Cem Akaş -
Bir Julio Cortazar:
Van Der Graaf Generator Dinliyorduk
Yeryüzü haritalarının bireysel yaşamlar üstündeki etkileri - Işıl iyi bir iş buluyor - Bilekteki garip dövme - Paftaların da
nsı - Melih'le tanışma - Işıl patronuyla yüzleşiyor - Anılar - Kurtarıcının balonu - Taş atmanın yoruculuğu - Işıl kendini anlatmadığını sanıyor - İşte sürpriz - Bir kamp anısı - Evdeki gelişmeler - Uydurmanın zorluğu - Kapı açılıyor - Beklendik misafir."I did not, no no I did not, I truly did not choose it."
V.D.G.G.
İstanbul'un en yeni haritası yirmi yıl önce yapılmıştı - yirmi yıl önce şehrin haritacıları, dur-durak bilmeden büyüyen ve sonraki yıllarda çok daha hızlı bir şekilde yayılacak ve düğümlenecek olan bu yaratığı k
ağıt üzerinde saptamaktan vazgeçmiş, pes etmişti. Kabaran, çoğalan ve süreğen bir metastazla her yana yayılan hücrelerine çıplak gözle ürkmeden bakabilmek, ancak aptallık sınırındaki bir cesaretle mümkündü. Şehrin şu anki halini saptamak imkansız olsa gerekti - bir yıl içinde öyle kökten (ama çoğunlukla köksüz) değişiklikler oluyordu ki orada burada, "işte İstanbul'un haritası" diye ortaya çıkartacağınız belge, gözünüzün önünde gerçekliğinden, doğruluğundan, otoritesinden hızla çok şey yitirecekti. Anlaması zor olmayan bir yıldırıcılık unsuru.Benim
asıl şaşırtıcı bulduğum, bu hükmen yeniklik durumundan kurtulmak için Devletin kararlı bir çalışma başlatmış olmasıydı. Tapu Kadastro Başmüdürlüğü ile Yollar ve Haritalar Genel Müdürlüğü tarafından ortak bir "İstanbul'u Saptama Komisyonu" kurulmuş ve bu bürokratik bünye, "mevcudun belgelenmesi ve gelişmesi ve değişikliklerin peyder pey kayıtlara geçirilmesi" görevini sonsuza dek yerine getirmek amacıyla çalışmaya koyulmuştu. Koyulmuş demek daha doğru olacak - bu iddialı proje, hele bizimkisi gibi kayıt özürlü bir kültürde, entropiye ve boşvermişliğe indirilen ağır ve modernist bir darbe olarak, yedi düvele duyurulmalıydı, törenler yapılmalı, kurdeleler kesilmeli ve her şey bir seçim yatırımı haline dönüştürülmeliydi bana kalırsa, ama -bu da çok şaşırtıcıydı- böyle yapılmadı. Sessiz sedasız başladı herşey.Buna herhangi bir itirazım yoktu tabii. İnşaat mühendisliğinin
üçüncü sınıfını bitirmiştim, yaz tatili başlamıştı, gereğinden çok boş zamanım ve gereğinden az param vardı; PTT Hastanesinin arkasındaki pek de gösterişli olmayan binaya iş görüşmesi için gittiğimde bütün beklentim, yaz boyunca beni fazla öldürmeyecek ve ev kiramı, kitap ve "joint" paramı verecek ufak bir işti. Yorgun görünümlü, sürekli elindeki siyah çerçeveli gözlükle oynayan ama hiç takmayan, ince sol bileğinin (sağ bileği de inceydi elbette) iç tarafında küçük bir dövmesi olan, orta yaşlı olduğu izlenimi veren, başkasının sesini kullanıyormuş gibi konuşan bir adam görüştü benimle; nerede okuduğumu öğrendiğinde, pek az kadının inşaat mühendisliğini seçtiğini söyledi, benim nedenlerimi sordu. Yeni doğan bir bebek hakkında ilk sorulan soru "kız mı erkek mi?"dir ya, cinsiyetin bu dünyada ne kadar belirleyici olduğunu daha iyi ne gösterebilir, inşaatı neden seçtiğimin sorulması da bir o kadar klasik bir soru haline gelmişti benim için. Yedekte beklettiğim ve duruma göre kullandığım birkaç klasik yanıt vardı tabii, ama o gün nedense en risqué ve burnu havada olanını vermek için dürtüklendim: "fallik sembol olmayan binalar yapmak için." Görüşme orada bitmeliydi, bitmedi - yarım saat kadar sonra binadan çıkıp Kadıköy minibüslerine doğru yürümeye başladığımda, beklediğimden yüksek bir maaşım ve ne kadar garip olduğuna karar veremediğim bir işim vardı.Bir yanıyla yeterince mantıklıydı benden beklenen: her gün, bana verilen paftanın gösterdiği bölgeye gidecek, paftada gözükmeyen yapı ve yolları işaretleyecek, düzeltilmiş paftayı ertesi sabah teslim edip yeni bir pafta alacaktım. Bütün bu paftalar daha sonra Ana Merkezde bilgisayara girilecek ve "master plan" oluştur
