“Yazınsal Bilgi”yi
Geliştirme Biçimi Olarak Yazınsal Deneyler
Cem Akaş
“Deneysel
yazın” kuşku uyandıran bir terim – “sahici” olması gereken birşeyle oynanır mı,
deney yapılır mı? Anlatılacak şey öylece, kendiliğinden akıp gelmez mi yazarın
içinden? “Auteur” romantisizminden kaynaklanan bir seraba benziyor bu daha çok
– nasıl yazdığını düşünmeden yazan, hatta iyi yazan yazarlar kuşkusuz var, ama
“bunu nasıl anlatsam?” diye düşünenler herhalde daha çoktur – bu soru bir
arayışı özetler, az bir cesaretle de arayış, deneye dönüşebilir.
Deney
yapmak, öte yandan, yazarın başını o kadar döndürebilir ki, biçimsel
buluşlarıyla yetinmeye, bunları değerlendirmesine vesile olacak içerikler
aramaya, hatta kimi zaman böyle bir içeriği doğru dürüst oluşturmadan “biçim”in
hatırına okurun önüne yarı çıplak çıkmaya yöneldiği görülebilir.
Yazarların çoğu, tarih boyunca, küçük ya da büyük deneylere girişmiştir. Yazın, başka şeylerin yanısıra, bir “bilgi” alanı – hem teknik, hem ontolojik, hem de fenomenolojik anlamda; dolayısıyla bu bilginin deney ve arayış yoluyla geliştirilmesi mümkün - hem neyin nasıl yazılabileceği konusunda, hem bizzat yazma ediminin varoluşsal anlamı konusunda, hem de okuma edimini gerçekleştirirken yaşananlar anlamında. Burada sistematik bir pozitivizmden söz etmediğimi belki de vurgulamam gerek.
Yine
de, bilim-yazın koşutluğunun peşinden gidecek olursak: bir kez yapılmış deneyin
hükmü yoktur bilimde, başka kişiler tarafından, başka yerlerde yinelenebilir
olması gerekir, elde edilen sonuçların da, “bilgi” sayılabilmesi için
birbiriyle tutarlı olması şarttır. Yazın alanında da bu çoğu zaman geçerli –
bir onsekizinci yüzyıl romanında hikaye, elden ele geçen bir paranın ağzından
anlatıldı diye (Charles Johnstone, Chrysal),
yirminci yüzyılda baş kahramanı bir nesne olan başka roman yazılmayacak,
yazılırsa da deneysel bir yanı olmayacak demek değil; nitekim Tibor Fischer, Collector Collector adlı romanında,
koleksiyonerden koleksiyonere geçen bir Çin vazosunun ağzından anlatır
hikayeyi. Bu örnekler çoğaldığında, belirlemesi güç olan bir yerden sonra, bu
anlatı biçimi standartlaşabilir, hikaye anlatmanın bilindik yollarından biri
haline gelebilir. Maupassant öyküsü, Çehov öyküsü, Balzac romanı dediğimizde
böyle birşeyi kastediyoruz zaten.
Bazı
yazarlar deneylerini bilerek yapıyor, bazılarıysa kendiliğinden, farkında
olmadan – “bilgi” açısından (yani okur açısından, ya da önce okuyup sonra yazan
açısından, çünkü bazı yazarlar okumaz) bakıldığında ikisi arasında bir ayırım
yok. Martin Amis, Time’s Arrow’da olayları baş karakterin
ölümünden geriye doğru, bir filmi tersten seyreder gibi anlattığında bunu
bilerek yapıyor (adından bile belli bu), ama Sevim Burak’taki anlatım deneyleri
daha çok okur gözünden birer deney – Sevim Burak (bir genelleme olarak) öyle yazıyor çünkü.
Bazı
deneyler sırf deney olsun diye yapılıyor, bazılarıysa anlatı kendine özgü, yeni
bir biçimi gerektirdiği için. Bu ikisi arasında da bilgi açısından bir fark
olmasa bile, nitelik açısından bence var: iyi bir yazın yapıtı, biçimini
gerekçelendiren yapıttır çünkü. Walter Abish’in Alphabetical Africa’sında
her harf sırayla birer bölüm oluşturuyor ve her bölümde yalnızca o harfle ve
alfabede ondan önce gelen harflerle başlayan sözcükler kullanılıyor. Kitabın
içeriği böyle bir talep getirmiyor oysa; pekala başka türlü de anlatılabilir.
