| |
"Sıkıldım
bu kurmaca işinden" Ayfer
Tunç; E,
Mart 2001
1.
Cem, son kitabın Yapı Kredi
Yayınları'ndan çıkan,
(editörü olduğum, ancak
manüskrisini son derece temiz,
"bitmiş" bir halde
teslim ettiğin ve cümle cümle
iyi çalışıldığı besbelli
olduğu için üzerinde bir
editör olarak hiçbir numara
yapamadığım, ukalalık
edemediğim, bu yüzden kendimi
fiili editörü sayamadığım ve
"editörü olmaktan zevk
duyduğum" cümlesini sarf
etmeye hakkım olmadığını
düşündüğüm) Olgunluk
Çağı Üçlemesi. Ancak ben
sondan değil, benim için
baştan olan bir yerden başlamak
istiyorum. Gizli Hava
Müzesi'nden. Neden Gizli Hava
Müzesi'ni kendi adınla değil
de, Cortazar, Calvino, Barthelme,
Asimov, Burgess ve Borges'in
adlarıyla yayımladın? Okuru mu
sınamak istedin? Ha onlar
yazmış ha ben mi demek istedin?
Yoksa yapıt ve yazar arasındaki
o ayrılamaz ilişkiyi mi
yıpratmak istedin? "Kim bu
ukala?" diye sorulmasını
bekliyordun da, ardından
cevabın hazırdı ve asıl
kitabın o muydu? Yoksa bütün
bunlarla ilgisiz bir cevabın mı
var? Kısaca canım öyle istedi
mi diyeceksin?
Önce
parantezi halledelim!: metnin
üstünden birlikte geçip,
çıkartılması gereken yerler
saptadığımızı, kitabın
sonunda, Kaptan Neeling'in
güncesinin başlığını
değiştirdiğimizi, birkaç
düşük cümle
yakaladığımızı birbirimizden
saklamadığımıza göre,
başkalarından da saklamasak
olur bence! Dikkatli okur her
zaman makbuldür. Müteşekkiriz.
Gizli Hava Müzesi diyorsan:
Ayıptır söylemesi, biraz
diklenmek istedim ben bu kitapta,
belki gençlikten. Bu kitaba
"aldığım" adamlar
benim okuma ve yazma geçmişimde
belirleyici olmuş, zaman zaman
öykündüğüm, zaman zaman
sinirlendiğim (özellikle
Calvino, fikirlerimden
bazılarını benden önce
bulmakla çok ayıp etmiştir)
ama hep öğrendiğim yazarlar.
Yalnızca bunlar mı, değil,
Oğuz Atay'ı ve Enis Batur'u
hemen saymak gerekir ek olarak.
Ustalarım diyelim. Bir tür
selam, bir tür borçluluk
ifadesi olarak alınabilir bu
girişim, aynı şekilde
belkienisbatur adlı küçük
kitap ve ilk öykü kitabımdaki
bazı öyküler, hatta Sönmemiş
Kireç'te Atay'ın Beyaz Mantolu
Adam'ını
"kahraman"larımdan
biri yapışım, bu türden
selamlardı. Diklenme burada
değil elbette, GHM'de kendi
adımı hiçbir şekilde
kullanmayışımda. Bir yandan,
bu altı yazar gibi
yazabileceğimi
görmek/göstermek istedim, ama
bir yandan da, adımı koymasam
bile, bu öyküleri benim
yazdığımın
anlaşılacağını iddia ettim.
"Eleştirmem"leri ve
kitapçıları saymazsak böyle
de oldu: kitap üzerine tek bir
yazı çıkmadı ve kitapçı
raflarında dünya edebiyatı
bölümüne kondu, ama okur
uyanık çıktı. Artık bu
kitabı benim yazdığım,
gizlememi anlamsız kılacak
kadar biliniyor. Biraz da
post-modernist yaklaşımla dalga
geçmiş olduk hep birlikte:
demek ki yazar, sanılanın
aksine, henüz ölmemiş; kendi
adıyla ortaya çıkmasa da,
hatta başka yazarların
arkasına saklansa da, metin,
yaratıcısını ele veriyormuş
işte. Ukalalık mı diyorsun?