ulacaktı. Benim konumumda yüz - yüz elli kişi olmalıydı Anadolu yakasında çalışan, ama komisyonun bu taraftaki merkezine gidip geldiğim onca zaman boyunca, beş - altı kişi dışında kimseyle karşılaşmadım. Görevimin ikinci bir bölümü daha vardı: paftada gözüken ama artık var olmayan yapılar söz konusu olduğunda, çoğu zaman, yapılmış olan değişikliği işlemem isteniyordu yalnızca - yol geçiyorsa yolu, yeni bir apartman dikilmişse onu işaretliyordum. Ama her zaman değil - bazen, teslim ettiğimin ertesi günü, bazı kırmızı işaretlerle geri veriliyordu pafta; şu anki halinin "kabul edilemez" olduğu anlamına geliyordu bu, değişimi saptamanın ötesinde birşey yapmam bekleniyordu. Tam olarak ne beklendiği bana hiçbir zaman söylenmedi; aynı pafta üzerinde beş gün uğraşmak zorunda kaldığım oldu, tutturana kadar. İşimde ustalaştıkça şunu anladım: bazen paftanın o kısmının ilk halinde olduğu gibi kalması isteniyordu, bazense şu anki durumla kağıt üzerinde vaktiyle saptanmış durum arasında bir tür uzlaşma, bir karışım yaratmam ya da tümüyle yeni birşey üretmem gerekiyordu. Önceleri kırmızılı paftalar geri geldiğinde ilk adım olarak işaretli bölümleri kafadan eski hallerine döndürüyordum, tekrar geri gelirse oynamaya başlıyordum; sonra sonra, elim alıştıkça ve ne istendiğini, istenebileceğini daha iyi hisseder oldukça, buna gerek duymaz oldum - tek katlı, üç odalı, bahçeli evin yıkılıp yerine on iki katlı Medine Apartmanının dikildiğini ve eskiden bahçe olan yerden şimdi Çolak İsmail Sokağının geçtiğini görünce, paftanın üzerine sekiz katlı Kerbela Apartmanını işleyip sokağın adını Kuşuçmaz'a çevirdim. Yaptığım değişiklik sessizce onaylandı.Bütün onay ve itirazlar sessizdi zaten. Temmuzun sonlarına doğru, yaptığım işe zekâ oyunu - sanat eseri arası bir gözle bakar hale gelmiştim -
özellikle yaratıcı bir buluş yaptığımı düşündüğüm zaman hiçbir övgü almamak, gözlüğü elinde adamın, beni gördüğünde hafifçe gülümseyecekmiş gibi kıvrılan ağzından performansımla ilgili tek bir söz duymamak, hevesimi kırmaya başlamıştı. Ama dalga geçmeme hiç izin verilmiyordu - ben daha iyi işler çıkarttıkça, benim için konulan standart yükseliyordu; çok iyi olabileceğimi gösterir göstermez, çok iyi olmayı sürdürmek zorunda bırakılmıştım.Bir gün Küçükyalı'da, Şemsettin Günaltay Caddesinin altında kalan mahallede çalışıyordum. Denize doğru inen Mürevvih
Sokakta ilerliyordum, ufak değişiklikleri hızlı hızlı not ederek. Sokağın Çam Sokakla kesiştiği yerde, yolun kenarında, dört çocuk bilye oynuyordu - hemen öteden geçen banliyö treni dikkatlerini hiç mi hiç dağıtmıyordu. Tren gittikten sonra karşıya geçtim - tren yolunun öbür yanında Musavat Sokağı başlıyordu, paftada gözükmüyordu bile, o yüzden işim biraz uzun sürdü. Minibüs caddesine gitmek için geri dönerken, bilye oynayan çocuklar hala oradaydı; yanlarından ilk geçtiğimde bana ve elimdeki defter-kaleme dik dik bakan çocuk -10-12 yaşlarında, parlak gözlü, düz kahverengi saçlı, beyaz tenli birşey- ben demiryolunun taşları üzerinde ayağımı burkarak ve sandaletlerimin ince tabanının altında taşları hissederek yürürken, Abla sen yazar mısın? diye sordu.Hayır, haritacıyım.
