| Sanatçının
Bir Genç Adam Olarak Portresi Aktüel,
7-13 Ocak 1993
Herşey
gibi yazın da değişiyor yavaş
yavaş. Farklı okumalardan,
farklı dünya görüşlerinden
gelen genç kuşak, yeni
isimlerle rol alıyor sahnede.
Sinemanın kurgusal
olanaklarını yazıya taşıyan,
görsel imajlarla beslenen,
gevşek yazıdan kaçan, daha
ufak bir alanı daha
derinlemesine kazan... Bu
kuşağın düzyazıdaki önemli
temsilcilerinden biri Cem Akaş.
Hil
Yayınları'ndan çıkan ilk
kitabı Noktanın
Kesişimleri Antolojisi,
oyunun, rasyonel bakışın ve
bunun sorgulanmasının,
tutunamamanın, fantazmanın öne
çıktığı öykülerden
oluşuyordu. Son derece ilginç
olan ikinci kitabı Suç ve
Ceza ise bir anlatı ve bir
denemeden oluşuyor. Kitap iki
kapaklı. Her iki ucundan da
başlayabilirsiniz okumaya. Bir
uçta, Akaş'ın daha önce
öyküsünü yazdığı
Mukaber'in, karısı ve
çocukları kendisini terk
ettikten sonra, iyice zıvanadan
çıkıp –nasıl çıkmasın
ki?- intiharına kadar olan
devinimi anlatılıyor. Ters
çevirip ikinci kapaktan okumaya
başladığınızda, öldürme
üzerine bir denemeyle
karşılaşıyorsunuz. Akaş,
çeşitli edebiyat eserlerinde,
yazarın karakterlerini nasıl
öldürdüğünü inceliyor ve
hemen herkesin havlu attığı
bir alana dalıyor: Okuyucu
nasıl katil olur? Son derece
ilginç bir deneme. Ama burada
özetlemek imkansız.
Haftada
iki gün çalıştığı Yapı
Kredi Yayınları'nın
Beyoğlu'ndaki binasında
konuşuyoruz Cem Akaş'la.
Altıkırkbeş Yayınları
arasından çıkacak yeni ve
söylediğine göre en
başarılı kitabı 7'den
başlıyoruz konuşmaya.
"1990'da
Enis'in (Batur) Güneş'te
öykü kitabım üzerine
yazdığı eleştiriyi okuyan bir
yönetmen aradı... Oturup bir
senaryo yazdım. Ama sonra proje
gerçekleşmedi. Ben de, gizli
bir örgüt hikayesinin
anlatıldığı bu senaryoyu
romana dönüştürdüm. 7
aslında ikinci kitabım. Önce
Remzi'ye vermiştim. Müstehcen
bulup yayımlamadılar. Yapı
Kredi'de de aynı sorun oldu.
Bunun üzerine Altıkırkbeş
girdi devreye. Gerçi onlar da
önce korsan basalım falan
dediler. Neyse, bu arada Suç
ve Ceza piyasaya çıkmış
oldu."
Almanya'da
doğmuş Akaş, Mannheim'da.
Babası bir mühendislik
şirketinde, annesi
hatırlayamadığı bir fabrikada
çalışıyormuş. Cem yedi
yaşına geldiğinde, eğitimine
Türkiye'de başlasın, yoksa hep
burada kalmak zorunda
kalır(ız), diye düşünmüş
ailesi –nedense hep böyle
şeyler düşünürler- ve
Türkiye'ye dönmüşler.
"Ben
buraya gelmek istememiştim. Bir
sevgilim vardı. Ayrılmak
istemiyordum." Salt sevgili
mi? Televizyon, renkli
oyuncaklar, parklar, top
sahaları, içinde kaybolunan
oyun salonları, çikolatalar yok
mu el sallananlar arasında?
Buralarda bulamadığı ve çok
sevdiği yumurta likörünü
yadediyor Akaş.
Özel
hayatıyla ilgili konularda
zorlanıyor. "Ne alakası
var? Ne biçim soru bu
şimdi?" diye tepki veriyor.