(Gerçi Abish’in kitabı yine de iyidir, “kısıt”ın getirdiği garip şiirsellik ve
metafor zenginliği nedeniyle.) Perec’in La
Disparition’uysa ikincisine bir
örnek: koca bir romanı “e” harfi kullanmadan yazıyor Perec, bunu da romanın
içeriğine doğrudan bağlı olduğu için yapıyor – bir kişinin, hatta bir insan
topluluğunun ortadan kaldırılmasının fark edilmemesinin trajikliği (Nazi
döneminde Yahudiler), romandaki harf eksikliğinin ilk başta hiçbir eleştirmen
tarafından fark edilmemesiyle, ek bir ironi kazanıyor.
Bazı
deneyler büyük, bazılarıysa küçük, tıpkı fizikte olduğu gibi; büyük deneyler
paradigma değişikliklerine yol açabiliyor, küçük deneyler, belli bir paradigma
içinde, farklı uygulamalardan nasıl sonuçlar alınacağına bakıyor. Lawrence
Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü,
Einstein’ın görelilik kuramının roman kurgusunda nasıl kullanılabileceğini
araştırıyor örneğin; aynı “olaylar”ın farklı anlatıcıların elinde tümüyle
farklı anlatılara dönüştürülmesi tekniği, artık standart yöntemlerden biri, bir
“paradigma” olmuş durumda. Herkes beş heceli, a-a-a-b düzeninde şiir yazarken
11 heceli, a-b-a-b-c düzeninde şiir yazmaksa ikincisine bir örnek –
ölçülü-uyaklı şiir paradigması içinde artan bilgi birikimi.
Deneysel
olanın “yeni”yle ilişkisine bakmak gerek bir de. Yeniyi tanımlamak bir anlamda
zor – yazılan hiçbir şey, daha önce yazılan herhangi birşeyle tam anlamıyla
aynı olamayacağına göre, herşey yeni demektir bir bakıma; dolayısıyla her
yazarın, her seferinde, yeni birşey denediği ileri sürülebilir; “deneysel”liği
bir paye sanan yazarlar da, içleri rahat bir şekilde, kendilerini “deneysel
yazar” sayabilir. Yeninin yalnızca zamansal değil, coğrafi bir kaymayla da
ilgisi var öte yandan: bugün Yusuf Atılgan biçeminde roman yazılmasını deneysel
bulmayacak olanlar, Oulipo’cuların o dönemde örneğin Fransa’da yapmış olduğu
şeyleri şimdi bir de Türkiye’de yapmanın deneysellik olduğunu düşünebiliyor.
Dediğim gibi, bir açıdan bakıldığında buna hakları var: yapılmış bir deneyi
benzer deneylerle çoğaltıyorlar sonuçta; yani deneyseller, ama deneyleri yeni
değil, ya da yalnızca Türkiye sınırları içinde yeni.
Yine
de “yeni kültü” konusunda dikkatli olmak gerek – değişim o kadar hızlı ki,
hiçbir değişiklik pek önemli değil, hiçbir yeni yeterince yeni değil artık.
Oysa yirminci yüzyılın başında avant-garde yazar olmak, okuyucuya gerçek
anlamda şoklar yaşatmak demekti, tüm anlatısal beklentilerin alt üst
edilmesiydi. Bugün biliyoruz ki avant-garde, avant-garde kalamadı; o kadar
başarılı bir darbe gerçekleştirdi ki, yazını yok etmeye yönelik tavrı, bizzat
yazınsal “alet kutusu”nun içine katıldı, bir anlamda evcilleştirildi. “Devrimci
sanat” diyebileceğimiz bir imgenin ortaya çıkmasını engellemedi bu; ama
koşullarını yerine getirmek, darbe yapmak, devirmek, daha önce olmayanı var
kılmak giderek zorlaştı.