Doğrudur. Matah bir şey mi
peki, sonuç olarak? Ben pek emin
değilim doğrusunu söylemek
gerekirse.
2.
Gizli Hava Müzesi, 7 ve Olgunluk
Çağı Üçlemesi'nde sıkı bir
kurgu hemen dikkati çekiyor.
Üstelik birbirini tekrar
etmeyen, benzerlik göstermeyen
şaşırtıcı kurgular. 7'nin
kurgusu için söyleyecek sözüm
yok. Olgunluk Çağı
Üçlemesi'nde ise birkaç kurgu
anlayışı iç içe geçmiş
durumda. Bir kere ana romanı
üç ayrı tarzda yazılmış
üç ayrı roman olarak
tasarlamışsın -ilkini daha
önce Altıkırkbeş'ten
Balığın Esir Düştüğü Yer
adıyla yayımlamıştın- eh
bunu kolayca fark ettim de,
ikinci kitap olan Sönmemiş
Kireç'in içindeki o
ayrıntılı kurgu tablosunun
beni aşacağını kısa sürede
anladım. Okuru önce kurguyla
şaşırtmayı sevdiğini
düşünüyorum. Yanılıyor
muyum?
Şaşırtmayı
hiç düşünmem, biliyor musun?
Aslına bakarsan okuyucuyu da
hiç düşünmem, en azından
yazarken. Benim için her kitap,
içinde mimari ve mekanik
problemler barındırır, daha
doğrusu kitabı kurmak, benim
için öncelikle bu problemleri
kurmak, sonra da çözmektir.
Havuzu, muslukları, delikleri
yerleştirip sorular sorarım
kendime – bir musluk bir havuzu
üç saatte dolduruyorsa...
Mühendislikten gelme bir
deformasyon belki. Küçükken,
Çehov'un meşhur lafını çok
severdim – öyküdeki her
tüfeğin bir nedeni olmalı. Bu
açıdan bakıldığında son
derece modernist bir
yaklaşımım var edebiyata –
akla ve işlevselliğe
inanıyorum, uçtuğum zaman bile
yerçekimi kurallarına göre
uçuyorum. Mutlaka böyle mi
yazmak gerekir? Tabii ki hayır.
Bunun karşı örneklerinden
biri, bence iyi de bir örneği,
Engin Geçtan'ın kitapları.
Benim meselem burada bitmedi ne
yazık ki; kitapların sayısı
arttıkça, kitapların iç
kurgusunun yanısıra toplamın
kurgusal bütünlüğü de
çözülmesi gereken bir denklem
olarak belirdi. Üçleme'de,
1990'dan beri yayımladığım
kitapları birbirine bağlamak,
orada burada uç vermiş
hikayeleri bütünlemek, bir
Büyük Hikaye yaratıp bu işten
sıyrılmak istedim. Sıkıldım
bu kurmaca işinden Ayfer; devam
etsem ederim, daha bu toplama
eklenebilecek çok şey var, ama
kendime biçtiğim bu yataktan
şimdi kurtulmazsam bir daha hiç
kurtulamazmışım gibi geliyor.
Çok zevkli olduğunu
yadsımıyorum, son iki cildi New
York'ta, tam zamanlı yazma
şansım oldu, o süre büyük
bir yaşama sevinci verdi bana,
unutulacak gibi birşey değil.
Ama kendi kendimi taklit etmeye
başlamaktan korkuyorum, bir
süre sonra olacağı bu
çünkü. Enikonu iyi
yaptığını düşündüğün
bir işi bırakıp
zorlanacağın, acemilik
çekeceğin başka bir işi bile
isteye aramak gibi birşeyden
bahsediyorum. Kaşınıyorum
yani; rahat battı.
