| Dostumuz Bağışlanmaz Bir
Suç İşledi Böyle
olmasını hiçbirimiz beklemiyorduk. Yani
neresinden bakarsanız bakın, Can mantıklı ve
aklı başında bir insandı. Normal miydi?
Sanırım can alıcı bir soru olabilir bu. Sabah
kalktığında banyoya gidip aynadaki yüzle
konuşan biri normal midir? Kızılderililerin
bir bildiği vardır diye, mümkün olduğunca
fotoğraf çektirmekten kaçınan biri? Kesin bir
yanıt vermenin güç olduğunu görüyorsunuz
-elimizdeki ipuçları yeterli değil,
önyargımıza göre iki yöne de çekilebilir,
düşüncemize uygun olarak yorumlanabilir. Oysa
önyargılardan kurtulmamız gerekiyordu, Can'ın
davranış bozukluğunu daha iyi kavrayabilmemiz
için. O yüzden yukarıdaki örnekler göz
önüne alınmadı. Daha somut bazı göstergeler
olmalıydı - yıllarca anlaşılabilir
davranışları saptamış ve emretmiş bir
beynin bir gün aniden yoldan çıkmasını,
çarpık komutlarla, içinde barındığı bedeni
böylesine bir suça yönlendirmesini
açıklayacak, en azından olası ve
anlaşılabilir kılacak bazı göstergeler.
Benim evimde
toplandığımız bir akşam, insanın neden suç
işlediğini tartışmaya başlamıştık,
özellikle de akıllı, geçim sıkıntısı
olmayan, genelde normal sayılan insanların.
Herkes bir şeyler söyledi, çeşitli kuramlar
ortaya atıldı, ancak Can'dan hiç ses
çıkmıyordu. Bir ara gazeteyi okumaya
başladı. Tartışmanın cinayet üzerinde
yoğunlaştığı bir sırada Can söze
karıştı.
"İnsan sıkıldığı
ve yeni birşeyler yapmak istediği için sizin
'suç' olarak nitelendirdiğiniz şeyleri yapamaz
mı?"
Şaşırmıştık. O güne
kadar pek çok tartışma yapmıştık - Can
bunların hepsine renk katmış, sağlam
düşünceleri ve konuyu deşen sorularıyla
hepimizi etkilemişti. Ancak bu seferki sorusu,
beklenmedik derecede anlamsızdı. Suçu bir
eğlence aracı olarak göstermeye
çalışıyordu.
"Evet ama, çekirdek
yemekle, ne bileyim, adam öldürmek arasında
bir fark yok mu sence?" diye sordu Şener.
Ama onu duymamıştı. Biraz
sinirli bir hareketle, gazetenin ilk sayfasında
iri baylıklı bir haberi gösterdi bize.
"Bakın burada ne
yazıyor: 'KORKUNÇ TAKLA - Dün saat 15:30
sularında Kadıköy'ün pek işlek olmayan Kabil
Sokağında kimliği belirlenemeyen bir şahıs
takla attı. Az sayıdaki görgü tanığının
ifadesine göre uzun boylu ve esmer olan bu
kişi, daha sonra hızla olay yerinden
uzaklaştı. Güvenlik Kuvvetleri aramalarını
sürdürüyor. Olayı görenlerden Necla Yankı,
güvenlik kuvvetlerinin gelmesinden kısa bir
süre sonra sinir krizi geçirerek takla atmaya
kalkıştı, ancak çevredekilerin müdahalesiyle
kurtarılarak Erenköy Sinir Hastalıkları
Kliniğinde tedavi altına alındı. Emniyet
Müdürlüğünce yapılan açıklamada halka
sakin olma çağrısı yapıldı ve suçlunun en
kısa sürede yakalanacağı belirtildi.' Köşe
yazarlarından birisi de bu konuyu ele almış.
Ne diyorsunuz buna?"
Kimse konuşamıyordu. Bu
dehşet verici haberi biz de okumuştuk. Bir
adamın güpegündüz, sokak ortasında takla
atacağını düşünmek bile yeterince tüyler
ürperticiydi.