Postmodernist
yazını da bu bağlamda ele alabiliriz – postmodernist romanların birçoğuna
ezberden “deneysel yazın” yaftası vurulmasının nedeni, geleneksel anlatı biçimlerine benzemeyen,
yeni bir anlayışın ürünü yapıtlar ortaya konduğu sanısı. Oysa çoğu örnekte daha
eski bir ya da birkaç yapıtın, pastiş ve parodi yoluyla yeniden ele alınmasıyla
karşı karşıyayız; kaldı ki pastiş ve parodi yöntemlerinin kendisi de yeni değil
– Swift’i anımsamak yeter. Metnin kendi metinselliğinin farkında olması da
postmodernizm için ayırıcı bir özellik sayılmaz ayrıca – Sterne’ün Tristram Shandy’si bunun klasik örneği. Bu anlamda, gerici bir yanı olduğu
bile söylenebilir postmodernist yazının,”yeni”yi, yeninin olabilirliğini zaten reddetmesinden ötürü. Yirminci
yüzyılın ilk çeyreğindeki dadaist, nihilist, avant-gardist yaklaşımların da
postmodernizme yataklık ettiği söylenebilir.
Yazınsal
deneyleri, kaynak noktası açısından ikiye ayırmak mümkün: bazı deneyler, “yazın
içinde” kalarak, bu bilgi disiplininin öz kaynaklarını kullanarak yapılıyor –
çok kişili bir konuşmayı farklı bir biçimde kurmaya çalışmak (Susan Sontag, Böyle Yaşıyoruz Artık), bir romandaki
bütün olayları, yalnızca bir karakterin mevcut olduğu durumlar aracılığıyla ama
yine de üçüncü tekil şahıstan anlatmak (Virginia Woolf, Emma) gibi deneyler bunlar. Dilin sözcük ve sentaks düzeyinde
olanaklarının zorlanması (James Joyce, Finnegans Wake) yine bu
kategoriye giriyor. Bazı deneylerse, başka bilgi disiplinlerinin birikiminden,
oradaki yeniliklerden ya da deneylerden yola çıkılarak yapılıyor – sanatta
gerçeküstücülük, yazınsal gerçeküstücülüğü besliyor, sinematik anlatım,
yirminci yüzyılda roman anlatımını en çok belirleyen unsur haline geliyor,
internet teknolojisi, “hypertext” yönteminin ve görüntü-hareket-metin
ilişkisinin yazınsal amaçlarla ilk kez bu kadar ileri gidilerek kullanılmasına
olanak sağlıyor.
Ontolojik
yazın deneyleri, odağına yazar kimliğini, yazar olma olgusunu yerleştiriyor ve
sorguluyor – birden fazla yazarın bir metni ortaklaşa yazması (Ray Bradbury ve
Jonathan Vos Post), kurmaca bir yazar figürünün yaratılıp birkaç yazar
tarafından ürün verilmesi (Reşit İmrahor), “auteur”ün gerçekten de, Foucault ve
Barthes’ın öne sürdüğü gibi, ölüp ölmediğini görmek için imzasız yapıtlar
yayımlamak (ancak iki yazarın da yapıtlarını imzalamaktan vazgeçmediğini
unutmamak gerek) gibi örnekler verilebilir.
Fenomenolojik
okuma deneyleri ise konuya yazar-kitap-okur üçlüsünün birinci ya da üçüncü
ayağından yaklaşıyor, yazma ve okuma deneyiminin çeşitlenmesi anlamında
deneyler gerçekleştiriyor. Michaux’nun doktor gözetiminde “ilaç” alarak
giriştiği yazma deneyi, ilkine çok güzel bir örnek oluşturuyor. İkincisindeyse
okuma biçimi ve süresi, okuma ritmi, sesli okuma, grup halinde okuma,
başkasının okuduğu bir yapıtı dinleme, başka yapıtlardan oluşturulacak
belirlenmiş bir bağlam içinde okuma gibi değişkenler söz konusu. En bilindik
örneklerinden biri, Cortazar’ın Seksek’indeki okuma önerisi; benzer bir
deney, B.S. Johnson’ın The Unfortunates adlı kitabı için de geçerli –
kitabın bölümleri farklı uzunlukta fasiküller halinde basılmış; ilk ve son
bölüm dışındakiler istenen sırayla okunabiliyor. Mallarmé’nin Bir Zar Atımı
adlı yaptının sayfa düzeni de okuma deneyimini belirlemeye yönelik. Okuma
sürecinin, yapıtın anlamını oluşturan öğe olduğu, önceden varolan bir anlamdan
söz edilemeyeceği düşüncesi, açık yapıt kuramını bir anlamda “Schrödinger’in
Kedisi” deneyinin sunduğu içgörüme yakın kılıyor. Bir anlamda, çünkü Schrödinger
deneyinde kedinin ölü mü yaşıyor mu olduğu sorusunun yanıtı, ancak hücre
açılmadığı sürece çoğul, tıpkı okunmadan önce çoğul anlam taşıyan kitap gibi;
hücrenin kapağı açılıp içeri bakıldığındaysa çoğul olasılıklar tekil anlama
dönüşüyor – ya ölü olduğu görülüyor kedinin, ya da canlı (oysa açık yapıtta
kitabın okunması, anlamı tüketmiyor).
