cem akaş

G İ R İ Ş K A P I S I
in english
giriş kapısı
c.a. kimdir,
sebepleri nelerdir
bibliyografya
okuma malzemesi
deep freeze:
şefin salatası&vitriol
üzerine yazılar/söyleşiler
tek uçlu ipler
dinleme malzemesi
ağ komşuları
geldim, gördüm, diyeceğim var!
başkaları ne demiş?
e-mail
20 ekim 2004

pano:

emily ve charlotte'a yuva bulundu - onlar artık aslı ve boğaç'ın zeytin ve gazoz'u. ilgilenenlere teşekkür eder, başarılarının devamını dileriz.

müdüriyet

 

vitriol:

nasıl kitap katili oldum:

üç yaşımdan beri kitap biriktiriyordum hakim bey - ilk kitaplarım almancaydı, babama onları o kadar çok okutturmuştum ki, o olmadığında da kitaplara bakıp, kendi okuduğumu sanacak kadar ezberlemiştim içindekileri. en kolay hediye alınan çocuklardandım - hediye paketinden altın kitapların, milliyet yayınlarının ciltli kitapları çıktı mı keyfime diyecek olmazdı. sünnetimde onlarca kitap getirdiği için dayımı çok tutmuştum.

hediyelerle başlayan bu biriktirme işi bir süre sonra ticarete de sevk etti beni hakim bey. kışın okuduğum mandrake, kızılmaske, teksas ve zagor'ları yazın akşamüstleri, yazlığın çarşısında yer tezgahında satardım. belki de bu yüzden, belki daha sonraki yıllarda new york'ta yaşadığım sırada en güzel kitaplarımı sokak satıcılarından aldığım için, "kitap kitapçıda satılır" teranelerine sıcak bakamadım. ama dediğim gibi, bu daha sonraydı. ilkokuldayken, kitaplarımın bir kataloğunu çıkarmak için eni konu uğraşmıştım - galiba beş yüze yakın başlıktan söz ettiğimi anlamıştım böylece. ortaokul kütüphanesindeki ingilizce çocuk romanlarının önemli bir kısmını okuduğumu biliyorum; lisedeyken kütüphanede kitap keşfetmekten büyük zevk aldığımı da.

torbalar dolusu kitap alma dönemimse üniversiteye rastlar, başlıca sorumlusu pandora ve kitap fuarlarıdır, ama cağaloğlu'ndaki kitapçıları da sık sık talan etmişliğim vardır. kitap çaldığım zamanlar da bu zamanlardır hakim bey, ama bu hikayeyi biliyorsunuz zaten. buna koşut olarak odamdaki kitaplığın şişmesi, çift sıraya genleşmesi ve sonunda taşması kaçınılmaz olacaktı. yine de en kötüsü, new york'tayken bursumun büyük bir kısmını harcayarak aldığım ve türkiye'ye binbir zahmetle, koli dolu çuvallarla yollayıp bir ay boyunca yolunu gözlediğim kitapları koyacak yerimin olmadığını görmek oldu. şimdi düşünüyorum da, yeni bir eve çıkmak istememin nedenleri arasında daha büyük bir kitaplık yaptırıp kitaplarımı rahatça görebilmek, elimi attığımda aradığımı bulmak, evet, büyük bir yer tutuyordu.

büyükçe salonun bir bölümünün duvarlarını kitap raflarıyla kapladıktan ve kitapları da özenle sınıflandırarak ve alfabetik dizerek yerleştirdikten sonra başlamış olmalı yokuş aşağı gidiş. nasıl söylemeli, üstüme üstüme gelmeye başladı bu kitaplar; kitapçılardan soğudum, yazmaktan, çevirmekten, yayımlamaktan soğudum, kitap okumaktan tat almaz oldum, kitap fuarlarına gitmeyi bıraktım. sonra bir kez daha, bu sefer biraz daha küçük bir eve taşındım ve sert bir darbe aldım hakim bey - tek bir çalışma odasına tıktım kitaplarımı ve ne kadar uğraştıysam da ilk düzenlerini yeniden kuramadım. çok da uğraşmadım işin doğrusu. asıl boğulma duygusu burada üstüme çöktü herhalde. beklediğimiz depremde kimse beni bu yığının altından çıkaramazdı. ama deprem olmasa bile, yavaş yavaş, küflene küflene çürüyen bu moloz yığınının içinde soluk almaya çalışan ciğerlerim, sonumu hazırlıyordu.