Ne yani Suç ve Ceza ve Noktanın
Kesişimleri Antolojisi
üzerine derin sohbetlere
dalacağımızı, kum
saatlerinden, nevrotiklerden,
bugün yazınının önünde
duran sorunsallardan falan
konuşacağımızı mı
zannediyordun? Kuzum sen kimle...
Ortaokulda
yatılı olarak Robert Kolej'e
girmiş. Hayatının şimdiye
kadarki en mutlu yedi yılı.
"Bütün sanatçılar
gibi" diyor gülerek,
"erkenden başladım
yazmaya." 4-5 yaşındayken
ilk bilimkurgu romanına
başlamış. Bir yandan da
resimleyip, teybe okuyormuş
romanı. "Bir nevi
multivizyon yapıyordum,"
diyor. Ama bitirememiş. Robert
Kolej'de okurken arkadaşlarıyla
edebiyat dergisi çıkarmış. Çağrı
adlı bu dergide bir şiiri ve
denemesi yayımlanmış. Derken
Enis Batur'un eline geçmiş bu
dergi ve o da yazar olacak
çocukları saptamış. Cem Akaş
bunlardan biri ve şimdilik teki.
Yıl 1984. Ama 1990'da çıkan
ilk kitabında şiirler değil
öyküler var.
Şiire
ne oldu? "Okulda bir şiir
yarışması oldu. Edip Cansever
de vardı jüride. Edebiyat
öğretmenim Adil İzci benim
şiirimi çok düzyazı buldu.
Sen bu işi bırak dedi."
Şiiri
bırakmış ama, pişman değil.
Sonrası Boğaziçi yılları.
Boğaziçi'ni pek sevmemiş. Baba
istediği için girilip bitirilen
kimya mühendisliği. Pişmanlık
yok. Şimdi siyaset dalında
master yapıyor. Bostancı'da
kendine ait bir dairesi var.
Haftanın üç günü ailesinin
evinde kalıp karnını
doyuruyor, çamaşırlarını
yıkıyor, şefkat görüyor.
Üç buçuk yıldır birlikte
olduğu bir sevgilisi var.
Ağustosta doktora yapmak üzere
yaklaşık beş yıllığına
Amerika'ya gitmeye
hazırlanıyor. Gitar çalıyor.
Besteleri ve İngilizce sözlü
şarkıları var. Modern cazdan
hoşlanıyor.
Yaz
aylarında ve sömester
tatillerinde çalışıyor.
Küçük notlar alarak
hazırlanıyor her yeni kitaba.
Evde, genellikle sabahları ve
günde beş sayfa yazarak
çalışıyor. "Bazen daha
çok yazıyorum ama hiçbir zaman
sekiz sayfayı geçmiyorum."
Hızlı yazıyor. Oturunca ayda
bir kitap bitiyor.
Arkadaşlığa
düşkün. Çoğu Kolejden
sekiz-on tane iyi arkadaşı var.
Bazen onlarla meyhaneye gidiyor.
"Rakı içiyorum, ama
profesyonel bir içici
değilim." Asteriks
hayranı. Sinemalarda
gösterilmeyen filmleri seviyor.
Dostoyevski'den "Suç ve
Ceza" başlığını
ödünç almayı eğlenceli
buluyor. "Yitik Cennet"
ve "Karamazov
Kardeşler" adıyla
yazacağı bir üçlemenin ilk
halkası olarak görüyor Suç
ve Ceza'yı.
Delirmenin
eşiğindeki kişiler Akaş'ın
öykülerinde de,
okuyabildiğimiz tek romanında
da başköşeye yerleşmiş.
Özel bir takıntı mı?
"Değil" diyor önce.
Sonra "Galiba öyle birşey
var" diye sürdürüyor.
"Akıl hastanesinde geçen
bir roman yazmak istiyorum.
Başhekimle ölümüne satranç
oynayan bir 'deli'. Bunun için
bir süre içeri girmek gerekecek
tabii."
24
yaşında. Oyunlara meraklı.
Oğuz Atay etkisi deyince, canı
sıkılıyor. Suç ve Ceza'nın
sonunda, "Yazmak,
öleyazmaktır" diyor. Enis
Batur gibi.
Kendi
sözünü büyütüyor.
|