Ama burası okyanus değil ki.
Ben kara haritacısıyım. Annen baban seni arabayla uzak yerlere götürmüyor mu?
İzmir'e gittim ben, daha küçüktüm o zaman ama, -eliyle gösteriyor- dört yaşındaydım.
Kim kullanıyordu arabayı?
Annem bilmiyor ki.
Baban öğretmiyor mu?
Bi dakka, dedi küçük işaret parmağını havaya kaldırarak -tam değil ama, beli hizasına kadar. Oynama sırası ondaydı. Musavat Sokağına baktım
- buraya bir alt geçit yapılsa iyi olurdu.Ben roman yazıyorum, dedi yanıma dönerek.
Adın ne senin?
Uzay Çocukları.
Hayır, senin adın ne?
Melih.
Romanında Voltranlılar da var mı?
Avucunu kafasının üstüne yapıştırdı -
belli ki saçmalamıştım.Hayır, bunlar Aztekli iki çocuk, Fitka'yla Metket, uzaylılar onları kaçırıyor, ama onlar sonunda kaçıp dünyayı kurtarıyorlar.
Bana bakmayı sürdürerek başını biraz eğdi, bir taşı hafifçe tekmeledi, güldü. İşte tam o anda üç görüntü üst üste canlandı kafamda: demiryolu taşlarının arasında bilyesini ararken ayağı takılan Melih ve bir saniye sonra, tekerleklerinden fren kıvılcımları saçarak ona çarpacak olan tren; parke taşlı bir alt geçit, önünde arabaların girmesini engellemek için dikilmiş, paslı demir çubuklar, girişteki "Melih Geçidi" yazısı, gece, sokak lambasının ışığı, sidik kokusu; geçidin öbür tarafında bisikletiyle hızla gelen ve mazgalları çaprazlama geçmeye çalışırken duvara çarpan kız çocuğu, öğle sıcağı.
Çabuk yaz, diyebildim, çabuk çabuk yürümeye başladım sonra.
O gece evde, odamdaki masada pafta üzerinde Melih Geçidi
ni işaretlerken, şaşılası şey ama gerçekten ilk kez o zaman, yapmakta olduğum işin anlamını fark ettim: Gerçekle boy ölçüşüyordum, hoşuma gitmediğinde değiştiriyor, nasıl olması gerektiğini söylüyordum ve sonuçta benim yaratmış olduğum ayrıntılar kağıt üzerinde Gerçek haline geliyordu - peki ama Gerçek de bir süre sonra bana uyum göstermek zorunda hisseder miydi kendisini? Herşey hikaye olabilir miydi?Bileği dövmeli adam bu pafta hakkında da hiç yorum yapmayınca daha fazla dayanamadım.
Dün t
eslim ettiğim çalışmayı beğendiniz mi?Elbette.
Çizdiğim demiryolu geçidini
fark ettiniz mi? Öyle bir geçit yok aslında.Biliyorum.
Nasıl bilebilirsiniz ki?
Siz tek elemanımız değilsiniz Işıl Hanım.
Bir süre hiçbir şey söylemedim - böyle bir kontrol mekanizması kuracakları aklıma gelmemişti. Bir tilkiyle dans ediyordum demek. Aslında itici bir insan değildi karşımdaki, hatta gide gele ona epey alışmıştım -
yenik düşmüş bir deha sezinliyordum onda, yenilgiyi kabullenmiş ve olabileceğinin en iyisi olmaktan vazgeçmiş bir adam; insanlarda bunu görmek beni o sıralarda en çok üzen şeylerden biriydi, pes etmek düşünülemez bir davranıştı benim için. Bazen ona sarılmak, cesaretlendirmek istediğim bile oluyordu açıkçası, gömleğinin içine atlet giyip giymediğine bakmak, onu güldürmek istediğim oluyordu. Sessizlik ve sekmeyen bakışlar çok etkileyicidir bazen, bazense sinir bozucu. Kendisini silikleştirmeye çalışan bu adamın ağzını açmadan bana bakmasından o gün nefret ediyordum. Yaptığım, yaptığımız iş hakkında yeni yeni sorular üşüşüyordu kafama - hangi haritacının düzelti ve eklemelerinin kabul edileceğine kim, nasıl karar veriyordu, bu komisyonun asıl amacı neydi, gizli bir projeyse bu bana ve benim gibilere nasıl güveniyorlardı? Korktum. Birden korktum ve tası-tarağı toplayıp oradan gitmek, işi bırakmak, oraya hiç gitmemiş olmak ve hiçbir şey bilmemek istedim.Telaşlanmayın. Yine aynı tepkiyi veriyorsunuz, kaçmaya çalışıyorsunuz, görmezden gelmek istiyorsunuz. Sevgilinizin durumunu görmezden gelmeye çalışmanız onun asılmasını engelleyemedi ama.
