"Haklı Cinayet Var
mıdır?"
Gülenay Börekçi,
Akşam Kitap, 25 Şubat 2007
Şehrin tarihini,
coğrafyasını, önemli yapılarını, yenilip içilebilecek
lezzetlerini, karakterli hayvanlarını, gizli yaşamı olan
bitkilerini anlattığınız ‘Gitmeyecekler İçin Urbino’da okuru
seyahate teşvik etmek gibi bir kaygı gütmüyor, tam aksine düşsel
seyahatler için ipuçları veriyorsunuz. ‘Turistik şehir rehberi’
formatını edebiyata dönüştürmeyi denediğiniz söylenebilir mi?
Kesinlikle.
“Edebiyat” sayılmayan anlatım biçimlerinin edebiyata nasıl
dönüşebileceği üzerine kafa yoruyorum uzun süredir; “Olgunluk
Çağı Üçlemesi”nin benim için bir anlamı da buydu, bir tarih
belgeselinden edebiyat çıkar mı, toplantı tutanaklarından
edebiyat çıkar mı, kitlesel hareketleri, bireysel psikolojilere
pek girmeden ele almak bize edebiyat verebilir mi? Ana soruya
farklı bağlamlarda yanıt aramayı sürdürüyorum; üstünde
çalıştığım proje, “beşeri” bile olmayan bir alandan edebiyat
çıkarmakla ilgili. “Urbino”, evet, biçimlerarası bir deneme bu
anlamda, bir yandan da oldukça saf bir uydurma isteğinin sonucu
tabii.
Kitabın
sonlarına doğru yer alan önsözde “Anlatmak için bilmek, aktarmak
için görmüş yaşamış olmak gerekmez elbette; gerekseydi din,
bilim, sanat olur muydu?” diyorsunuz. Anlatmak için ne gerekir?
Urbino neye sahipti de kendini anlattırdı size?
Anlatmak, yukarıdaki
sorudan devam edecek olursak, anlatmak istemeye bağlı anladığım
kadarıyla. Yazar olma hevesi taşıyanlara profesyonellerin
verdiği temel öğüt “bildiğin şeyi yaz”dır, ama bu öğüde
getirebilecek itirazları saymakla uğraşmayacağım. Bildiğin şeyi
anlatmak, iyi yapıldığında bir itirafnameye, oradan da belki
terapiye götürebilir yazarı; oysa yazmanın heyecanı, bilmediğin
bir yere gidecek olmanın heyecanıdır. Bunu, yazmaya oturmadan
önce epey sağlam bir hazırlık yaptığını, kullanılabilir bir
harita çıkardığını düşünen biri olarak söylüyorum üstelik.
Urbino
benim karşıma tamamen rastlantıyla, ama yine bir tür anlatı
aracılığıyla çıktı: Esra gitmiş vaktiyle, birkaç fotoğraf,
birkaç broşür vardı elinde, ama anlata anlata bitiremiyordu.
Beni öncelikle çeken, Urbino’nun daracık sokakları ve kent
duvarları içinde pek az değişimle varlığını sürdüren Ortaçağ
havası oldu. Orasından burasından araştırmaya başlayınca,
kafamda bir dünya canlanmaya başladı: Rönesans’ın ağır
toplarından birçoğunu katabileceğim, onlara roller
uydurabileceğim, ilişkiler yaratabileceğim bir dünya. Bu kitabın
üçüncü bölümü oldu sonra, çünkü kendi başına yetmediğini
hissettim: Urbino’da saptanması ve deşilmesi gereken bir ağırlık
vardı, fazla sakin ve sevimliydi, bu doğru olamazdı. Kentin bir
intikam peşinde olduğunu anlayınca önüm açıldı: kitabın ilk
bölümünde Urbino’ya gelip ortalığı birbirine katan ikiz
sarışınların hikayesi buradan çıktı. Bu bölümü yazınca, uzun
süre kitap bitti sandım; bitmediğini anlamam bir yıldan fazla
sürdü. Urbino’nun kendisini anlatmıştım, bir misyonla Urbino’ya
gelenleri de anlatmıştım, ama resim eksikti, çünkü bu ikisi bir
araya geldiğinde orada bulunan kader kurbanlarından hiç söz
etmemiştim. Bir kısmı Urbino’nun yerlisiydi herhalde, bir
kısmıysa o intikam gecesi rastlantıyla orada bulunuyor
olmalıydı. İkinci bölüm de böylece ortaya çıktı.
Birçok noktada
gerçeklikten kasıtlı olarak uzaklaştığınız kitabınızı ‘öğrenmek’
için okumadım elbette ama yine de sormak isterim, siz, hangi
noktalarda güvenilir bir anlatıcısınız?
Kitabın adında.
