| Aşk
= f (karanlık) Eprimiş
bir metafordan hareketle: ışık
aydınlatır; ışık
aydınlanmamızı, bilmemizi
sağlar, çünkü karanlığın
sakladığı şeyi, bilinmeyeni
gösterir, görünür kılar.
Ayın
karanlık yüzü.
"Bir
İlişki Nasıl Olmalıdır –
Birinci Manifesto", Madde 8:
Herkesin kendine ait bir
karanlığı olması gerektiği,
tartışılmaz bir gerçektir.
Herkesin
kendine ait bir karanlığı
zaten vardır. Bunun da
ötesinde, kişinin bazı
yönlerinin karanlıkta kalması
iyi bir şeydir – aydınlık,
bilindiği gibi, ancak
karanlığın var olmasıyla
mümkündür. Aşk, kişinin
karanlık üzerinde sınırlı da
olsa denetimi olduğunu varsayar,
gizli olanın seçici bir
yaklaşımla Öteki'ne
sunulmasını içerir – bu
sunum süreci yakınlaşmayı,
Öteki'nin giderek Bir'in
parçası haline gelmesini,
Bir'leşmeyi sağlar.
Aşk,
paradoksal bir fonksiyon olarak
düşünülebilir, karanlık
bağlamında iki ters dürtüyü
içermesi nedeniyle. Bunlardan
birisi, kişiyi kendi hakkında
olabildiğince çok şey
anlatmaya (bilgi aktarmaya),
kendini daha, daha çok
paylaşmaya, Öteki'ni iyice
içine almaya, kendi
karanlığını azaltmaya
yöneltir. Bu dürtü
varlığını kısmen, yaşamın,
ne kadar çok şey ortaya konursa
o kadar zenginleşmesine
borçludur; bu anlamda, bir
ilişki emperyalizminden söz
edilebilir belki: büyümek,
birlikte büyümek önemlidir.
Diğer dürtüyse, bazı
şeylerin karanlıkta kalmasında
diretir. Bu direnç, bir yanıyla
Bir'leşme sürecinde Tek olarak,
farklı, ayrı, müstakil ve
biçimli bir birim olarak kalmak,
kimliğini korumak istemenin
ürünüdür; bir yanıyla da,
karanlığın içeriği
kişiye/kültüre göre değişse
de, kategorik olarak, kişinin,
kendisini görülmek/olmak
istediğinden farklı
gösteren/olduran şeyleri saklı
tutmak; görülen/gösterilen
bağlamında tanımlanacak
varoluşunu, bu tanım üzerinde
belirleyicilik konumunu
koruyarak, yani neyin karanlıkta
kalacağını kendisi
belirleyerek, yaratmak
istemesinden kaynaklanır.
Karanlığı
azaltmanın pek çok yolu vardır
ve sözlü iletişim bunlardan
yalnızca biridir. Birlikte var
olmanın her türü, aynı
işlevi fazlasıyla görür.
"İçine almak"
deyiminin taşıdığı cinsel
yananlam, bu konuya kesinlikle
dahildir – "bilmek"
fiili, Kutsal Kitap'taki
anlamıyla önemli bir boyut
kazanır.
Karanlık,
siz azaltmasanız da, sizden
bağımsız olarak azalır bazen:
gösterdiklerinizin yanısıra,
pek çok şey de görülür
çünkü, bakmakta olan Öteki
tarafından.
"Manifesto",
Madde 29: Dil, iletişim kurmak
için başvurulacak son
araçlardan biri olmalıdır. Bir
çelişki gibi görünse de,
konuşmak şarttır. Bu,
koklaşmanın ve telepatinin
önemini hiçbir şekilde
yadsımaz.
Bir
itiraz: "kimlik" denen
şeyin sınırları ve şekli,
çevrenin
oluşturucu/tanımlayıcı
etkisinden bağımsız olarak var
olamaz – her kişi, ancak
bağlam içerisinde kimlik ve
kişilik sahibidir, bağlamdan
bağlama değişmeden geçen tek
bir kimlik yoktur, çeşitli
yönleri bu yüzden
çelişebilir. Dolayısıyla
"kimliğini korumak"
bir yanlış-sorunsala işaret
ediyor olabilir mi: devinen bir
ilişki, bireylerin ilişkiye
getirdikleri kimliklerini ilk
andan itibaren –ve büyük
olasılıkla daha önce–
yoğurmaya başlayacağına
göre? Bir başka metafora
sığınıyorum: okyanus, kıyı
şeridini sürekli değiştirir;
bu, difransiyel bir zaman
süresince belirli bir kıyı
şeridinin tanımlanabilir
olmasını etkilemez ama;
haritacılık pratiğini de
ortadan kaldırmaz, kıyı
uzunluğunun tam olarak
hesaplanmasını epeyce
zorlaştırsa da. Yani sürekli
ve saptaması güç bir şekilde
değişiyor olsa da kimlikten
söz edilebilir ve –konuya
dönecek olursak– kişinin
dalgakıranlar yapmak suretiyle
kendisini korumaya
yönelebileceği
düşünülebilir.