Ağlayarak, tamam, ağlayarak çıktığımı hatırlıyorum- ertesi gün gitmedim işe. Bir sonraki gün de.
Olanları duymuş olabilirsiniz, Cenk bütün hik
ayeyi tefrika etmişti vaktiyle. Can -sevgilim- her zaman deli bir adam olmuştu gerçi, ama sonradan gerçekten delirmiş ve cezası ölüm olan bir suç işlemişti. Birkaç arkadaş -onu en çok sevenler- çırpındık ona yardım etmek için, çok akıllı bir insandı Can, yaptığı şeyi yapabilmesi için ruh sağlığının tümüyle bozulmuş olması gerekiyordu, ama bu kanıtlanamadı, daha doğrusu onu asmak zorundaydılar sanırım, herkes galeyana gelmişti, olaylar büyüdü, o noktada kimsenin yapabileceği birşey kalmadı. Can'ı çok sevmiştim. O suçu işlediği sıralarda ilişkimiz çok kötü bir haldeydi gerçi, acı çekmekten ve çektirmekten, kalan sevgi kırıntılarını alelacele tüketmekten başka birşey yapmıyor gibiydik, ama o öldükten sonra hayaletinden hiç kurtulamadım. İkimiz de çok gençtik, pek çok şeyi ilk birbirimizde görmüş, birlikte büyümüştük - onun kendisini benden koparmasını, sanki bilerek, isteyerek, delice bir ölümü seçmesini ve çekip gitmesini, bu sevgiyi yaşatmayı benim omuzlarıma bırakmasını affetmedim, hıncım geçmedi, ona olan saplantım da - ikisi de derinleşti sadece. Bahariye'nin arka sokaklarından birindeki evimden bir seferde on, on beş gün boyunca hiç çıkmadığım oluyordu, sımsıkı örtmüştüm perdeleri, makarna pişirip duruyor, "joint" sarıyor, ceza hukukuyla ilgili kitaplar okuyordum sürekli. Temel kaynakları bitirdikten sonra daha spesifik şeyler okumaya başladım, marjinal suçun erdemleri olduğunu savunan bir risaleye kafamı taktım uzunca bir süre; elektrik sobamı bir salona, bir odaya sürüklüyordum, arkadaşlar uğruyordu arada, ama çoğu evin dağınıklığına, pisliğine, makarna ve soğuğun kokusuna, özellikle de koltuklara sinmiş karanlığa dayanamadı, ayakları kesildi; finallerime gitmedim ve ilk dönem derslerimin hepsinden kaldım, umurumda bile değildi tabii; annem gelmişti o sırada, sınavlar hakkında hiçbir şey demedi, bir hafta kadar evi temizleyip havalandırmaya çalıştı, yüzümün ne kadar solduğunu, kendime işkence etmekten vazgeçmem gerektiğini hatırlatıp durdu, dayanamadı sonra, canım, daha fazla dayanamadı, ruhum daralıyor burada beni de öldüreceksin dedi ve gitti. Kendimi cezalandırıyor değildim eğer düşündüğünüz buysa, dünyayı da cezalandırmıyordum- yalnızca kabuğumun içinde kalmak, kabuğumu hissetmek ve dışarı çıkma zamanı gelene kadar bir sincap gibi yaşamak istiyordum. Şubat olmuştu, okul yeniden başlamıştı, gitmiyordum, bütün gün okuyor ve uyuyor, geceleri saçma sapan televizyon programlarını iştahla seyrediyordum, o sıralarda gelip gitmeye başladı kurtarıcım, tatlı bir çocuktu aslında, kurtarıcım olacağını ikimiz de bilmiyorduk, gelip benimle televizyon seyrediyor, bazen gidiyor, bazen salondaki kanepede uyuyordu, konuşmuyorduk pek, neden geldiğini bilmiyordum, dert de etmiyordum açıkçası, ona verebileceğim hiçbir şeyin olduğunu sanmıyordum, o da birşey istemiyor gibiydi; onu da öldürüyor olduğumu düşündüm bir gece birlikte içerken, ilk başka tuhaf coşkusu vardı ve gözümün önünde tükeniyordu bu coşku, kabuğum ona ağır geliyordu, zavallı çocuk, hiç de sesi çıkmıyordu, sanki orada, yanımda var olmayı bir insanlık hizmeti olarak gönüllü üstlenmişti ve amok koşucuları