"Yakalandığında ne
ceza yer sizce?" diye sordu Can.
Bakın, ben ölüm cezasına
karşıyım ama bugünkü ceza hukukumuzda bu
suçun karşılığı ölümdür. Bunu açıkça
söyledim Can'a.
"Hafifletici nedenler
bulurlarsa ömür boyu hapse çevrilebilir
belki," dedi Metin.
"Sizce bu son derece
yerinde mi olur?" dedi Can, "Takla
atmak korkunç bir suç mu? Söylesenize,
neden?"
"Ama Can", dedi
Işıl, "bunun suç olduğunu herkes
biliyor. Hırsızlık yapmak, adam öldürmek
neden suçsa o yüzden."
"Ayrıca toplumun
düzenini de tehdit ediyor. Kendin okudun, olayı
gören başka birisi de takla atmaya
kalkışmış. Durdurmasalarmış gidiyormuş
kadın. Akıl hastanesine yatırılmış.
Başkalarının sağlığını olumsuz etkileyen,
sağlıklı düşünmelerini doğrudan engelleyen
davranışlar suç sayılmamalı mı sence?
Uyuşturucu kullanmak da serbest mi bırakılsın
yani?" dedi Arif.
"Gerçekten böyle
düşündüğünüze inanamıyorum," dedi
Can. Bir süre sessiz kaldı. "Ne olur,
biraz mantıklı olun. Altı üstü bir takla bu.
Başkalarını da takla atmaya yöneltiyorsa ne
olmuş yani? Takla atmak isteyen atar. Size ne?
Devlet bireyi, bireye rağmen koruyabilmeli mi?
Hem ne demek 'korumak?' Ne zararı var takla
atmanın?"
"Ne demek ne zararı
var? Can, ahlak denilen bir şey var, toplumsal
değerler var. Bunlar armut mu? Kalabalık bir
caddenin ortasına sıçmak da mı normal
karşılanmalı? Ne dediğinin farkında mısın
sen? Takla atmayı nasıl savunursun?"
Işıl gerçekten içerlemişti.
Can gülmeye başladı. Uzun
bir süre, yüksek sesle güldü. Hepimiz onu
seyrediyorduk. Bir şeylerin yolunda gitmediğini
ilk o zaman sezdim sanırım.
"Ne var? Ne gülüyorsun
öyle?" diye çıkıştı Metin
kızgınlıkla. Can'a hepimizden çok
bağlıydı.
"Nasıl gülmem yahu, ne
diyorsun sen? Söylediklerinizi duymuyorsunuz
galiba? Uyuşturucuya, hırsızlığa, adam
öldürmeye, herşeye benzettiniz takla atmayı.
Takla!" Duraksdı, hepimizi teker teker
süzdü, sonra yeniden sırıtmaya başladı.
"Şimdi çaktım! Ulan,
ben de ciddi ciddi cevap veriyorum. Bayağı iyi
işlettiniz beni, helal olsun. Sazan gibi yuttum
ben de." Biraz duruyor, sonra yeniden
kıkırdamaya başlıyordu.
"Alay mı
ediyorsun?" diye sordu Şener. "Bence
senin dışında herkes çok ciddi burada."
"Tamam, tamam. Çok
ciddisiniz, peki. Bırakın artık. Benim karnım
acıktı. Birşeyler yemek isteyen var mı?"
Gülümsedi. Bizimle
gerçekten alay ediyor gibiydi. Hava çok
gerginleşmişti.
"Pek iştahınız yok
demek. Peki." Mutfağa doğru giderken
birden döndü. "Aklıma ne geldi: gazetede
yazan olayı ben yaratmış olsaydım, taklayı
sokağın ortasında ben atmış olsaydım yani,
ne yapardınız?"
"Kes artık.
Saçmalıyorsun," dedi Metin.
"Peki. Öyleyse itiraf
ediyorum. Dün 15:30 sularında Kadıköy Kabil
Sokakta takla atıp kaçan uzun boylu, esmer
şahıs benim."
"Dün bizimle
birlikteydin, unuttun mu?" dedi Işıl.