Tek odalı bir
evde yaşamaktan, sevgilinle
çarpışmaktan, kendi yerinin
olmamasından nefret ediyordun,
bu yüzden onu suçlamaktan ve bu
daralma duygusunun
yakınlığınızı
baltalamasına izin veriyor
olmaktan da nefret ediyordun.
Sonunda o ayrı bir eve
çıktığında bir ay gibi kısa
bir sürede eski neşeli, canlı,
üretken haline dönünce,
aşkın boğabileceği
olasılığına tanık olmak seni
ürpertti.
Karanlığın
boyutları ve içeriği tümüyle
kişiseldir: önemi, çoğu
zaman, kişi bu önemi atfettiği
için vardır – varlığının
gereği de budur zaten:
başkalarının umarsamayacağı
şeyleri7 karanlık kılmak,
kitlenin gözünden saklamak,
yalnızca karanlık olduğu için
değerli olan bilgiyi,
ayrıcalıklı Öteki'nin
bilmesine izin vermek.
Dolaşım
değeri olmayan bilgiyi genel
dolaşımdan sakınarak bireysel
çapta bir
"sanki-yoksunluk"
yaratmak (elbette genel
dolaşım, farenin dağa
küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve
böylece değerlenen bilgiyi,
ikili dolaşım bağlamına
sokarak Öteki'ne vermek:
Öteki'ne değer vermek.
Bilgiyi
bir değişim nesnesi olarak
kullanınca, deneyimsel bilginin
buradaki yeri konusunda bazı
soruların ortaya çıkması
kaçınılmaz: örnek: erkeğin
sevgilisine bir konuşma
sırasında, penisinin sağa
eğik olduğunu söylemesiyle,
diyelim ki bir sevişme
sırasında penisini görünür
kılması arasında nasıl bir
fark var? Geleneğin sesi
kuşkuya yer bırakmıyor:
yaşanmamış bilgi kurudur,
deneyim kitaba üstündür.
Kibritle oynarsa elinin
yanacağını çocuğa
öğretmenin en iyi yolu bunu ona
söylemek değil, söyledikten
sonra oynamasına ve elini
yakmasına izin vermektir.
Bilginin doğruluk derecesi
değildir burada söz konusu olan
– daha çok bilginin
içleştirilmesi açısından
nitel bir farklılık
öngörülür. Öte yandan bakmak
da her zaman görmek demek
değildir, ayrıca görülecek
tek bir şey yoktur: penisin
karanlıktan çıkması,
eğikliğinin farkına
varılmasını garantilemez.
"Kitabi" bilgi için de
aynı şey geçerlidir:
sözcükler ve metinler, her
okuyucu için aynı anlamı
taşımaz/kurmaz.
Önemli
saydığın düşüncelerini,
duygularını, yazılı olarak
iletirdin sevgililerine,
ayrıntılı, iyice
düşünülmüş ve sözcüklere
özenilmiş mektuplar yazardın
– insanların neleri atlayıp
nelere takıldığını
gördükçe, derdini bir türlü
anlatamadığını ve kimi zaman
tümüyle ters yönde
anlaşıldığını fark
ettikçe, bu mektup işinden
soğudun; konuşulan söze oldum
olası güvenmezdin, ketumluk
suçlamaları ayyuka çıktı.
Paris'te
Son Tango: Adam, Kadın ve
kendisi için soyutlanmış,
yalıtılmış bir evren kurar
– buraya isimler ve
dışarıdaki yaşamın
sözcükleri girmeyecektir;
ilişki kendisini dışarısı
yokmuş gibi, bakir sözcükler
ve deneyimlerle kuracaktır,
sıfırdan. İlişki yalnızca
burada var olacaktır. Adam
Kadına sodomi yoluyla tecavüz
edecek, Kadının Adamın
kıçına parmaklarını
sokmasına –tırnaklarını
kestikten sonra– izin
verilecektir, Kadınsa pikabın
Adamı çarpmasını sağlayacak
ve zevkle izleyecektir. Filmin
sonunda bir kırılma yaşanır:
İlişki –bu noktada kesif bir
tür aşk olduğu anlaşılan
ilişki– dışarıya taşar ve
o anda, kamu alanına ait bilgi
evrenine girilir, meslek,
Paris'te bulunma nedeni,
özgeçmiş vs. açıklanır.