gibi, hedefine varmadan pes etmeyecekti, vardığında çatlayarak öleceğini bile bile. O gece onunla sevişmeye karar verdim, bunu borçluydum ona, o iyiydi, iyiler yalnız bırakılmamalıydı, kupkuruydum tabii, içime kimseyi kabul edecek durumda değildim ve bunu saklayamazdım, yorgun jestim buraya kadardı. Sonra ne oldu hatırlamıyorum, bir ara kustum sanıyorum, çok sarhoştum, sabah ondan önce uyandım, gözlerimi açtığımda yerdeki kutuya bakar buldum kendimi, uzun süre baktım anlamadan, sonra: "Truva Atı" marka bir prezervatif kutusu. Dahice bir buluş değil mi, kauçuk balonun içinde bir şey yaklaşıyor size doğru, bir dostunuzdan gelen bir hediye sanıp açıyorsunuz kapılarınızı, kurt diyor içinizden bir ses, yok canım değildir diyor bir başkası, sonra bir bakıyorsunuz aa, kurt imiş, içinde bir sik var kauçuk balonun, sikiliyorsunuz. Katıla katıla güldüm, hiç böyle gülmemiştim, kurtarıcım uyandı, o da güldü beni kurtarmış olduğunu anlamadan, ben susmayınca gitti, çok güldüm, giyinip dışarı çıktığımda hâlâ gülüyordum, iskeleye inip kahvaltı ettim, vapurla karşıya geçtim, okula gittim.Merkezden ağlayarak çıktığım günden iki gün sonra işe döndüm. Tabii ki döndüm. Hakkımda bu kadar çok şey bilen o sümsük herife yenik düşecek değildim, benim de bilmek istediğim şeyler vardı ayrıca. O sabah hiçbir şey olmamış gibi davrandık ikimiz de, ama birşey olduğu belliydi, iş tanımım değişmişti
çünkü. Harita işini tümüyle bırakmıyordum, ama paftalarımı günaşırı teslim etmem yeterli olacaktı; artan zamanımı, İstanbul'daki günlük yaşamı tanıklıklar, gerçek hikayeler, yer betimlemeleri, karakter tahlilleri aracılığıyla kağıda dökmeye, raporlar hazırlamaya ayırmam isteniyordu. Proje genişletilmişti. Bu ek mesai karşılığında maaşım iki katına çıkacaktı.Okulun yeniden açılmasına daha bir buçuk ay vardı, o zamana kadar ne kazansam kârdır diye düşündüm, dersler başlayınca işi nasıl olsa bırakacaktım. Taş atmanın ko
l yormayacağı yollu temelsiz inanışın etkisi altındaydım sanırım - yazmam istenen şeyin tanımı o kadar belirsizdi ki, ne olsa giderdi. O gece eve gelip ilk raporumu yazmaya oturduğumda birden durakladım ama - kendi yaşadıklarımı, kendi insanlarımı, kendimi mi anlatacaktım şimdi? Elimle onlara koz vereceğimi sanıyorlardı belli ki. Bir ara bütün bu harita işinin büyük bir tezgah olduğunu, asıl amaçlarının beni "ele geçirmek" olduğunu düşünmedim değil; bu masrafa değecek kadar matah bir şey olmadığımı hatırlayınca paranoyak eğilimlerimi dizginlemeye karar verdim. Yine de tedbirli olmak lazımdı - içgüdüsel olarak kendimi olabildiğince saklı tutmam, olabildiğince çok uydurmam gerektiğini görüyordum. İlk raporumu, bir-iki hafta önce geç bir saatte televizyonda izlediğim "Kim Korkar Virginia Woolf'tan?" adlı filmin konusunu uyarlayarak ve özetleyerek oluşturdum. Osmanlı Tarihi doçenti Kemal ve bölüm başkanı Hulusi Beyin kızı Binnur yıllar önce evlenmişti, çocukları olmamıştı, ayrıca Kemal Binnur'un düşündüğü kadar hırslı çıkmamış, kariyerinde ilerleyememiş ve babasından sonra bölüm başkanı olamayacağını göstermişti. Bu iki ana düş kırıklığı Binnur'u alkole ve kabalığa, Kemal'iyse derişiklik dozu gün geçtikçe artan bir acı-alaycılığa yöneltmişti. