| |
24
eylül 2001
ise'nin
yeni baskısı ise, ki
değil adıyla
çıktı. sinirlenmeyecekseniz
buyrun, çünkü içinde epey bir
ekleme var.
siteyi
yeniledik görüldüğü gibi -
süreyya'nın ellerine sağlık.
şimdilik bazı aksaklıklar var,
kısa sürede halledeceğiz.
öneri ve yorumları olanlar
nasıl olsa susmayacaktır, onun
için "şunu yapın bunu
yapın" demiyorum.
bu haftaki
salata her zamankinden biraz
farklı - karşılıklı konuşma
değil de kürsüden konuşmaya
daha çok benzediği
söylenebilir. karşı-nutuk
önümüzdeki hafta artık.
şefin
salatası:
arkadan
Aradan
çok zaman geçti, sık olmasa da
hala düşünüyorum seni, bazen
ortak bir arkadaşımızla
konuşurken adın geçiyor,
arkadan konuşmak hoşuma gitmese
de sert espriler yaparak
çınlayan kahkahalar atıyorum o
zaman, yumuşak bir cümlecik
eklemeyi de ihmal etmiyorum
kontrolümü göstermek için;
sende kalmış bir eşyamı
hatırlıyorum bazen, daha
doğrusu bir şeyimi
bulamadığımda senin üstüne
yıkıyorum bu yokluğu, bazen
bir tişört oluyor bu, bazen bir
kalem; bende hiçbir şeyinin
kalmamasına çok dikkat etmiş
olduğum halde nasılsa
atladığım ayı desenli pazen
pijamanı hala dolapta bir yerde
tutuyor olmam artık
eğlendiriyor beni, üstelik
nereye koyduğumu da hep
unuttuğumdan, her
karşılaştığımda bir
şaşkınlık duygusu
yaşıyorum, tanımıyorum önce,
sonra o pijamayı aslında hiç
giymediğini, sırf evimde
yerleşik bir varlığının
olduğunu kendine ve bana
kanıtlamak için getirip
bıraktığını düşünüyorum,
her seferinde düşünüyorum
bunu, duysan sinirlenip
haksızlık ettiğimi
söyleyeceğini bile bile; kimi
zaman başım sıkıştığında,
ayna karşısında kendimi
sıvazlamaktan yorgun
düştüğümde, memelerinin
arasından ağzına girişimi
canlandırıyorum kafamda –
başka hiçbir imge, hiçbir
mizansen işe yaramadığında
yapıyorum bunu, sonrasında
biraz kötü bir tat bırakıyor
bu bende, kendi kendine yetme
mantığı üzerine kurulu bir
etkinlik içindeyken senden medet
ummak zorunda kalmasaydım keşke
diyorum, ama her seferinde de
işe yarıyorsun; işte
genellikle bunu düşündükten
sonra aklıma takılıyor hep
aynı soru: o gece son kez
sevişeceğimizi, sevişiyor
olduğumuzu, seviştiğimizi
biliyor muydun?
Aslında
sonuçları açısından
birbirinden çok farklı üç
soru: "bu son
sevişmemiz" cümlesinin
içerdiği bilgiye sevişmeden
önce mi, sonra mı, yoksa
sevişirken mi sahip olduğun,
herşeyi değiştirir elbette. O
zamana dek iki kez ayrılmış,
bir daha görüşmemeye, en
azından bir daha asla
sevişmemeye birkaç kez karar
vermiştik, dönem dönem bu
kararı uyguladığımız da
olmuştu, daha doğrusu bu
kararları sen verirdin hep,
benim bir şikayetim yoktu uzun
boylu, yalnızca yeniden sevgili
olduğumuzu düşünmene yol
açacak kadar yakınlaşmamamıza
özen gösteriyordum, bile isteye
mesafe koyuyordum aramıza, sen
çok sıkılıyordun bundan, bana
karşı öfkeyle doluyor ve bir
daha benimle olmayacağını
söylüyordun, ama bunun
gerçekçi olmadığını ikimiz
de biliyorduk, en azından son
sefere kadar: ilk hamleyi hep ben
yapıyordum evet, üstelik her
defasında, ilk sevişmemizin
başlangıcındaki hareketi
yapıyordum, üzerinde
konuşulmamış, bedenlerimizin
kendi aralarında
kararlaştırdığı bir
düzenekti bu sanki, bizim
hikayemizin
"know-how"u,
sevişmelerimizin
"leitmotif"i, her neyse
– sana arkadan sarılıp
boynunu yavaşça öpüyor,
kokunu ciğerlerime çekiyordum,
sol tarafın boydan boya
ürperiyor ve bu beni hemen
sertleştiriyordu. Bazen bir
hafta boyunca, ne yapıyoruz,
hani ayrılmıştık, yeniden mi
başlıyoruz, bu sevişmelerin
anlamı ne, gibi soruların
yüzeye çıkmasına izin
vermediğimiz, birbirimizin
tadını çıkarmakla
yetindiğimiz oluyordu, ama
sonunda hep soruyordun, hep aynı
soruyu soruyordun, o yüzden bu
"tadını çıkarmak"
dediğim şeyi yalnızca benim
yaptığımı, senin
gündemininse sabit ve farklı
olduğunu, "bu son
sevişmemiz" fikrinin de
zaten bu yüzden sende
doğduğunu düşünüyorum
şimdi. Bir sondan diğerine
ilerliyordun, her adımda gerçek
Son'a yaklaştığını da
biliyordun, eminim; ama son
sevişmemizin gerçekten son
olacağını biliyor muydun?