3.
Sanırım senin kitaplarına
ilişkin eleştirilerden biri
"zeki insanlar için
yazdığın" iddiası. Bunu
bir eleştiri biçiminde değil
ama, başka türlü ifade etmek
istiyorum. Senin yazdıklarını
severek benimsemek için en
azından aptal olmamak lazım.
Şunu da hemen söyleyeyim, bu
cümle "Cem Akaş'ın
yazdıklarını severim öyleyse
zekiyim, ya da sevmem öyleyse
aptalım" anlamına
kesinlikle gelmiyor, aman ha bir
yanlış anlamaya meydan
vermeyeyim. Demek istediğim şu:
Yazdıkların, üzerinde
çalışılmış metinler.
İsteyen sadece oyalanmak için
okur ve gayet eğlenceli
bulabilir, ama biraz zahmet eder
de içindeki oyunları,
göndermeleri, söylediklerinin
dışında "ayrıca"
söylemek istediklerini
yakalayabilirse, başka bir okuma
serüveni yaşar. Bu türden
sıkı bir okuma çalışması
ise biraz satranç partisini
hatırlatıyor. Önce zeki
okurlar için mi yazıyorsun? Ya
da onların senin yazdıklarını
daha çok sevmelerini doğal mı
buluyorsun?
İlk
kitabım Noktanın Kesişimleri
Antolojisi çıktığında, Mario
Levi aramıştı beni, buluştuk,
tanıştık; beğenerek
okuduğunu, ama onun yazarı
olmadığımı söyledi, daha
incelikle söyledi bunu elbette,
sonra da ekledi: "Senin
okurun, senin gibi insanlar
olacak." Bu her yazar için
bir dereceye kadar geçerlidir
herhalde; ben de zaman içinde,
"okurum"la
karşılaştıkça, bir ortak
paydanın belirdiğini gördüm.
Emekli öğretmenler, ev
kadınları ve muhasebecilerden
oluşmuyor mesela bu
"kitle". Peki. Öte
yandan bu "zahmet etme"
işi benim kafamı çok açıyor.
Can dostum Kanat Emiroğlu bir
gün dayanamayıp, her zamanki
veciz ifade biçimiyle sordu –
niye anlaşılmayan şeyler
yazıyorsun? Geçen gün Ahmet
Kuyaş da benzer birşey
söyledi, kapalı yazdığım
konusunda. Şöyle bir yanıtım
var (biraz ukalalık yapmama izin
verirsen): modern çağla
birlikte, sanatçının toplum
içindeki konumunda ciddi bir
dönüşüm yaşanmaya
başlandı. Daha öncesinde
neredeyse tümüyle fonksiyonel
bir üretimi vardı
sanatçının, somut bir işe
yarıyordu yaptıkları.
Moderniteyle birlikte sanatın
kendi kurallarını yaratmaya,
kendi üstüne kapanmaya, kendi
hakkında düşünmeye
başladığını görüyoruz.
Sanat sanat içindir hikayesi.
Bir yerden sonra, tıpkı bilim
ve hukukta olduğu gibi sanat da
"lebenswelt"ten
çıkıp kendi özerk alanını
kurdu. Bu diğer alanlarda bu
kadar sorun yaratmıyor belli ki
- kimse, fraktal geometrinin ne
olduğunu anlamadığı için
gidip matematikçi dövmüyor, ya
da Avrupa hukukunun inceliklerine
vakıf olamadığı için
hukukçuları elitist olmakla
suçlamıyor. Oysa bu iki alan,
aslında sanattan çok daha
yaşamsal. Nedense sanata gelince
insanlar, örneğin renk ne demek
bildikleri ya da o dili
(anadilleri olarak)
konuşabildikleri için, bu
unsurların kullanımıyla
oluşturulan her sanat
ürününü doğal olarak,
kendiliğinden anlayabilmeyi
umuyor. Fraktal geometriyi
gerçekten anlayabilmek için
mühendislik eğitimi bile nasıl
yeterli değilse, çoğu sanat
ürününü
"çözebilmek" için de
ciddi bir yatırım yapmak
gerekiyor. Bu emeğin tek bir
karşılığı var - seni daha
iyi bir insan yapmıyor,
insanları ve dünyayı daha iyi
anlamanı bile sağlamıyor
çoğunca, yalnızca estetik bir
haz veriyor.