"Moda'da Polanski'nin filmine gittik, sonra
da McDonalds'da bir şeyler atıştırdık.
"Tamam. Ama bir ara
yanınızdan ayrıldım. Birkaç dakikalığına.
Fark etmemiş olabilirsiniz. Kabil Sokak ana
caddeye çok yakın. Bilirsin, arada sırada
gruptan kopup ara sokaklara dalmak gibi huylarım
vardır. Bu sefer de öyle yapmıştım. Canım
birden takla atmak istedi, ben de attım.
Pencereden bakan bir kadın avaz avaz bağırmaya
başlayınca da koşarak uzaklaştım ve
yanınıza gelip hiçbir şey olmamış gibi
davrandım. Oldu mu?"
Evet, öyle bir huyu vardı
gerçekten ve bunu da gariplikler listesine
eklememizin doğru olacağını düşünüyorum.
Söylediklerinin doğru olma olasılığı
vardı, bir ara yok olmuştu biz yürürken, ama
Can böyle bir şey yapacak insan değildi. Bir
ara sokağa girip takla atmak… Can topluma
saygılı ve akılcı bir insandı, böylesine
bir saçmalığa kalkışmış olamazdı. Bizi
anlattıklarıyla çileden çıkartmaya
çalışıyormuş ve ne yapacağımızı
izlemekten büyük bir zevk duyuyormuş gibi bir
hali vardı. Sırf bizi kızdırmak için
söylüyor olabilirdi bütün bunları. Ama
bundan sonra yaptığı şey, tüm
kuşkularımızı sildi; Can artık bildiğimiz
Can değildi, dengesiz davranışlarda bulunan,
suç eğilimleri gösteren, tehlikeli bir
insandı o.
"Bana inanmıyorsunuz
galiba," dedi, "iyi öyleyse, size bir
takla atayım da görün. Ben bu işin kitabını
yazmış adamım." Ve ardından da halının
üzerinde dediğini yaptı. Işıl yerinden
fırlamıştı ama onu durdurmayı başaramadı.
Can yerde oturmuş bize gülüyordu.
Metin üzerine atladı
Can'ın, yakasına yapıştı.
"Neden yaptın bunu?
Neden?" diye bağırdı. "Allah
kahretsin!"
Işıl pencerenin önüne
gitti. Ağlıyordu.
Ne yapacağımızı bilemez
haldeydik. En sevdiğimiz dostumuz, gözlerimizin
önünde, cezası ölüm olan bir suç
işlemişti.
Diğerlerine baktım.
Hepsinin yüzünde bu sözcükler
yankılanıyordu - "cezası ölüm olan bir
suç."
Can doğruldu.
"Hepinize öneririm.
Çok rahatlatıyor insanı."
"Yeter artık!"
diye bağırdı Şener. "Bu adam
çıldırmış. Onu böyle oturup izleyecek
miyiz? Cenk, birşeyler söylesene."
Haklıydı.
"Can," dedim,
"durumun farkındasın herhalde. Lütfen
sırıtmayı bırak ve beni dinle. Biz senin en
yakın arkadaşlarınız ve sen hepimizin
önünde korkunç bir suç işledin. Çok zor bu:
bilinçli insanlar olarak şu anda bizim
görevimiz seni polise bildirmek. Öte yandan
hepimizin çok sevdiği Can'sın sen. Ne
yapmamız gerekiyor sence?"
"Ben bu gece buraya hiç
gelmedim, hiçbir şey bilmiyorum," dedi
Işıl, hıçkırıklarının arasında.
Eşyalarını toparlamaya başlamıştı.
"Hiçbir yere
gitmiyorsun," dedi Can, "yerinde
oturuyorsun ve Cenk Beyin başkanlığında bu
vahim soruna acil bir çözüm getiriyoruz."
Metin Can'ın üzerine
yürüdü, ama Şener son anda araya girmeyi
başardı. Metin'in gözleri yaşlarla doluydu.
"Allah kahretsin, ne
yapmaya çalışıyorsun sen be? Kaçırdın mı?