Kamunun sahip
olduğu/olabileceği bilginin
kamu alanında
paylaşılmasının uç
noktasında: bir otelin balo
salonundaki bir tango
yarışmasında, tangonun
çağrıştırdığı mahrem
erotizmin travestisi okunur
yarışmacıların sahte
danslarında, bu travestiye
karşıt olarak Adam ve Kadının
dansı komik, aptalca ama
hakikidir, Adam yaşlı jüri
üyesine kıçını göstererek
bu sahtelikle alay ettiğini
gösterir – intiharına az
kalmıştır. "Gerçek"
aşk, ancak bu tür bir
yalıtımla mümkün olabilir –
kamunun sözcükleri, kamunun
bilgisi yalnızca çürütür.
Mahrem,
kamunun baskısı altında uzun
süre yaşayamaz.
Herkes
hakkında herşeyin bilindiği
bir ortamda aşk olanaksız
olurdu – birbirlerine eş
uzaklıktaki bireyler
yakınlaşamazdı. Kendi
karanlığı olan bireylerin,
aşkları etrafında bir
karanlık yaratmaları da aynı
paradoksal fonksiyona bağlı
olarak gerçekleşir: bir yandan
bu aşkın herkes tarafından
bilinmesi, bütün dünyanın
gözlerinin önüne serilmesi
dürtüsü vardır, öte yandan
da dünyanın bakışlarından
uzak olma, başbaşa kalma,
ilişkinin kendisine dair
ürettiği bilgiyi
kıskançlıkla kamudan saklama
dürtüsü.
Aşk
bağlamında ortaya çıkan
utangaçlık, bu paradoksun iyice
belirginleştiği durumlardan
biridir: gösterme–saklama
çelişkisi.
Kaldığımız
otel odasındaki tuvaletin
kapısı yoktu. Seviştiğimiz
yataktan kalkmış, odanın
içinde sanki bir şey yapman
gerekiyormuş da ne olduğunu
hatırlayamıyormuşsun gibi
dönenmiş, sonra ayaklarını
neredeyse sürüyerek tuvalete
girmiştin. Bacaklarını açarak
klozete oturduğunda yüzünün
parlak kırmızılığını,
kadehe dökülen şampanya gibi
işeyişini, yakından da yakın
olduğumuzu hissettiğimi
unutmayacağım hiç. En basit
şeylerden bile öğreneceği
çok şey var aşkın.
Aşkı
besleyen en önemli etkenlerden
biri güvendir: kişinin
karanlığının, Öteki
tarafından ihlal edilmeyeceğine
duyulan güven. Bu da saygıdan
doğar: gösterilmesi
gerektiğine inanılan ya da
gösterilmesi istenen şeyleri
gösterilmeden görmeye
çalışmayacak kadar saygı
duymak Öteki'nin karanlığına.
İzin
gerektirecek görme
çabalarının nesnesi, kişi
için bile fazla önem
taşımayan bir bilgi olabilir,
ya da ihlalcinin beklediğinden
çok daha önemsiz, sıradan bir
bilgi olduğu ortaya çıkabilir:
tuza dönüştürülmeyi
gerektiren suç işlenmiştir
yine de. Bazı haklar, ancak
verildiğinde alınırlar, bazı
haklarsa, verildiğinde bile
alınmamalıdır.
İzinsiz
keşfedilen bilgi, çok temel bir
öneme sahip olabilir öte
yandan: aşkın, ilişkinin
doğasını ve yapısını,
Öteki'nin varoluşunu bambaşka
bir ışıkla aydınlatabilir, bu
ışık hiç de hoş şeyler
göstermeyebilir. Keşfeden,
görmemesi gereken bir şeyi
görmüştür yine, ama bu kez,
saklanmış olanı, görmeye
hakkı olduğunu
düşündüğünü keşfetmiş
olmak, bir anlamda aldatılmış
olduğunu öğrenmek, ona
ahlaksal bir üstünlük duygusu
verir: evet, saygısızlık
ettim, ama sonuca bakalım.