Bunu
uğraşmaya değer bulmamak
elbette herkesin hakkı. Ama
ondan sonra "niye herkesin
anlayabileceği şeyler yazmıyor
bu adamlar?" demenin alemi
de yok, çünkü zaten "bu
adamlar" harcıalem olmayan
birşeyi (estetik) arıyor ve
çoğu durumda yazdıklarını
mümkün olduğunca anlaşılır
kılmak için çalışıyorlar.
Unutmamak lazım, dilin
kendisiyle uğraşmak
sanatçının önceliklerinden
biri - kullandığı
"dil" her neyse. Onu en
basite indirgemesini talep etmek,
o dille oynayarak ortaya
çıkarabileceği şeylerden
feragat etmesini istemek demek.
İlk noktalı virgülde, ilk
soyut kavramda ya da ilk
metaforda havlu atan okuyucu
kitlesiyle uğraşmak
pedagogların görevi bence.
Ayrıca,
tıpkı bilimi popülerize eden
yazarlar bulunduğu gibi (ki
Stephen Hawking'i 50. sayfadan
sonra anladığını iddia eden
"sokaktaki adam"a
şüpheyle yaklaşırım),
popüler ürünler veren yazarlar
da var (Hemingway'i tavsiye
ederim). Bir de tabii televizyon
var. Konsantrasyon problemi olan
insanların kendilerine daha
uygun meşgaleler bulmaları
gayet mümkün artık (ki bu
meşgaleler de konsantrasyon
problemini körüklüyor
sonuçta) - herşeyi
anlayacağız diye de birşey
yok. Bu anlamda
"kitle"ye karşı tek
sorumluluğumun dürüstlük
olduğunu düşünüyorum -
birşeyi olduğundan karmaşık
kılmaya çalışarak bir tur
"puan toplama" taktiği
gütmeme dürüstlüğü.
Sanırım sorunun altında yatan
suçlama da bununla ilgili - yani
daha düz anlatılabilecek
birşeyi gereksiz yere
karmaşıklaştırdığım
düşünülüyor belki de. Bunu
yapmamak için gerçekten azami
dikkat gösteriyorum.
Anlaşılmaz şeyler
yazdığımı kesinlikle
sanmıyorum; zekayla filan ilgisi
yok bunun, beğeniyle ilgisi var
bence. Herkesin beğenisi
kendine.
4.
Gizli Hava Müzesi bence çok iyi
öykülerden oluşuyor.
Kurgusuyla, karakterleriyle,
olaylar arasındaki
ilişkilendirmeleriyle, yeni,
şaşırtıcı ve etkileyici
öyküler. Orada karakterler daha
bir karakter. Ama örneğin
Olgunluk Çağı Üçlemesi'nde
karakterler bilinçli bir
şekilde sahici değil. Kurguyu
ve kitabın ana fikri olan
gelecek tasarımını
gölgeleyecek unsurlara bilerek
uzak durmuş olduğunu
sanıyorum. 7'de ise seçkinci
bir eğilim var. Kişilerin
büyük çoğunluğu iyi
eğitimli, düşünen, bilen,
okuyan insanlar. Benzer şekilde
düşünüyor ve çok benzer
şekilde yaşıyorlar. Bir
anlamda "steril" bir
ortam ve "insanın
halleri" değil, üzerinde
odaklandığın "insanların
hali" söz konusu. Farklı
toplumsal katmanlara ya da başka
türlü insan hallerine fazla
ilgi duymadığın sonucunu
çıkarırsam ileri mi gitmiş
olurum?
