| Bir
Türk Dünyaya Bedeldir Bir kez
daha, Türkiye'de olup bitenleri
Batılılara anlatmakta büyük
zorlukla karşılaşıyor
buradaki Türk cemiyetleri,
dernekler ve resmi bir kimlik
taşıyan ya da taşımayan
Türkler – ben de, her ne kadar
etnik kökenim hakkında şimdiye
kadar herhangi bir utanç duygusu
ya da saklama güdüsü
duymadıysam da ve örneğin
insan hakları ihlalleri
konusunda sorulan ısrarlı
soruları metanetle yanıtlayıp
bizim aslında barbar bir millet
olduğumuzu ve fazla üstümüze
gelinmesinin hayırlı sonuçlar
doğurmayabileceğini, şahsen
benim köpek dişlerimin gayet
keskin olduğunu söyleyerek
mütemadiyen iki puan
topladıysam da, bu yeni durum
karşısında mümkün olduğunca
Türklüğümü belli etmemeye
çalışıyorum. Bu kalın
kafalı Amerikalılara,
Türkiye'deki öykü ve roman
yazarlarının grevini nasıl
anlatacağımı ben de bilmiyorum
çünkü.
İlk
zorluk, Türkiye'deki yazarların
yüzde seksen ikisinin üç
sendikaya üye olduğunu ve bu
sendikaların oluşturduğu
birliğin bir ay önce genel grev
kararı alarak, günlük yaşamı
felce uğratmak pahasına, öykü
ve roman yazarlarının
haklarını korumak ve
taleplerinin karşılanmasını
sağlamak için bütün gücünü
ortaya koyduğunu anlatmakta
çıkıyor. Burada bırakın
sokaktaki insanı, yazarların ve
yayımcıların kendileri bile
toplu sözleşme kavramından
habersiz – vahşi kapitalizm,
pazar ekonomisinin bu gözden
kaçmış alanında hükmünü
sürdürüyor, Manhattan'ın
göbeğinde bir kovboy kasabası
gibi. Geçen hafta Şairler
Birliğinin de genel greve
katılma kararı aldığını
duyduklarında Amerikalılar
iyice şaşkına dönüyor –
sözcüklerle oynamak ve imgeler
yaratmakla yükümlü insanların
kalemini-bilgisayarını
bırakıp sokaklara
dökülmesini, haklarını elde
etmek için yürüyüşlere
katılmasını gerçeküstü
buluyorlar. Denemecilerin hâlâ
bir karara varamamasını ve
kendi içlerinde ciddi
bölünmeler yaşamalarını pek
yadırgamıyorlar ama.
Village
Voice dergisinde çalışan
editör arkadaşım Alyssia Ketz
geçen gece saat üç buçukta
beni aradı – CNN'in verdiği
haberde İstanbul ve Ankara'daki
boş kitapçı vitrinlerini,
Ankara'daki tanzim satış
mağazalarının önündeki uzun
kuyrukları, Erzurum'daki yağma
olaylarını görmüş, hükümet
krizinden söz edildiğini ve
Başbakanın halka sakin olma ve
tahriklere kapılmama çağrısı
yaptığını, askeri
müdahalenin söz konusu
olmadığını söylediğini
duymuş, "Ne olacak bu
memleketin hali?" diye
yakama yapışıyordu. Paniğe
kapılmamasını, ertesi gün
beni brunch'a davet ederse bu
konuyu etraflıca
konuşabileceğimizi söyleyerek,
yarıda kalan macerama geri
döndüm.
Ertesi
gün Alyssia, yazarların parasal
taleplerini anlayabileceğini,
yayın hakkı yasalarının
iyileştirilmesinin elbette
gerekli olduğunu, korsan
basımlara karşı
savaşılmasından ve
matbaaların yazar sendikaları
tarafından denetlenmesinden daha
doğal bir şey olamayacağını,
telif haklarının en alt
düzeyinin yüzde 10'dan 13.5'e
çıkartılmasının, çeviriler
içinse en düşük telif
oranının yüzde 8.5 olarak
belirlenmesinin belki biraz
abartılı olabileceğini, ama en
az baskı adedinin romanlar için
otuz bin, öykü ve şiir
kitapları için on yedi bin
olmasını istemenin serbest
pazar mantığına tümüyle
aykırı olduğunu söyledi. Ona
göre bu, arz-talep dengeleriyle
oynamak ve üretim fazlası
yaratmak, dolayısıyla kaynak
israf etmek anlamını
taşıyordu. Devletin sosyal bir
devlet olduğuna, ayrıca hemen
hiçbir şiir kitabının yirmi
binden az satmadığına
inanamadı; sendika üyesi
yazarların, bağlı oldukları
yayınevlerinden işe girişte
asgari ücret, daha sonrasi için
de ana hatları belirlenmiş bir
zam politikası istediklerini
söylediğimdeyse, "Elin
üçüncü dünyalısı benimle
kafa buluyor" gözleriyle
baktı bana.
Çalışma
koşulları (Sendikalar Birliği
ergonomik iskemle ve masalar
sağlamasını; üye yazarların
e-mail aracılığıyla
birbirleriyle yazışmalarını
sağlayacak bir bilgisayar
ağının oluşturulmasını;
bilgisayar, faks, modem vs. almak
isteyen üyelere kredi
kolaylıkları sağlanmasını;
dünyadaki belli başlı
kütüphanelerle işbirliği
yapılmasını; yayınevleri
tarafından sendika denetimi ve
katkısıyla meslekiçi eğitim
kursları düzenlenmesini;
yazarların üretimde ve
yayınevi yönetiminde gerçek
anlamda söz sahibi olmasını
istiyor), görev tanımı
(özellikle post-modern yazarlar,
modernist yazarlardan
beklenilenlerin kendilerinden de
beklenmesine şiddetle karşı
çıkıyor ve öznenin
boyunduruğundan kurtulmak için
bayrak açıyor – tabii bu
durum yazarlar arasında kanlı
tartışmalara yol açtı ve bu
konuda bir uzlaşma olacağa
benzemiyor) ve emeklilik hakları
konularına girdiğimdeyse
Alyssia'nın hızlı bir şekilde
"Ben kimim, burası neresi,
kocam ve çocuklarım
nerede?" semptomları
sergilemeye başladığını
üzülerek gördüm.