Karanlığın
karanlık yüzü demek ki: yalan
ve dürüstlük. Bu konuda tekil
örneklerden bağımsız,
kategorik önermeler oluşturmak
çok kolay değil; her türlü
yalan insanlık onurunun
aşağılanmasıdır ve
dolayısıyla her koşul altında
doğruyu söylemek en büyük
önceliktir, pasif/aktif yalan,
beyaz/kara yalan gibi ayrımlar,
yalan söyleyenin kendisini daha
iyi hissedebilmesine yönelik
sahtekârlıklardır, türünden
toptan bir dayatıyı fazla
indirgemeci buluyorum, bir
yanımla takdir etsem de. Aşkı
besleyen en önemli etkenlerden
biri güvendir, demiştim:
Öteki'nin bilerek
aldatmayacağına,
kandırmayacağına,
saklamayacağına, karanlıkta
kalmaması gereken şeyleri
karanlıkta bırakmayacağına
duyulan güven. Ancak bu güvenin
hak edilmesi, edildiğinin
gösterilmesi gerekebilir belki:
bu dürüstlüğü herkes
kaldıramıyor. Yine de
pragmatik, yararcı, cynic ve son
tahlilde kendine yontucu bir
baskıyı olumluyor değilim –
aşkı tehlikeye düşürmemek
adına, söylenmesi gerekeni
saklamanın getirdiği ahlaksal
yükün sırtlanılması
gerekeceğini savunmuyorum:
öldürmezse, daha güçlü
kılacaktır.
Herşeyin
söylenmesi/gösterilmesi
gerekmez, bazı şeyleri
söylemek/göstermekse şarttır:
ilişkinin temelini ilgilendiren
bilgiler, aşkın doğası,
geçirdiği değişimler, başka
aşklar, yaşamla ilgili uzun
vadeli –dolayısıyla
Öteki'nin uzun vadesiyle
çakışabilecek– planlara dair
bilgiler, süreğen bir şekilde
veri olmak durumundaki şeylerden
bazılarıdır.
Ne
kadar zaman sonra, söylenen,
dürüst olma sınırını aşıp
gerçeği bunca zaman saklamış
olma bölgesine geçer? Kişisel
yargı alanında kalan bir karar
bu sanırım – kıstasın
açıklanması ve tutarlı
olunması dışında, herkesin
kendi kuralını getirmesinde
–en azından burada– itiraz
edilecek bir şey yok.
Bir erkek
arkadaşın vardı – çıkmak
anlamında değil, cinsiyeti
erkek olan bir arkadaş
anlamında. Önceleri yalnızca
merhabalaşıyordunuz, sonra iyi
arkadaş oldunuz, daha sonra
hemen her gün görüşmeye,
saatlerce konuşmaya, uzun
yürüyüşlere çıkmaya,
filmlere gitmeye başladınız.
Ben orada değildim henüz –
telefonda bana, bir yıldır
birlikte olduğun sevgiline, ne
harika bir insan olduğunu
anlatıyordun bu yeni
arkadaşının,
konuşmalarımızda sürekli adı
geçiyordu, yaptığı bir şeyi,
söylediği bir sözü
aktarıyordun sık sık. Şaka
yollu kurcaladığımda gülerek
yok canım, demiştin, yalnızca
onu tanımış olmak bana
mutluluk veriyor.
Sonra ben
geldim; tanıştık. Senin
aracılığınla tanıdığım
insanlara yakınlaşmakta hep
zorluk çekmiştim – bu adamı
sevdim. İlk başta seni memnun
etmek için bana dostça
davrandığını düşündüm;
geçen zaman, neredeyse senden
ayrı var olan bir ilişki
kurmamızı sağladı aramızda.
Sana aşık olduğunu
görüyordum – senin de ona
aşık olduğunu anlamadım ama,
istemedim. Bu durum iki ay
sürdü: bir sabah, geçerken
sormamış olsaydım, onu
sevdiğini bana söyleyecek
miydin, ne zaman söyleyecektin,
bilmiyorum; o sabah
duyduklarımdan sonra ilk tepkim,
tası-tarağı toplamak ve
defolup gitmekti. İkinizin
birlik olup, gözümün içine
baka baka birbirinizin sevgilisi
olduğunuz yerde daha fazla
kalmak, sinir, sindirim ve
solunum sistemlerimi fazlasıyla
zorlayacaktı. Birkaç gün sonra
döndüm ama – dönmemi çok
istediğin için, benim için
çok önemli olduğun için.