Aman
efendim, o nasıl söz! Ben
Üçleme'deki karakterlerin,
örneğin 7'dekilerden daha az
sahici olduğundan pek emin
değilim. Daha çok,
karakterlerimi kasıtlı olarak
uzak tuttuğumu, okuyucuyla
karakterleri
"tanıştırmadığımı"
söyleyenler oldu. Bu açıdan
sana hak veriyorum – kurgudan
yola çıkıyorum ve evet,
kişilerin içinde neler olup
bittiği ikinci plana
düşebiliyor. Daha doğrusu, pek
çok Türk yazarında olduğu
gibi ben de karakter yaratmanın
inceliklerine vakıf değilim, bu
konuda yeterince çalışmadım
dersimi, roman kişilerinin
içlerine girip neler
düşündüklerini, neler
hissettiklerini anlamaya pek
çalışmıyorum, Kemalist bir
tavırla varsayıyor ve empoze
ediyorum. Dediğin gibi bazen
kurgu da bu uzaklığı zorunlu
kılıyor – Üçleme'nin ikinci
cildi bir tarih belgeseli
kurgusuna sahip örneğin; bir
kurtuluş savaşı var, ülke ve
kitle söz konusu, üçüncü
cilt neredeyse bir modernite
tarihi, böyle bir anlatıda
bireyin içine girme fırsatı
yakalamak zor, elimden
geldiğince bu fırsatları
yaratmaya çalıştım, ama bir
yere kadar tabii. Yarattığı
unutulmaz karakterlerle anılan
yazarlar vardır, ben onlardan
olmayacağım belli ki. Ama neyse
ki tek makbul yazar tipi de bu
değil – GHM'nin kadrosunu
hatırlayalım!
Toplumsal
katman meselesine gelince –
haklısın, ama bu bana özgü
birşey değil. Yaşar Kemal de,
William Faulkner da, Thomas
Bernhard da, sen de belli bir
"tür" insanı
benimsiyorsunuz. Bunlar
birbirinden farklı insanlar
elbette, ama her yazarın
karakter deposu, üç aşağı
beş yukarı tutarlı bir
bütünlük oluşturur. Bunu
dedikten sonra şunu da
kabullenmek isterim ama: ben bir
Adana köylüsünü
konuşturamam, Mardin-Diyarbakır
maçında olay çıkınca
jandarmaya "Arapları
vurun!" emrini veren
astsubayı konuşturamam, bir
gecekondu hikayesi anlatamam. Bu
da yalnızca karakter deposu ile
açıklanacak birşey değildir.
Asıl sahicilik sorunu burada
ortaya çıkıyor bence; Latife
Tekin'in karakterleri benim
kalemimden çıktığında sahici
olmaz, çünkü ben onlarla
yatıp kalkmıyorum, kulağım
onların sözleriyle dolu değil,
onları bilmiyorum. Neyi
biliyorsam onu yazıyorum, çok
da geniş bir "çevre"m
yok. Bu büyük bir kısıtlama
ve "ajilite"
yetersizliği bence, ama bu
anlamda gerçekten virtüöz olan
yazar çok az.
5.
Oyun bütün kitaplarında
başoyunculardan biri. Üstelik
rol çalan bir başoyuncu. 7'deki
oyunlar bir yana Olgunluk Çağı
Üçlemesi'ndeki oyunlar isteyen
okur için eğlenceli bir
bulmaca, biraz daha dikkatli okur
için diğer kitaplarında da
sürülecek bir iz. Gizli Hava
Müzesi'ndeki bazı öyküler ise
doğrudan oyun üzerine kurulu.