O
sırada yanımıza gelen
asistanı, Alyssia'ya,
Başbakanın Nazlı Eray'la
görüşmesinin ardından
yaptığı yazılı açıklamada;
yazarların da kafalarının
içinde meşakkatli bir yaratma
süreci geçirdikleri için
belediye otobüslerinde
kendilerine, hamile ve çocuklu
kadınlar için olduğu gibi
koltuk ayrılacağını,
kitapçılar için de göz
hizasını ortalayacak şekilde
en fazla dört raf bulundurabilme
hakkının getirileceğini,
böylece çok aşağıda ve çok
yukarıda kalan ve hak ettiği
ilgiyi göremeyen kitapların ve
yazarların mağdur edilmesinin
engelleneceğini söylediğini
aktardı. Boşalan dördüncü
portakal suyu bardağının
arkasından bulanık bulanık
bana bakan arkadaşımı
sakinleştirmek için,
Yayıncılar Konfederasyonunun
karşı taleplerinden söz etmeye
başladım. Yayınevleri kitap
tasarımı konusunda tümüyle
bağımsız kalmak istiyor ancak
karşılarında hem yazarları,
hem de tasarımcıları buluyor.
Kapakta ya da kulakta yazar
fotoğrafı kullanılması da
ayrı bir sorun – bazı
yazarlar hiç fotoğraf
olmamasını isterken, bazıları
kendi seçtikleri fotoğrafın
kullanılmasında diretiyor;
sendikaların talebi, seçimin
yazara bırakılması yönünde,
ama buna da yayımcılar ve
tasarımcılar karşı
çıkıyor. Dağıtımcıların
yükümlülükleri konusu tam bir
arapsaçı. Haksız eleştiriye
karşı mahkeme yolunun
açılması isteğiyse yazarlar
ve yayımcılar tarafından dile
getirilirken, Eleştirmenler ve
Tanıtımcılar Odaları Birliği
sözcüsünün buna gösterdiği
sert tepki ve çıkan olaylar
unutulmuş değil.
"Okuyucu,
peki okuyucu ne olacak? Okuyucu
nerede, neden hiç sesi
çıkmıyor?" diye soruyor
Alyssia, elindeki viski kadehi
titredikçe içindeki buzlar
şıkırdıyor. Tüketici
hakları meselesinin çoktan
halledildiğini, üzülmesine
gerek olmadığını
anlatıyorum. O sırada CNN
yeniden Türkiye haberleri
vermeye başlıyor. Bir Devlet
Bakanı üç ay yetecek kadar
kitap stoku bulunduğunu
söylerken, yağmalanan şehir ve
halk kütüphaneleri
görüntüleri geliyor ekrana.
Tanzim satış mağazasının
önündeki kuyrukta bekleyen
insanlarla röportaj yapılıyor,
baş örtülü, yaşlıca bir
teyze, mecburen kuyruğa
girdiğini, ancak ufak bir kitap
alabileceğini ve bunun tatsız
tuzsuz bir şey çıkacağını
bildiğini, şansı yaver gider
de resimli bir kitap alabilirse
torunlarının sevineceğini, bir
haftadır doğru dürüst bir
şey okumadıklarını
anlatıyor. Yabancı kitap satan
kitapçılar tehdit ediliyormuş,
yüz binlerce yabancı kitap
yakılmış, sendikalar hakkında
soruşturma açılmış; Birlik
sözcüsü bunun çirkin bir oyun
olduğunu, halkın yazarlarıyla
dayanışmasını kimsenin
bozamayacağını söylüyor.
Panik yüzünden insanlar kitap
stokluyormuş evlerinde; çoğu
kitapçı kepenklerini indirmiş
– kimi yazarlara destek vermek
için, kimi satacak malı
kalmadığı için, kimiyse
yağma edilmemek için.
Başka
haberlere geçildikten sonra uzun
bir süre sessiz kalıyor
Alyssia, gözleri tabağına
dikili, kırıntılarla oynuyor
elindeki çatalla. Sonra birden
"Tamam," diyor,
"bu konuda uzun ve
ayrıntılı bir yazı yazar
mısın dergi için, üç
yaşındaki bir çocuğa
anlatıyormuş gibi yaz ama,
herşeyi açıkla, gerekli ek
bilgileri küçük kutular
halinde veririz, sizden bir-iki
yazardan da yazı isteyelim,
Kültür Bakanınız –"
"Dur
bakalım küçük hanım,"
diyorum ayağa fırlayarak
"orada biraz dur bakalım.
Senin gözünde nasıl biri gibi
gözüktüğümü bilmiyorum, ama
senin saçma sapan dergin ilginç
bir konu yakalasın ve haftalık
satışını garantilesin diye
sana yazı yazıp davamızı ve
arkadaşlarımı satacağımı ve
grev kırıcılığı
yapacağımı sanıyorsan çok,
pek çok aldanıyorsun. Ayrıca
boşuna uğraşma Türkiye'deki
hiçbir yazar da senin kirli
emellerine alet
olmayacaktır." Başım dik
bir şekilde Alyssia'nın evinden
çıkıp gidiyorum.
Bu
zavallılar bizi hiçbir zaman
anlayamayacak.
|