Aranızda fiziksel hiçbir şey
olmadığını (sanki en önemli
derdim buymuş gibi),
duygularınızı ilk kez o
sabahki konuşmamızdan sonra
birbirinize açtığınızı
söyledin: onunla hiçbir zaman
sevgili olmamıştın, uzaktan
sevmiştiniz birbirinizi, o da
saygısından dolayı daha
fazlasını istememişti,
şimdiyse bitmişti bütün
bunlar – hâlâ arkadaştınız
ama sen beni seviyordun ve onu
kazanmak uğruna beni yitirmek
istemiyordun.
Tekleye
topallaya toparlanmaya, yara
sarmaya başladık. İlk kez,
sana güvenmemem
gerekebileceğini, senin ipinle
kuyuya inmenin çok sağlam bir
fikir olmayabileceğini
düşünür oldum: içimdeki
acılığı sürekli kıldı bu.
Benim, bir süre sonra başka bir
şehre gidecek ve seni
arkadaşınla bırakacak oluşum
da pek rahatlatmıyordu içimi.
Sonra bir mektup
aldım arkadaşından: üzgün
olduğunu, arkadaşlığımızın
böyle, onun bana ihanet
etmesiyle bitmesini
istemediğini, kendini tam bir
salak gibi hissettiğini anlatan,
bana değer verdiğine inanmamı
isteyen, abuk-subuk, bir
sayfalık bir mektup. Arkasına
yazdığım cevapta buna
inanmamı beklemesini inanılmaz
bulduğumu, ahlak düzeyi
sıfırlanmış bir sürüngen
olduğunu düşünmeyeceğim ve
adını her duyuşumda kusmak
istemeyeceğim günün de
geleceğini bildiğimi, ona
vaktiyle içten bir yakınlık
duyduğumu ama bu saatten sonra
herhangi bir arkadaşlık
söyleminin söz konusu bile
olmadığını ilettim. Senin
ihanetinin acısını ondan
çıkartıyordum sanırım –
senin bana olan sorumluluğunun
yanında onunkisinin lafı
olmazdı herhalde.
Hikayenin en
hoş tarafıysa, bana gerçeği
anlattığın gün bile yalan
söylemiş olduğunu
öğrenmemdi, yüzyıllar sonra:
aranızdaki ilişki iddia
ettiğin gibi "masum"
değildi, benimle yüzleşmenden
önce ve onun bana yazmasından
sonra da aynı yoğunlukta
sürmüştü; ben sahneden
çekildikten kısa bir süre
sonraysa resmen sevgili oldunuz,
birlikte yeni bir ev tuttunuz.
Anlamadığım iki şey var: beni
nasıl bu kadar
aşağılayabildin; gittiğimde,
gitmişken, neden yalvardın,
döneyim diye? Dibini bulamadım
ben senin.
Kendini
paylaşmanın aşkı büyütmesi,
başka bir yoldan daha
gerçekleşir: yumuşak karnını
Öteki'ne gösteren kişi,
yaralanmayı göze alıyor
demektir – bu savunmasızlık
kötüye kullanılmadığında,
Öteki'nin yumuşak karnıyla
karşılandığında, ciddi bir
köprüdür kurulan.
"Manifesto",
Madde 13: Her insanın duvarları
vardır. Her duvarın gedikleri
vardır. İlişkide dürüstlük,
insanların birbirlerine verdiği
ve bu gedikleri gösteren
haritaların doğruluk
derecesiyle orantılıdır.
Orantı sabiti 1.7'dir.
Madde
14: Duvarlara işemeyiniz.
Ancak
karanlığı paylaşma ediminin
bir pozitivist harekat olarak
gerçekleştirilemeyeceği,
süreç içinde ve kendiliğinden
ortaya çıkmasının şart
olduğu açık sanırım: Size
sevgimin bir nişanesi olarak,
hakkımdaki en "intim"
bilgileri içeren bu disketi ve
çiçekleri kabul edin lütfen.
Aşk,
insanların genel anlamda
büyümesini, derinleşmesini
sağlıyor, homojen bir
duyuşsuzlukla örülü şu
uzay-zaman aralığında Can'a
varlığını hissettiriyor:
değerli. Gelişen kişilerin
karanlıkları da gelişiyor,
değişiyor, deviniyor:
paylaşılacak/ saklanacak yeni
şeyler çıkıyor hep, kişinin
karanlığını tümüyle yok
etmek sanıldığından da zor.
İyi bir şey bu: her aşk,
keşfetme ve öğrenme
heyecanını yaşatabildiği
ölçüde ve sürece yaşıyor.
|