Özellikle Cortazar ve Calvino
imzasıyla yazdığın
öykülerde oyun öykülerin
belkemiği. Edebiyatı bir yana
bırakıp hayatımızın
içindeki oyunlar hakkında,
-mümkünse oyunsuz- bir şeyler
konuşabilir miyiz?
Oyunlarla
Yaşayanlar diyebiliriz, homo
ludens diyebiliriz. Kötü bir
zamanda sordun bu soruyu,
çünkü bana kabak tadı vermeye
başladı bu iş. Ben
çocukluğumu ve ilkgençliğimi
oyuna ve şakaya odaklanmış
olarak yaşadım, bu konuda çok
enerji harcadım ve epey kas
yaptım, hala da nükseder bu
yanım, ama yoruldum ve
bıkkınlaştım, doğrusu bu.
Kitap-lık dergisi için
yaptığımız "alternatif
yazarlar sözlüğü"nün
seni nasıl
heyecanlandırdığını
hatırlıyorum – biraz gıpta
ettim sana, kendimi çok
kaşarlanmış, bezgin bir orospu
gibi hissettim çünkü. Daha
düz şeyler arıyorum artık
sanırım, hayatta da yazıda da.
6.
Siyaset Bilimi master'ı ve
Türkiye tarihi doktorası
yaptığın sır değil. (Kimya
mühendisi olduğun da.) Olgunluk
Çağı Üçlemesi'nde siyaset
biliminin aşıldığı ve bu
bilimle inceden oynadığın bir
gelecek tasarımı kuruyorsun.
Eski jargonun standart ve klişe
kelimelerini (kapitalizm,
sömürü, büyük güçler filan
gibi) seçmek istemediğim için
tarif etmekte güçlük
çekiyorum. Ama kurguyu şöyle
bir silkeleyerek gelecek zamanın
iskeletini gözümün önüne
getirdiğimde, senin tarif
ettiğin çağa kadar
yaşamayacağım için
seviniyorum. Dünyanın geleceği
konusunda beni korkuttuğunu
söyleyebilirim. İktidarın
büyük projelerle insan
hayatını tarif ettiği ve
tasarladığı bir dünya.
"Ne olacak bu dünyanın
hali?" sorusuna verilen
–benim için- ürkütücü bir
cevap bu roman. Buna karşılık
Holey Sevner tutanaklarındaki
naiflik, Kaptan Neeling'in zaman
zaman çocuksu olan hali, iktidar
sahiplerinin hayli insancıl
sayılabilecek zaafları, iktidar
dediğimiz gücün aslında o
iktidarın altındaki insanların
onlara atfettiği bir güç
olduğunu düşündürüyor.
Sanki sen bir perdeyi
kaldırıyorsun ve diyorsun ki,
"işte, iktidar, büyük
güçler dediğiniz aslında bu
zavallılar." Yanlış mı
anlamışım? Sınıfta mı
kaldım?
Stres
yapma! Sen ilkokulda sınıfın
çalışkanıydın, değil mi?!
Gelecek hakkında kötümserim,
doğru. Üçleme'nin ideolojik
arka planı benim için şu:
gelişmeye, ilerlemeye inanan bir
çağda yaşıyoruz hala, bunun
motorunun da teknoloji ve bilgi
olduğunu düşünüyoruz; bu
gelişmenin az-çok demokratik
bir şekilde, fazla gecikme
olmadan kitlelere mal
edildiğine, edileceğine
inanıyoruz. Ben bunun hikaye
olduğunu düşünüyorum. Nasıl
bir hikaye olabileceğini de
Üçleme'de kurcalıyorum.
Haklısın, karanlık bir dünya
çiziyorum, merkezi değil
yayınık olduğu için daha da
karanlık olan bir
kandırmaca-baskı kurma
düzeninden söz ediyorum.