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olan Coşkun ve karısı Feride'yi bir gece yemeğe davet eden Kemal, Binnur'un onlara oğullarından bahsetmesine çok sinirlenmişti - oğulları yoktu tabii, kendi aralarında oynadıkları bir oyun, o zamana kadar kimseye anlatmadıkları bir sırdı bu. Coşkun ve Feride'ninse bundan haberi yoktu, ev sahiplerinin oğullarının gerçekten var olduğunu ve yakında anne-babasını ziyarete geleceğini sanıyorlardı. Binnur, kocasından intikam almak, mahkum olduğu sönük hayatın acısını çıkarmak için Coşkun'u ilerleyen günlerde sık sık eve davet etmiş ve sonunda onunla sevişmişti. Kemal durumu anladığında yıkılmıştı, ama onun da oynayacağı bir kozu vardı - bölüm hocalarının ve eşlerinin toplandığı bir gece bir yıldırım telgraf tezgahı ayarlayıp, oğullarının onlara gelirken bir trafik kazasında öldüğünü perişan bir halde karısına haber vermişti, herkesin ortasında. Binnur kocasının bu silahı kullanmış olabileceğine, yıllardır oynadıkları oyunu böyle bir seferde yerle bir edebileceğine inanamamış ve gerçekten yıkılmıştı. Atılan karşılıklı bombalardan sonra bu iki insan, sıfır çizgisinde yeniden birbirlerine sarılmış, herbiri, hayattaki tek varlığının diğeri olduğunu yeniden anlamanın üzüntüsü ama şefkatiyle ateşkesi sessizce imzalamıştı, fazla uzun sürmeyeceği belli olsa da.Anlattığım son film olmadı bu - raporlarım da paftaların kaderini paylaşıp aynı tepkisizlikle karşılanınca, yalnız gördüğüm değil, başkalarının bana anlatmış olduğu filmleri de yazmaya başladım. Sonu yoktu -
masallar (özellikle kırmızı çizmeli kedi masalını çok yaratıcı bir şekilde dönüştürdüğümü düşünüyordum), okuduğum-okumadığım kitaplar, politik durum hakkında kulaktan dolma bilgiler, politikacıların ve sanatçıların özel hayatları, İstanbul'un hiç gitmediğim yerleri, Stradivarius kemanları, Ayasofya'daki mozaikler, Van Der Graaf Generator'ın şarkı sözleri, hepsi girdi raporlara. Bir kenarda Efes Pilsen-Fenerbahçe basket maçını bile anlattım, oyuncuların hiçbirini ve kuralların çoğunu bilmememe rağmen. Çok eğleniyordum.Eğlence Eylül başında kesildi. Sol bileğindeki dövmenin ne olduğunu hâlâ anlayamadığım adam, kendi mahallemin paftasını verdi bana bir sabah. Caddeye ininceye kadar bakmamıştım neresi olduğuna, görünce gözlerim ister istemez evimi aradı; midemin kasılmasından anlamıştım: evim gözükmüyordu paftada. Onun yerine bir okul binası vardı. Saçmaladığıma inandırmaya çalıştım kendimi, kimbilir ne zaman hazırlanmıştı pafta, gerçi evimin olduğu üç katlı bina da yeni değildi, am
a niye büyütüyordum ki, düzeltmem yeterliydi.Olmadığını biliyordum. Pafta geri geldi -
acemilik dönemimden sonra ilk kez oluyordu bu ve evet, evimin üzeri kırmızıyla işaretlenmişti. Günaşırı değil her gün götürdüm paftayı, yeni bir değişiklikle - binanın adını değiştirdim, alanı ve kat sayısıyla oynadım, yan taraftaki boş daireyi dükkan yaptım, olmadı, geri geliyordu her seferinde. Adamımın gözlerinde belli belirsiz bir endişe okuyordum her gittiğimde, ama hiçbir şey söylemiyordu, benim evim olduğunu bilmemesi olanaksızdı, niye böyle yapıyordu anlayamıyordum, ne istediğini de anlayamıyordum, akşamları sigara üstüne sigara içiyor, televizyonda kanaldan kanala atlıyor, evin içinde dolanıp duruyor, paftanın başına oturmamak için her türlü bahaneyi yüzsüzce kullanıyordum. Bir hafta kadar sürdü bu sanırım; bir gece