cem akaş

  G İ R İ Ş K A P I S I
in english
giriş kapısı
c.a. kimdir,
sebepleri nelerdir
bibliyografya
okuma malzemesi
deep freeze:
şefin salatası
üzerine yazılar/söyleşiler
tek uçlu ipler
dinleme malzemesi
ağ komşuları
geldim, gördüm, diyeceğim var!
başkaları ne demiş?
e-mail

22 nisan 2003

pano:

cogito'nun yeni sayısında "yeni istanbul" dosyası var. eski köye yeni adet olarak düşünülebilir belki - hep nostaljiyle anılan bir "geçmiş görkem şehri"dir ya istanbul, bugününe bakmamayı yeğler çoğu insan. öte yandan, büyükşehir'in ışıklı billboard'larını görüyorsunuz: doğum yerleri neresi olursa olsun, "ben de istanbulluyum" diyen tatlısesler, koçlar... onlar istanbullu olmaya bu kadar meraklı; peki sokakta istanbullu, o da bayılıyor mu istanbul'a? herkesin fenerbahçeli olması gibi, bir süre sonra herkes aynı zamanda istanbullu da olmayacak mı bu gidişle? kastamonu'da 375 bin kişi yaşıyor; istanbul'daki kastamonuluların sayısı 264 bin. istanbullular ayağa kalksın, kandıralı sen de kalk.

tek uçlu iplere hala buyurabilirsiniz.

şefin salatası:

istanbul 2003

İnsan, değişimi içselleştiremeyince, günü anlayamayınca, kendini ve “iyi olan”ı tanımlarken kullandığı kıstaslar –diğer insanlar, yerler, kurumlar, ilişkiler- yerlerini tümden başkalarına bırakınca, belki de ister istemez geçmişte kalmış, dolayısıyla sabit olduğu düşünülebilecek, oysa her hatırlanışta yeniden kurgulanan bir “an”a tutunmaya çalışıyor. Mutlak bir tanım peşinde koşmasa bile, göreceli bir tanıma gönül indirmiş olsa bile böyle bir kerterize ihtiyaç duyuyor. İstanbul gibi, önlenemediği gibi kavraması da zor bir şekilde değişen, hiç durmayan bir şehir ve bireylerin bu şehirle kurduğu ilişki söz konusu olduğunda da böyle oluyor – “eski İstanbul”, asıl İstanbul oluyor, değerlendirmeyi yapanın yaşına ve İstanbul'a ne zaman geldiğine, onu ne zaman fark ettiğine bağlı olarak, on yıl öncesinden de söz edilebiliyor, yüz yıl öncesinden de; değişmeyen, “şu an”ın İstanbul için hep pejoratif anlamlar getiriyor olması.

Kime göre? Kendini İstanbullu, değişimi yaratanları da “diğerleri” olarak tanımlayanlara göre elbette. Bu ayrım, beraberinde bir yalıtımı da getiriyor – bugün kaç tane İstanbul'un olduğunu saptamak herhalde olanaksız, ama birbiriyle karşılaşmayan, birbirini bilmeyen, anlamayan, bilmek ve anlamak da istemeyen, aynı şehir yaşantısını hiçbir biçimde paylaşmayan insan öbeklerinden oluşma pek çok İstanbul'un olduğunu inkar etmek zor. Parçalarının toplamından daha aza denk bir bütün bu; yan yana geldiklerinde birbirlerinden eksiltiyorlar aslında, birbirlerini tedirgin ediyor, telaşa düşürüyor, savunma ve saldırma dürtüleri uyandırıyorlar.

“Şu an”dan memnun olanını bulmak hep çok zordur öte yandan – açın seyyahların anlatımlarını, göreceksiniz: her zaman turistik olmuş birkaç unsur dışında, kötülemesi çok kolay olan bir dolu yanı olagelmiştir İstanbul'un. Geriye bakıldığında olumlama dozunun artmasını engellemez bu; şehir hep daha kötüye gittiği için değil, bakan kişi “an'a oturmadığı” için. Dolayısıyla yirmi yıl, yüz yıl sonra, 2000'li yılların İstanbul'u bir nostalji nesnesi olacak, nostalji onun etrafında kurgulanacak; buna yalnız biz, yalnız şimdi şaşırabiliriz.

Bu gerçek, gelecekten gelecek bakışlara kuşatıcı bir yazılı-görsel döküm sunma çabasını gerekçelendirebilir; ama bu olmasaydı bile, sırf kendimiz için böyle bir döküm çabasına kalkışmaya değerdi, değer. Yeni İstanbul, eskisiyle zıtlaşarak, ayrılarak, uzak durarak tanım kazanıyor, ama onunla iç içe geçtiği, onun yapılarını benimsediği, onun alışkanlıklarını değiştirdiği de oluyor – müthiş bir dinamik söz konusu. Ortak yaşam bilincinden söz edilemese de, hasımlıkların gevşediği, neredeyse anonim bir mizahın, pırıltısını göstermeye ender de olsa fırsat bulduğu, en azından tarafların (ki bu “taraf ” sınırları da değişkenlik taşıyor) birbirlerine ilişmediği anlar, ortamlar, çok ilginç bir yapı ortaya çıkarıyor. Bu yapı bir yönüyle fiziksel – mimaride, sokaklarda, vitrinlerde, yollarda karşımıza çıkıyor; bir yanıyla soyut oysa, ilişkilere sinmiş durumda; “fotoğrafını çekmek” daha zor; kimi zaman dilde barınıyor bu yapı, kimi zaman hareketlerde, bakışlarda. “Adap” bunu hemen gösteriyor örneğin: dolmuş adabı, bakkaldan birşey isteme adabı, kuyruk adabı, giyinme ve eğlenme adabı “oraya ait olan”la olmayanı bir çırpıda ayrıştırmamızı sağlıyor. Bu aidiyet sürekli sınanıyor, koşulları ve özneleri sürekli değişiyor, şehir de onlarla birlikte değişiyor.

Cogito, 35. sayısında İstanbul'daki bu dinamiği saptamak, bunu da periyodik olarak yeniden gündeme getirmek istiyor. Beş yıl önce metro yoktu İstanbul'da, on yıl önce tantuni yaygın değildi, Afrikalı tıp öğrencileri ve futbolcu adaylarını sokaklarda görmek zordu, on beş yıl önce saz barlara her yerde rastlanmıyordu, tinerciler ATM kulübelerinde uyumuyordu, yirmi yıl önce Sultanbeyli belediye değildi, Carrefour'dan alışveriş yapılmıyordu. Şehir yaşamına nelerin eklendiğini, nelerin eksildiğini, nelerin dönüşüm geçirdiğini izlemek, böyle bir kayda geçirme girişimi olmadığında zorlaşıyor. Karmaşayla zenginliğin bulanık sınırında kurulmuş İstanbul, böyle bir kayıt çabasını fazlasıyla hak ediyor.