Devrimin imkansızlığını
vurguluyorum; umut ışığı
olabilecek odakların da bu
misyonu taşıyamayacak
handikaplara sahip olduğu bir
dünya kuruyorum. Üçleme'nin
sonunu iki zıt şekilde okumak
mümkün: Holéy Sevner
gerçekten bu
"gelişme" sürecini
çağlar boyunca şekillendirmeye
çalışan beyin olabilir, o
zaman insanlığın kaderinin
kimlerin elinde olduğu sorusu
bizi yeni umutsuzluklara
sürükleyebilir; ya da Holéy
Sevner bir grup ihtiyarın bir
sanatoryumda hoşça vakit
geçirmek için kurduğu bir oyun
olabilir, o zaman da ilk iki
ciltte betimlenen dünyanın
dokusuna sinmiş korkunçluğa
karşı kimin ne yapabileceği
sorusu bizi üzecek yanıtlar
doğurabilir. Ben bugünün de
çok farklı olduğunu
düşünmüyorum ama –
kıyıdan kenardan varlığını
sürdüren "muhalefet
odakları" hiçbir zaman
Sistemi değiştiremeyecek bence,
ama varlıkları bu dünyayı
biraz daha katlanılır kılacak
hep.
Siyasetbilime
gelince:
"edebiyat-dışı"
olarak nitelenen alanların
yazınsal potansiyeli beni
çekiyor. Üçleme'nin ikinci
cildi tümüyle bunun üzerine
kurulu: gelecekte geçen bir
siyasal tarih belgeselinin
yazınsal bir kurgu nesnesi
olabileceğini iddia ediyorum
kendi çapımda. Daha da ileri
giderek, yazınsal ürün
niteliğinde bir fizik kitabı
yazılmasının da mümkün
olduğunu düşünüyorum –
bunun üzerinde çalışmalarım
var.
7.
Çok genç bir dilin var. Bu
biraz kahramanlarını
gençlerden seçiyor oluşundan
kaynaklanıyor sanırım. Ama
genç bir hayatın bütün
ayrıntılarına da vakıfsın.
Gerçi gene de seçkin bir
gençlikten söz etmek mümkün.
Günümüzün ve nüfusunun
yüzde bilmem kaçının yani
büyük çoğunluğunun 35
yaşın altında olduğu
ülkemizin genç hali sence
nasıl?
Neresi
genç bu nüfusun allahaşkına?
Nüfus kağıdına ne
bakıyorsun. Hepimizin en az bir
ayağı çukurda; çoğumuz
başını çukurdan hiç
çıkarmamış. Kaskatı,
cansız, moronluğa prim veren,
klişelerinin ağırlığı
altında çoktan çökmüş,
korkak, heyecansız, hiçbir
sorunuyla yüzleşme ve çözme
şansını kendine tanımayan,
refleksleriyle yaşayan,
"kurbağa ve sırtındaki
akrep" fablını aşamayan
bir topluluğuz işte. Herkes
yediyle on üç yaş arasında
takılıp kalmış, genciz evet!
8.
Genç dilinle ilgili bir
ayrıntı da mizah. Hele Olgunluk
Çağı Üçlemesi'nin son
kitabı olan Oyun
İmparatorluğu'nda ciddi ve
sofistike bir mizah var.
Yönetici sınıfla genç bir
dille kafa buluyorsun. Kitabın
genelinde gizli örgütlere
koyduğun, bir belgesel filmmiş
gibi tasarladığın Sönmemiş
Kireç'te konuşanlara seçtiğin
adlar bazen insanı
güldürürken sonra donduruyor.
Ya da tam tersi oluyor. Bu iki
hal arasında gidip gelmeye
zorluyorsun okuru. Bu senin için
genel bir eğilim mi,
yazdıklarına özel bir tutum
mu? İse'deki güldürme dozu
yüksek metinlerinden hiç söz
etmeyelim istersen.
Bu
mizah hikayesi benim çok
başımı ağrıtmıştır.