Kitapta gerçek yerler, insanlar ve olaylar yok mu, bildiğim
kadarıyla var (motosikletiyle Urbino’ya gelen Johan Isaacson
örneğin), ama bunların tam dökümünü bu saatten sonra ben bile
yapamam. Öte yandan, ne fark eder: saf olmamak, gerçeğin
doğasında var.
‘İdeal Kent’ diye
bir tablodan söz ediyorsunuz. O tablonun yaratıcısına göre ideal
kent, bir bakıma insansız kent demek oluyor. Gerçek Urbino bu
ideal kent tanımına çok daha yakın, sizin Urbino’nuzdaysa tam
bir keşmekeş hüküm sürüyor. Tablonun ressamına katılıyor
musunuz? Sizin ideal kentiniz hangisi?
İtalyan Kültür
Merkezi’nin internet sitesinde var bu tablo. Geometrinin hüküm
sürdüğü, “saf akıl”la özdeşleştirilebilecek bir yer; oysa akıl
da öyle “saf” bir halde bulunmuyor hiçbir zaman. Dolambaçlı,
hangi yolun nereye çıkacağı kestirilemeyen bir yapı değil mi
akıl, tüm gerçek ve ideal kentler gibi? Masallarda vardır,
“Matrix”te de vardır, bir kapıyı açarsınız ve kendinizi bambaşka
bir yerde bulursunuz, aynı kapıyı bir başka zaman açtığınızdaysa
ilkinden de farklı bir yere çıkarsınız. Buradan bakıldığında
ideal kent, ideal romana, her ikisi de Möbius bandına benzer:
360 derece dönersiniz ama başlangıç noktanıza dönemezsiniz.
‘Açılış’
cinayetinde Mont Blanc kalem, Brillant mürekkep gibi yazı araç
gereçleri kullanıyor katiliniz, yani “Bu kentin insanlarının
geçmişin hiçbir şekline saygıları yok” derken bir yandan da
yaratıcıyı, yazanı, düşüneni onun silahlarıyla yok ediyor…
Bunlar bana kendi düşüncelerinin ve inançlarının tek doğru
olduğuna inananların gözlerini kırpmadan adam öldürmelerini
hatırlattı. Zaten siz de Hırant Dink cinayetinin ardından
yazdığınız bir yazıda en sevdiğimiz tartışma biçiminin karşı
tarafın ne dediğine bakmadan cevap vermek olduğunu söylüyor ve
“Yeni ata sporumuz gölge boksu mu?” diye soruyorsunuz.
Urbino’nun yakın tarihi Türkiye’ninkine benziyor mu?
“Öldürme” söz konusu
olduğunda bütün tarihler birbirine benzer ve yazarı kimi zaman
ağır bir çelişkinin eşiğine bırakır: romancı olarak bir
karakterinizin başka karakterleri öldürmesini neredeyse kösnül
bir dille anlatabilirsiniz, oysa toplumun bir üyesi olarak söz
aldığınızda, öldürmesiz bir toplum tanımını benimsemiş olarak
konuşursunuz. Bazen, toplumun vicdanına saplanmış bir
“öldürme”yi roman konusu yapabilmek için zaman geçmesi gerekir.
Dink cinayetini Samast’ın bakış açısından yazmak gibi bir
niyetiniz olabilir, ama bunu hakikaten bir insanı anlamak
amacıyla yapıyorsanız, şov yapma niyetiniz yoksa, beklemeniz
gerekir. Hitler örneğinde böyle oldu: Norman Mailer, son
romanında Hitler’i başkahraman yapmış. Bunun için epey beklemek
gerekti; ama belki hala zamanı değil. Mailer, Hitler’in“insan
yanı”nı göstermeye çalışmakla övünüyor; yine de bir halkla
ilişkiler numarası gibi geliyor bana bu, çünkü aslında
göstermiyor, göstermeye yetecek ne yüreği var, ne de yeteneği.
Ama gösterebilseydi, kaç okuyucu bunu kabul etmeye hazır olurdu?
Bütün bunlar, yazarın ve okurun vicdanında “öldürme”nin nereye
oturduğuna bakıyor, yani edebiyatdışı kıstaslarla belirlenen bir
alana. Haklı cinayet, haklı savaş var mıdır? Vardır belki, ama
biz insan olarak, “canlı” olarak, “can”a nesnellikle bakacak ve
hak terazisine vuracak konumda değiliz. O yüzden yapabileceğimiz
en iyi şey, yaşam alanımızı “öldürme”den olabildiğince
arındırmak. Kentler (devletler) bu yüzden var zaten, tarih
boyunca da bu yüzden var oldu: “öldürme”yi kent duvarlarının
dışında tutmak için. Ama Urbino’nun hikayesinin de gösterdiği
gibi, bu her zaman mümkün olmuyor. Kimi zaman kentin kendisi
öldürebiliyor.