Başladığımızda
bildiğini sanmıyorum. İkinci
kez ayrıldığımızdan beri
senin evinde buluşuyorduk, yine
senin evindeydik; son birkaç
seferdir vişne şarabının
eşliğine başvuruyorduk, yine
aynı şeyi yapıp
yarılamıştık şişeyi; sen
sanki sevişmeyecekmişiz, ben
geçerken öylesine uğramışım
gibi yapar olmuştun, yine
öyleydin, ama yine –gecenin
bir saati olmasına rağmen-
şık giyinmiş, saçlarını ve
göz makyajını yapmış,
gelmemi bekliyordun: o gecenin
son gece olacağını gösteren
hiçbir şey yoktu o aşamada.
Diye düşünüyorum, yanılıyor
da olabilirim – gülümsemende,
bana bakışında bir farklılık
var mıydı yoksa, şaraptan az
içmenin özel bir anlamı
olabilir miydi, kaşlarını
kaldıra kaldıra konuşurken,
son noktaya, son denemeye
geldiğini bildiren, bildirmek
isteyen ama ben hedonist bir
erkek çocuğu kisvesine
büründüğüm için hedefini
ıskalamak zorunda kalan bir
tavır var mıydı? Bunu
kestiremiyorum işte, çok zaman
oldu bir kere, ama hemen
ertesinde düşünseydim de kesin
bir yanıt verebileceğimi
sanmıyorum. Düşünmek
istemiyordum ayrıca; seninle bir
daha sevgili olmamaya kesin karar
vermiştim vermesine, ama
ellerimi, bedenimi, aklımı
senden uzak durmaya ikna
edemiyordum, etmem gerektiğine
de hiç inanmıyordum; o başka,
bu başkaydı, iki insan
hayatlarını sevgili olarak
sürdürmeyeceklerine karar
verebilir, başka sevgililer
edinebilir, hatta başkalarıyla
evlenebilir, ama arada
birbirleriyle sevişebilirlerdi,
kimseye bir zararı dokunmazdı
bunun, hatta geçmişten gelen,
romantik ve saygıdeğer
sayılabilecek bir yanı bile
vardı. Yılda iki ay Prag'da
yaşamamı mümkün kılacak bir
hayat düzeni istemem gibi
birşey, diyordum – sen ve ben,
sevgililerüstü bir ilişki
kurduk, talepkar
davranmaksızın, kimseye de
hesap vermeksizin, sevişmeyi
sürdüreceğiz.
Sürdürebileceğimize
gerçekten inanıyor muydum,
bitmeyeceğine, sonunun
gelmeyeceğine? Sanırım hayır;
bir kere insanların,
dostlarımızın bizi rahat
bırakmayacağı açıktı, senin
bana karşı güçlü bir
zaafının olduğunu, benim de
bunu sana karşı
kullandığımı düşünüyordu
çoğu; düşünmekle kalmıyor,
hayatını yeniden kurman
gerektiğini, bunu da ancak
benden mutlak olarak uzak
durursan başarabileceğini
telkin ediyorlardı sana. Ama
dedim ya, düşünmek de
istemiyordum – aşağısının
uçurum olduğunu fark ettiği
anda düşecek olan, ama
şimdilik havada asılı durmuş,
koştuğunu sanan bir çizgifilm
kahramanı gibiydim. Şimdi, o
geceyi hatırladığımda, her
sevişmemizin ve dolayısıyla o
sevişmemizin de bir son sevişme
olma olasılığının beynimin
ücra bir köşesinde
beklediğini, hatta bunun gizli
bir heyecan kaynağı görevini
gördüğünü
yadsıyamayacağım. Her
seferinde, bir sonraki seferin
gerçekleşme olasılığının
azaldığını biliyordum, bunu
açıkça düşünmesem bile –
bir tür Rus ruletiydi, an
meselesiydi, ama değilmiş gibi
yapmazsam bu ruleti
oynayamayacağımı da
biliyordum.