Noktanın Kesişimleri
çıktığında, yani 1990'da,
Enis Batur (ki o zaman aşağı
yukarı benim şimdi olduğum
yaştaydı) "edebiyat
dışı mizahın
dehlizlerinde"
gezindiğimden, bazen Woody
Allen'a, bazen Kafka'ya
benzediğimden, bu git-gellerin
de durmadan inip çıkan bir
asansörde bulunmaya benzer bir
okuma deneyimi yarattığından
yakınmıştı. Haklıydı: o
kitapta, şimdi midemde
kasılmalar olmadan
okuyabildiğim pek az öykü var.
Sululuğa eğilimliyim, hala.
Zaman içinde, bu eğilimi
karantina altına almayı, yani
ayrı tutmayı biraz daha iyi
başarmaya başladım gibi
geliyor bana, tümüyle
vazgeçememiş olsam da. Ne
yazık ki hayatı da biraz böyle
yaşıyorum – alakasız
yerlerde gülerek insanları
sinir eden bir film izleyicisi
gibiyim. Pek çok şey bana komik
geliyor; herşeye, pilava bile
limon sıkmak gibi bir durum bu.
9.
Yazdıklarında bir görsel boyut
var. Sinematografik dil, çoğu
zaman sahnelerin gözümüzün
önünde canlanmasını
sağlıyor. 7 ve Olgunluk Çağı
Üçlemesi için söylüyorum
özellikle. Yazarken biraz da
görsel olarak mı
düşünüyorsun?
Biraz
değil çok. 7 zaten bir tür
senaryo olarak yazıldı.
Üçleme'nin ikinci cildi,
dediğim gibi, bir tür belgesel.
Karakterlerimin içlerine
girmeyişimin öbür yüzü bu:
dışarıdan izliyorum.
İzleyince kendiliğinden görsel
oluyor. "Cem Yağmur'un
söylediklerinden tedirgin
olmuştu; belli ki böyle bir
saldırıya hazır
değildi," gibi bir cümle
kurmak yerine, "Cem bacak
bacak üstüne attı, kahve
fincanıyla oynamaya
başladı" demek daha iyi
geliyor bana genelde. Kemalist
tepeden-inmeciliğimi bu yolla
biraz yontmaya çalışıyorum
belki de.
10.
Senin yazdıklarında tek
bulamadığım şey klişe. Bir
deyim, isim, kalıp, durum,
tavır, eda ya da her neyse,
çoğunluğun malı olduğu anda
sen onu çoktan terk etmişsin
gibi geliyor bana. Ama sana tüm
zamanların klişesi ve
dayanılmazı iki soru sorarak
söyleşiyi bitireyim diyorum.
Birincisi "Sayın Akaş,
neden roman?" İkincisi
"Tezgahta ne var?"
Teveccühünüz!
"Neden roman?" derken,
"neden şiir değil?"
diye soruyorsan, hikaye etmekten,
uydurmaktan çok hoşlandığım
için. Şiir başka bir kavmin
işi. Ama "enginlere
sığmaz, taşarım!"
diyeceğim bir günün gelmesini
de isterim açıkçası –
"roman" dediğimiz
kutunun içine daha neler
sokuşturulabileceğini
araştırıyorum,
araştıranları izliyorum.
Tezgahta hiçbir şey yok. Bir
süre yazmamak istiyorum. Ne
yazacağımı, nasıl
yazacağımı bilmiyorum. Bazı
fikirler uçuşuyor kafamda, oyun
damarını devam ettiren
"çağdaş fizik"
kitabı gibi, öte yandan
"Uyandığında Kadın Hala
Yanındaydı"da başlayan
birşeyler var galiba ve bu bana
iyi geliyor, o izin de peşinden
gitmek istiyorum. Ama Üçleme'ye
çok şey koydum, şu anda
vereceğim başka birşey yok
sanırım. Bir süre
sakinleşmekle geçecek
anlaşılan.
|