Urbino’nun
katliam bölümünde ortalığı Jeff Buckley çınlatıyor. Niçin?
“Hallelujah”
şarkısını dinlemeniz lazım – Leonard Cohen’dan da dinleyin
sonra, aradaki farkı ve neden o sahneye cuk oturduğunu
anlayacaksınız bence.
Anladığım
kadarıyla müzikle sağlam bir ilişkiniz var. ‘To a
New Morning’ ve ‘Chalkmark in a Rainstorm’ adlı iki
albümünüz var. Şu CD göndermek için hediye kabul edebilmek
meselesini ve çok özel olmayacaksa ‘yıldıramadığınız’
dinleyicilerinizin size neler gönderdiklerini anlatır mısınız?
Sağlam mıdır bilmem;
çocukluğumdan beri birşeyler çalıp söylüyorum, ama bu konuda
herhangi bir iddiam yok, “takılıyorum” sadece. Sözünü ettiğiniz
“albüm”ler de albüm filan değil elbette, amatör işi birtakım
kayıtlar. Bunların da ancak kişisel değeri olabilir, sanatsal ya
da maddi değil; dolayısıyla ancak hediye edilebilir. Bu CD’leri
hediye ettiğim insanlardan bende birşeyler olsun istediğim için
ortaya çıktı bütün bu prosedür. Çok güzel şeyler de aldım
açıkçası: kurutulmuş bir tarantula, bir sandık, bir yastık,
kitap kapaklarından bir iskambil destesi, bir su semenderi, bir
şişe yumurta likörü mesela.
Birkaç yıl önce
korsan yayıncılıkla ilgili bir yazı yazmış ve hatırladığım
kadarıyla tüm şimşekleri üzerinize çekmiştiniz. Korsan kitap
meselesiyle ilgili olarak hâlâ aynı biçimde mi düşünüyorsunuz?
Kesinlikle, ama bu
marifet değil. On yıl sonra aynı biçimde düşünmek daha da kolay
olacak.
G Yayın Grubu
deneyiminden söz eder misiniz? Gelenler arasından yayınlanan
kitap oldu mu hiç?
g yayın grubu,
profesyonel yayıncılık alanında çok mantıklı bir iş yapıyor:
yayıncılık hizmetleri sunuyor, bunu da modüler olarak ya da
paket halinde yapıyor. Yani kişi ya da kurum olarak yayıncılıkla
ilgili nasıl bir talebiniz olursa olsun, gerçekleştiriliyor:
kitap yazma, editörlük, yayım, temsilcilik, tanıtım, dağıtım,
hepsi. Bu kısmı ilginç değil: sonuçta yıllardır yayıncılık
sektöründe çalışan insanlarız, deneyimimizi kullanabileceğimiz
ve fark yaratabileceğimiz bir “niş” bulduk, işimizi yapıyoruz.
İlginç olan kısmı, bu sayede “yeni halk edebiyatı”nın gerçek
boyutları ve çeşitliliğiyle yüz yüze gelmiş olmamız. Bir tür
yaratıcılık patlaması herhalde, herkes yazıyor - roman yazıyor,
masal yazıyor, her zamanki gibi şiir yazıyor, anı ve tarih
yazıyor. Bunu "yeni halk edebiyatı" olarak adlandırıyorum ben.
"Halk edebiyatı" lafını da rasgele kullanmıyorum - Osmanlı'da
saray edebiyatıyla karşılaştırılırdı ya halk edebiyatı, şimdi de
benzer bir durum söz konusu - "İstanbul edebiyatı"
diyebileceğimiz, standartları koyan ve dışarıdan çok az adam
alan bir topluluk var, aslında biziz bu topluluk, okur olarak
da, yayıncı olarak da, tanıtım organları olarak da. Bu sözümona
seçkin topluluk, kendini çoğaltma gayreti içinde; kendine
benzeyene yer açıyor, benzemeyene açmıyor. Bunun bir kısmı
nesnel kriterlere dayanıyor tabii, yani “halk edebiyatı”nın
önemli bir kısmı matah ya da özgün ya da hatta düzgün bile
değil. Ama matah ve özgün ve düzgün olanların da pek azı
"İstanbul edebiyatı"na girebiliyor, o noktada nesnel
kriterlerden söz etmek zor. Bu hep böyleydi tabii; ama şimdi
şimdi yeni birşey ortaya çıkıyor: halk edebiyatı yazarları,
"düzgün olma" koşulunun farkına varmaya başlamış. Yani dil
olarak, anlatım olarak, biçim olarak façasını düzeltmesi
gerektiğini, o zaman şansının artabileceğini anlayanlar artıyor.
Dolayısıyla profesyonel yayın hizmeti talep ediyorlar. Bu
sayede, "taşra"da olmanın, "dışarıda" olmanın dezavantajlarını
aşmak istiyorlar.