liseden bir arkadaşımla buluşup Kemancı'ya gittikten, gürültü ve birayla sarhoş olduktan ve grubun davulcusuna asıldıktan sonra eve döndüğümde, kaçamayacağımı, yapmam gereken şeyin günlerdir salonun bir köşesinde ses çıkarmadan beni beklediğini, karanlıkta gözlerinin ışıdığını, bu gece onu yoksamaktan vazgeçeceğimi bildiği için titreştiğini ve bu titreşimlerin usulca suratımı yaladığını fark ettim. Peki dedim, hıçkırmadan ağlamaya çalışarak, peki, umurumda değil, sizinle uğraşamayacağım - paftayı masamın üzerine serdim evimin yerine ilk paftada gözüken okulu çizdim.Geç kalktım ertesi sabah - evden çıkmak için büyük bir çaba harcadım, paftayı bırakmak için kendimi sürükleye
sürükleye merkeze gittim. Kapı duvar. Kimse yok gibiydi, pencereler kapalıydı, perdeler gitmişti, yağmurlu ve karanlık bir gün olduğu halde hiç ışık yanmıyordu içerde - hayır dedim, bu çok eski bir numara, bu kadar da değil artık, yutkunamıyordum, elimdekileri kapıya bıraktım, taksiyle döndüm eve, şoföre para verip vermediğimi hatırlamıyorum, kapımın üzerindeki tabelada "Özel Hayzen Gabal İletişim Kursu" yazıyordu.Kapı kapalıydı, kilit değişmişti - evin çevresinde dolaştım, salondan sesler geliyordu; arka bahçeye gidip pencereden odama girdim. Salon kapısı kapalıydı, içeride belli ki bir ders yapılıyordu - kulak kabartınca, konuşulanların tanıdık olduğu vehmine kapıldım, anlamam için fazla dinlemem gerekmedi - raporlarımdan birini tartışıyorlardı, bir arkadaşımın yazmayı düşündüğünü söy
lediği, yinelenen bir alıntı aracılığıyla iç içe geçirilmiş öykülerden oluşan kitabı anlatmıştım bir keresinde, cümlelerimi duyuyordum, hocaya ait olduğunu sandığım ve tanıdık gelen ses uzun uzun konuştu, bir tartışma başladı ardından, daha fazla dayanamadım, elim ayağım titriyordu, zor çıktım pencereden.Birkaç gün cesaret edemedim eve dönmeye - orada burada sürttüm, Bakırköy'deki bir tanıdığımızda kaldım, onun durumu benden beter gözüküyordu, sonunda kendimi yine kendi sokağımda buldum, geceydi, Dereağzı'ndan geniz yakıcı kokular geliyordu. Hiç kıpırtı yoktu evde, kapı yine kapalıydı ama; odama pencereden girdikten sonra yatağımın üstünde oturdum bir süre, öylece, bir "joint" sardım, ne zamandır içmiyordum, masamın başına geçip yazmaya başladım sonra. Ne y
azdığım konusunda belirli bir fikrim yoktu başta, aklıma ne gelirse karalıyordum, bir süre sonra, üç yıl önceki yazdan, Rize'deki Hazindak yaylasında kamp yaptığımız günlerden söz etmeye başladım nedense, bir grup daha vardı bizim dışımızda, Metin'le hepimiz o zaman tanışmıştık, Can'la çok sevmişlerdi birbirlerini, kafa dengiydiler, ilkokulu birlikte okumuşlardı sanki, kendi grubu gidince Metin bizimle kaldı, çadırlardan birinde yer vardı, Can bana garip davranmaya başlamıştı, bunun ne tribi olduğunu bilemiyordum, sonra İstanbul'a dönmeye karar verdi, çok sinirlendim, ben kaldım, ama hepimiz tatsızlaştık ve iki gün sonra biz de döndük, yolda Metin çok güldürdü beni, şaklabanlıklarının bini bir paraydı, sonra bana ölesiye aşık olduğunu itiraf etti ama aramızda asla bir şey olamayacağını, bunu Can'a yapamayacağını söyledi, çocuktuk tabii, bunu mu sezmişti Can bilemiyorum, o kamp hakkında hiç konuşmadık sonra, Metin "aile dostu"muz oldu.Böyle böyle sayfalar doldurdum, epey bitkin düştüm, yatıp uyudum.