sağlık sorunlarını öne çıkararak cinayetlerime kılıf hazırlamaya çalıştığımı düşünmenizi istemem hakim bey. kitapların beni fiziksel bir mekana bağımlı kılmasından, kötü basılmış kitapların dağılmasından, asitli kağıtların dökülmesinden, yaşayacağım mekanları sürekli onları göz önünde bulundurarak seçmek zorunda kalmaktan şikayetçiyim. belli bir noktadan sonra, istediğiniz kadar iyi yerleştirilmiş/sınıflandırılmış olsunlar, kişisel kitaplıkların kullanışsız hale gelmesinden, zaman kaybettirmesinden ve verimliliğinin düşmesinden, yani işlevsizleşmesinden dertliyim. bunu net olarak anlamam için, britannica ansiklopedisinin cd-rom'unu bilgisayarıma yüklemem ve bir süre kullanmam gerekti. arama ve çapraz gönderme konusunda çok da iyi bir sistemi yoktu gerçi, ama kitaplığıma fark attığı açıktı. düşündüm: devlete, ya da devletlerüstü bir kuruma, diyelim ki birleşmiş milletler'e yıllık ödenecek bir vatandaşlık vergisi karşılığında, dünya kütüphanelerindeki tüm kitaplara ve dergilere erişim iznim olsa, çoğaltıp satmamak kaydıyla istediğim kitabı depolayabileceğim bir bellek sistemim olsa, bunları okumamı sağlayacak arayüz de bir bilgisayar ekranı değil, çözünürlüğü ve okunurluğu çok daha yüksek, daha taşınabilir, daha katlanır/yuvarlanır, daha kişiselleştirilebilir yani "benim" kılınabilir bir "sayfa" olsa, çok iyi bir arama motoru bu milyonlarca kitabın arasında dolaşsa, bütün kitaplarımı yakmaz mıydım?

bu işin sonunun nereye varacağının bu noktada belli olduğunu anlamışsınızdır hakim bey. paranoyak kumpaslara meraklı biri olduğum için şu olasılığı da düşünmedim değil: indirdiğim metinlerin, asıl metinler olduğunu nereden bilecektim? 1984'teki gibi sistemli ve merkezi bir tahrifat olması gerekmezdi bunun, yeniortaçağ'ın liberal ve çokmerkezli dokusunda barınan hacker öbekleri, pekala böyle bir müdahaleyi çeşitli nedenlerden ötürü, hatta hiç nedensiz yere üstlenebilirdi. bu tehlikenin, dostoyevski'yi bile değiştirerek yayımlayan "islamcı" yayınevlerinden daha ciddi bir tehlike olmadığına, çaresinin de yine sistem içinde bulunabileceğine inandım.

herşey pragmatik akıl yürütmeyle çözülemiyor, farkındayım hakim bey. kitap dediğimiz, yalnızca içerik değil, yalnızca kullanım da değil. bir kültür, bir yaşama ve sosyalleşme biçimi, bir ekonomi ve elbette bir siyasal duruş kaynağı. kitabı yok etmek, evde yer açmaktan öte bir anlam barındırıyor kuşkusuz. ama düşünün - ben düşündüm: matbaa öncesi dönemin el yazmaları için de aynı şey geçerli değil miydi? kitap için saydığım herşey, onlar için de yok muydu? durabildiler mi peki? onların yerine gelen sistem, kendi kültürünü, ekonomisini, birey ve topluluk olma biçimlerini getirmedi mi, şimdi çok değer verdiğimiz?

iyi de, diyeceksiniz, nerede bu sistem ve teknoloji? biliyorum hakim bey, biliyorum, henüz yok. ama prangalarımızı yakmazsak, özgürlüğü beklemeye hakkımız olur mu?