir bölümünün
duvarlarını kitap raflarıyla kapladıktan ve kitapları da özenle
sınıflandırarak ve alfabetik dizerek yerleştirdikten sonra
başlamış olmalı yokuş aşağı gidiş. nasıl söylemeli, üstüme
üstüme gelmeye başladı bu kitaplar; kitapçılardan soğudum,
yazmaktan, çevirmekten, yayımlamaktan soğudum, kitap okumaktan tat almaz oldum, kitap
fuarlarına gitmeyi bıraktım. sonra bir kez daha, bu sefer biraz
daha küçük bir eve taşındım ve sert bir darbe aldım hakim bey -
tek bir çalışma odasına tıktım kitaplarımı ve ne kadar
uğraştıysam da ilk düzenlerini yeniden kuramadım. çok da
uğraşmadım işin doğrusu. asıl boğulma duygusu burada üstüme
çöktü herhalde. beklediğimiz depremde kimse beni bu yığının
altından çıkaramazdı. ama deprem olmasa bile, yavaş yavaş,
küflene küflene çürüyen bu moloz yığınının içinde soluk almaya
çalışan ciğerlerim, sonumu hazırlıyordu.
sağlık sorunlarını öne çıkararak
cinayetlerime kılıf hazırlamaya çalıştığımı düşünmenizi istemem
hakim bey. kitapların beni fiziksel bir mekana bağımlı
kılmasından, kötü basılmış kitapların dağılmasından, asitli
kağıtların dökülmesinden, yaşayacağım mekanları sürekli onları
göz önünde bulundurarak seçmek zorunda kalmaktan şikayetçiyim.
belli bir noktadan sonra, istediğiniz kadar iyi
yerleştirilmiş/sınıflandırılmış olsunlar, kişisel kitaplıkların
kullanışsız hale gelmesinden, zaman kaybettirmesinden ve
verimliliğinin düşmesinden, yani işlevsizleşmesinden dertliyim.
bunu net olarak anlamam için, britannica ansiklopedisinin cd-rom'unu
bilgisayarıma yüklemem ve bir süre kullanmam gerekti. arama ve
çapraz gönderme konusunda çok da iyi bir sistemi yoktu gerçi,
ama kitaplığıma fark attığı açıktı. düşündüm: devlete, ya da
devletlerüstü bir kuruma, diyelim ki birleşmiş milletler'e
yıllık ödenecek bir vatandaşlık vergisi karşılığında, dünya
kütüphanelerindeki tüm kitaplara ve dergilere erişim iznim olsa,
çoğaltıp satmamak kaydıyla istediğim kitabı depolayabileceğim
bir bellek sistemim olsa, bunları okumamı sağlayacak arayüz de
bir bilgisayar ekranı değil, çözünürlüğü ve okunurluğu çok daha
yüksek, daha taşınabilir, daha katlanır/yuvarlanır, daha
kişiselleştirilebilir yani "benim" kılınabilir bir "sayfa" olsa,
çok iyi bir arama motoru bu milyonlarca kitabın arasında
dolaşsa, bütün kitaplarımı yakmaz mıydım?
bu işin sonunun nereye varacağının bu
noktada belli olduğunu anlamışsınızdır hakim bey. paranoyak
kumpaslara meraklı biri olduğum için şu olasılığı da düşünmedim
değil: indirdiğim metinlerin, asıl metinler olduğunu nereden
bilecektim? 1984'teki gibi sistemli ve merkezi bir
tahrifat olması gerekmezdi bunun, yeniortaçağ'ın liberal ve
çokmerkezli dokusunda barınan hacker öbekleri, pekala böyle bir
müdahaleyi çeşitli nedenlerden ötürü, hatta hiç nedensiz yere
üstlenebilirdi. bu tehlikenin, dostoyevski'yi bile değiştirerek
yayımlayan "islamcı" yayınevlerinden daha ciddi bir tehlike
olmadığına, çaresinin de yine sistem içinde bulunabileceğine
inandım.
herşey pragmatik akıl yürütmeyle
çözülemiyor, farkındayım hakim bey. kitap dediğimiz, yalnızca
içerik değil, yalnızca kullanım da değil. bir kültür, bir yaşama
ve sosyalleşme biçimi, bir ekonomi ve elbette bir siyasal duruş
kaynağı. kitabı yok etmek, evde yer açmaktan öte bir anlam
barındırıyor kuşkusuz. ama düşünün - ben düşündüm: matbaa öncesi
dönemin el yazmaları için de aynı şey geçerli değil miydi? kitap
için saydığım herşey, onlar için de yok muydu? durabildiler mi
peki? onların yerine gelen sistem, kendi kültürünü, ekonomisini,
birey ve topluluk olma biçimlerini getirmedi mi, şimdi çok değer
verdiğimiz?
iyi de, diyeceksiniz, nerede bu sistem
ve teknoloji? biliyorum hakim bey, biliyorum, henüz yok. ama
prangalarımızı yakmazsak, özgürlüğü beklemeye hakkımız olur mu?