Sabah salo
ndan gelen gürültülerle uyandım. Sınıf yerine yerleşiyordu, az sonra ders başladı. Yataktan çıkmak istemiyordum daha, o gün ne yapacağıma karar vermemiştim, sonra kulaklarım dikildi birden - Hazindak yaylasından bahsediyordu salondakiler, fırladım, masamdaki kağıtlar gitmişti, odama girmişlerdi, salonumu aldıkları yetmezmiş gibi odama girmişlerdi, doğru dürüst kapanmıyordu allahın belası pencere: salaklığıma gülecektim neredeyse - kapı dururken. Bunu yapmalarına izin vermeyecektim elbette, odamdan ve benden uzak durdukları sürece onlar için yazabilirdim, kapının altından atardım yazdıklarımı, yeter ki -İki taraf için de uygun bir anlaşmaydı bu.
Uydurmam gerektiğini söylüyordum kendime, kamp hik
ayesini ele geçirerek açtıkları gediğin büyümesini engellemeliydim, ama anılarıma ve yaşadıklarıma karşı koyma gücümü yitirmiş gibiydim, en olmadık hikayeleri anlatırken araya benden birşey karışıveriyordu, kişilerin yerlerini değiştiriyordum, ayrıntılarla oynuyordum, anafikri bambaşka bir hale getirdiğim bile oluyordu, ama temelde, yaşamdan aldığım malzemeyi kullandığım gerçeğini değiştirmiyordu bu ve bunu istemiyordum, istemiyordum, yalanlar söylemek, yalnızca kafamda var olan şeyleri anlatmak istiyordum, buna zorunluydum, kendimden parçaların kapının altından öte yana sızmasına karşı koymalıydım. Zor iş. Kullandığım sözcükler, o güne kadarki yaşamımın bagajıyla yüklü olduğuna göre, imgelemim de sonuçta benim olduğuna ve imgelerini, ne kadar garip ve aykırı olursa olsunlar, algıladıklarımı bana özgü bir yöntemle birleştirip dönüştürerek ürettiğine göre, kendimi kendi içimde tutmayı ama aynı zamanda da birşeyler anlatmayı nasıl başarabilirdim ki? İnsanlarla, olaylarla, yerlerle, şeylerle, düşlerle ilgili hikayeler yazmaya başladım: maral dedim, ceylan yavrusuna verilen addır, kuyruğuna kelebek konmasıyla ünlüdür; cibeng bir aşk çeşididir, duygusallık dozunun düşük olması ve başlangıç aşamasında daha uzun bir kuluçka dönemine gerek duymasıyla büjjzidong'dan ayrılır. Kendimi kandırıyordum şüphesiz – olmayan sözcükleri var ettiğim anda birer geçmiş ediniyorlardı, mıknatıs gibiydiler. Son umudum statik hesaplarındaydı – kurduğum köprülerin, diktiğim kulelerin çelik konstrüksiyon hesaplarına dalmışken, bu yapı iskeletlerinin anonimlikten ne kadar uzak olduğunu, altına imzamı atmasam bile çok açık bir şekilde bana ait olduklarını fark edince, ben bu durağı sevdim dedim, inebilir miyim. Hesaplarımı yırttım, boş ve temiz beş dosya kâğıdını özenle zımbalayıp kapının altından attım ve ertesi sabah odama girmelerini beklemeye koyuldum.Sabah her zamanki gürültüyle sınıf salondaki yerini aldı, ardından bir sessizlik –
üst kattan da ses gelmiyordu, oysa bir süredir orası da dershane olarak kullanılıyordu. Sessizlik bozulmak bilmiyordu – kimse birşey söylemiyor, hareket etmiyordu, arada sırada bir sandalye gıcırtısı yalnızca. Kaçmayacağımı biliyorlardı, bu kadar düşünecek ne vardı, neden gelmiyorlardı artık? Kapıya kulağımı dayadım ama hayır - işaretle bile konuşmuyorlardı. Julio'yu dinlemeyip kapıyı açtım.On beş-yirmi kişilik bir sınıftı bu, değişik yaşlardan insanlar; hepsinin önünde
zımbalı boş kağıtlar duruyordu. Bileği dövmeli adamdı hoca, gözlüklerini nihayet takmıştı – ona baktığımı görünce, girişteki fotokopi makinesini işaret etti başıyla. Güldüm. Adımın yazılı olduğu boş sıraya oturdum. Metnin bir kopyasından bana da verdi. Dikkatimi önümdeki boş sayfaya yoğunlaştırdım herkes gibi. Güzel bir sayfaydı. Beyaz bir sessizliğin nasıl çağlayabileceğini ancak üçüncü sayfada anladım: nefesim kesildi. Odamın penceresinin açıldığını duydum o sırada – birisi içeri girdi, yatağa fırlattı kendisini, sonra kibrit, dumanı üfledi, çekmeceyi açıp kapadı, kağıt, masaya oturdu.