Yazın alanında yapılan deneylerin, genel hatlarıyla sanat ve bilimdeki deneylerle, gelişmelerle koşutluk taşıdığı düşünülebilir. En azından modernizm için bunu iddia etmek o kadar da zor değil: Einstein’ın görelilik kuramını ortaya attığı dönem, aynı zamanda kübizmin ortaya çıktığı, Kafka’nın, Joyce’un, Proust’un ürün verdiği dönemdi, ortak bir dönüşüm çizgisi görülebiliyordu bu üç alanda. Buna “yapıcı deneyler” diyebiliriz, çünkü aynı dönemde, özellikle sanatta ve bir dereceye kadar yazında ortaya çıkan nihilist sorgulama, daha çok yok edici olmaya, iptal etmeye çalışan bir deneysellik içeriyordu. Yirmibirinci yüzyılın başında bu üç alana baktığımızda, alanların kendi içlerinde ve alanlar arasında tek ve ortak bir “hakim paradigma”dan söz edilememesi, aslında yeni paradigmanın ta kendisi – bu üç alanda da bir neo-nihilizm at koşturuyor. Bilim, uzun süre sonra yeniden tekniğe indirgenmiş durumda: klonlama, gen mühendisliği, gen haritasının çıkarılması, mikrobiyoloji, atom-altı parçacıkların saptanması vs. ile uğraşıyor epeydir. Sanat, sanatsal olanın altından halıyı çekti, hemen herşeyde sanatı keşfederek “analitik bir kategori olarak sanat”ın içini boşalttı ve bunu küresel bir yeni sanat anlayışı haline getirmeyi, küresel kapitalin yerel temsilcileri aracılığıyla başardı. Yazındaysa bir yandan baş aktörlük yazardan okuyucuya geçirildi ve zaten ölümü duyurulmuş yazarın, ürettiği metinden kaynaklanabilecek sorumluluğu, geriye doğru işleyemeyecek şekilde rafa kaldırıldı, bir yandansa metinler, bizzat yazarları tarafından kendi çıkışsız ve karmaşık labirentlerine hapsedilip “dünya”yla herhangi bir alışverişe girmekten men edildiler. Bu neo-nihilizme yaver giden “yapıcı deneyler” tekil örneklerden ibaret - bu “zeit”ın “geist”ı yok.
İdeolojiyle deneysel yazın ilişkisini de burada gündeme getirmek gerekir belki. İnsanların gerçek varoluş koşullarıyla ilişkisini düzenleyen tasarım (Althusser) olarak bakıldığında, ideoloji neyin görüldüğü, nasıl görüldüğü konusunda çok belirleyici – bunu görsel bir örnek haline getirmenin en kolay yollarından biri Matrix filmini düşünmek: gerçek yaşam koşullarıyla ideolojinin benimsettiği yaşam koşulları arasındaki çarpıcı farklılığın farkına, kırmızı bir hapla varabiliyor Neo. Deneysel yazın, bu hapın işlevini üstlenebildiği oranda, salt biçimci bir deneyselliğin ötesine geçmeyi, gerçekten devrimci bir potansiyeli işler hale getirmeyi başarabilir. Ama çok da kolay değil bu elbette – ideoloji tarafından belirlenen “yapısal temel”, deneysel yazın ve yazarı için de bir temel çünkü.
Yirminci yüzyılın başlarında deneysel yazın, doruktaki modernizmin ana ilkelerine gönderme yapıyor, hakim ideolojiyi -salt siyasal değil, genel anlamıyla- sorguluyor, bilim ve sanattaki dönüşüme koşut işler çıkarıyordu; yirmibirinci yüzyılın başında deneysel yazına kalkışmak isteyenlerin bunu akıllarında tutmalarında yarar olabilir.