Sevişirken,
o gece sevişirken, bana bir daha
dokunmayacağına, sikimi bir
daha okşamayacağına,
kıçını bana dayamayacağına,
gözlerin kapalı, nefesimin
tenini okşayışını
hissetmeyeceğine,
parmaklarımın nereye
gideceğini, ne yapacağını
ürpertili bir merakla
beklemeyeceğine karar verme
sürecini mi yaşıyordun bir
yandan da? Kendini bırakmış,
nereye götürürse sevişme
oraya gitmeye hazır, içinin
bana akmasına karşı koymayarak
mı sevişiyordun benimle, yoksa
az sonra yapacağın jesti mi
hazırlıyordun kafanda, nasıl
bir tepki vereceğimi, senin bu
tepkiyi nasıl değerlendirmen
gerekeceğini mi hesaplıyordun?
Yoksa bütün bu
hesap-kitap-tartım işlemleri
yataktan çıktıktan sonra, sen
kırmızı mini kimononu üzerine
geçirip bir kedi tavrıyla
pencerenin yanındaki koltuğa
oturduğunda, ayaklarını
altında toplayıp bir sigara
yaktığında ve benim giyinmemi
seyretmeye başladığında mı
gerçekleşti? O zaman mı karar
verdin, o geceyi seninle
geçirmemek için anlamadığın
bir inat göstererek o kapıdan
çıktığımda bir daha bana
kapını açmayacağına? Senden
çıkıp kendi evime yürürken,
gecenin ferahlık verici
serinliğinde, bunun son
sevişmemiz olmasının ne kadar
anlamlı olacağını
düşündüğümü hatırlıyorum
ben de – hayat hep devam eder,
hayattaki hiçbir hikaye, estetik
açıdan bitmesi gereken yerde
bitmez ya, bu hikayenin de burada
bitmeyeceğini, belki on yıl
sonra kaldığı yerden devam
edeceğini tahmin etmeme
karşın, estetik bir yapısal
bütünlük kurmak adına, senin
evinden kendi evime
yürüyüşümün gayet şık bir
filmsonu olduğunu, bu
görüntünün üzerine filmsonu
yazılarının
akıtılabileceğini, fonda da
örneğin Nick Cave'den
birşeyler çalabileceğini
düşündüm, evet.
Ne var ki
ertesi gün unuttum bu
düşünceyi; işten aradım
seni, ikimizi de yoğun bir hafta
bekliyordu, yine de belirgin bir
sevgi ve yumuşaklık vardı
seslerimizde, sanki son kez
birlikte olmamışız, sanki
gerilim noktalarımız
gevşemiş, el sıkışmak için
karşılıklı adımlar atan iki
diplomatın, toplantı salonunun
tam ortasında buluşmasındakine
benzer bir simgesellikle, sessiz
bir uzlaşmaya varmışız
gibiydi. Sonra aradan on gün
geçti; yeniden telefonda
konuştuğumuzda,
sigortalarının attığı
sesinden belliydi. Kimbilir kaç
kez yaptığımız şablon
konuşmalardan birini yapmaya
başladığımızda ("Ben
yarım-yamalak, tanımı belirsiz
bir ilişki istemiyorum, ya hep
olsun, ya hiç olmasın."
"Hep'lik bir durum yok
ortada yavrum, niye ayrıldık ki
biz?") sendeki son geceye
dönüverdim; kokunu duydum; ben
içindeyken, arkandan sana
sarılmışken kendini hafifçe
çekip beni içinden
çıkartmanı, dizlerini karnına
çekmeni, boşta kalan sikimi
tutup aynı anda başını bana
çevirmeni, kulağıma usulca
"Öbürü," diyip beni
elinle yönlendirmeni
hatırladım; anlık bir
görüntü çakmasıydı bu, sen
öyleyse artık benimle
görüşmek, böyle yaşamayı
sürdürmek istemediğini
anlatıyordun telefonda,
"Seni bir daha arayan
ibnedir," diyordum ben;
yıllardır hayatımın tam
göbeğinde yer alan, sevgilim,
eski sevgilim, arkadaşım olan
kadını, sen ve ben emekliye
ayırıyorduk işte; ama kündeye
gelmemek için mindere yapışan
bir güreşçi gibi yatağa
yayılmış halin gitmiyordu
gözümün önünden – kendi
kendime gülümsedim, sen
görmedin; bir hikaye için iyi
bir son oldu bu, dedim, hayatta
böyle anlamlı finaller olmuyor,
ama hikaye öyle mi.
|