Biraz olsun düşünemiyor musun?" diye
haykırdı.
Can bir süre Metin'e, sonra
bize baktı. Sonra yeniden gülmeye ve
alkışlamaya başladı.
"Muhteşem.
Olağanüstü bir gösteri. Daha iyisi olamazdı.
Oyunu kusursuz oynuyorsunuz. Buna takla
atılır."
Ve salonun ortasında takla
atmaya başladı. Durmaksızın.
Sonraki geceler Can olmadan
toplandık. Ona ne olduğunu anlamaya, ne
yapacağımıza karar vermeye çalışıyorduk.
Polise gitmek, bir anlamda Can'ı öldürmek
olacaktı. Buna hiçbirimiz yanaşmıyorduk,
başka bir çözüm olmalıydı. Metin'in fikri,
aklımıza gelenlerin en iyisiydi: eğer Can'ın
akli dengesini yitirdiğini kanıtlayabilirsek,
idamdan kurtulabilirdi. Can'ın ciddi bir
sinirsel bunalım geçirdiği açıktı; gözetim
altında bir kliniğe yatırılması onun için
tek çıkar yoldu. Böylece hem olayı gizlemiş
olma yükünden kurtuluyor, hem de bir zamanlar
aklı ve zekasıyla bizi büyüleyen Can'ın
iyileşebilmesi için elimizden geleni yapmış
oluyorduk.
Uzun süre bir başlangıç
noktası bulamadık. Can'da son zamanlarda
görülen gariplikleri saptamaya giriştik önce,
ama bunlar pek belirleyici olamıyordu. Sonra
Işıl, Can'ın yakınlarda çok sayıda cinayet
romanı okuduğunu anımsadı. Bu bir ipucu
olabilirdi. Bir gece Can'a gittim, hangi
kitapları okuduğunu görmek için; belki bir
şekilde bu cinayetlerden etkilenmiş, suç
işlemeye karşı olan direnci zayıflamıştı.
"Can, takla atma
konusunda düşüncelerini değiştirmiş
olabilir misin?" diye sordum.
"Ah, ne geceydi ama.
Müthiştiniz. Ama itiraf et, benim taklalar da
fena değildi, ha?"
Gözlerine, yine o parıltı
gelmişti. Hastaydı, hem de çok.
"Işıl, son zamanlarda
epey çok cinayet romanı okuduğunu söyledi.
Doğru mu?"
"Evet. Bir sürü Agatha
Christie. Cinayet etiği üzerine seninle
konuşmak isterim."
"Kitapları görebilir
miyim?"
"İşte. Nedir?"
"Bak Can, seninle açık
konuşacağım. Sinirsel bir rahatsızlık
geçirdiğini düşünüyorum. Bununla birlikte
giden bir de suç işleme dürtüsüne karşı
koyamama durumu var. Okuduğun kitapların böyle
bir etkide bulunmuş olabileceğinden
kuşkulanıyoruz."
"Biz ha? Hâlâ o takla
oyunu. Çok eğlenceli doğrusu. Ben de oynamak
isterim. Can'daki suç eğilimlerinin
kaynağını saptama kurulu. Bak ne diyeceğim:
şu kitapları incelemek gerçekten iyi fikir.
Hadi bakalım, işe yarayacak bir ipucu
bulabilecek miyiz?"
Bir zamanlar hayranlık
uyandıran bir beyne sahip bu insanın, böyle
bir duruma düştüğünü görmek kahrediciydi.
Kitaplara bakmaya başladım, o da aynı şeyi
yapıyordu.
"Tamam, buldum
işte!" dedi birden. "Buna ne
dersin?"
Sirkimize Hoşgeldiniz
adlı bir kitaptı bu.
"Konusu ne?" diye
sordum.
"Cinayet! Küçük bir
şehirde peş peşe insanlar öldürülüyor,
çok garip biçimlerde. Sonunda katilin, oraya
gelen sirkte çalışan bir akrobat olduğu
ortaya çıkıyor. Ve işte süper ipucu:
Hastings, çocukken bir keresinde babasının
nasıl takla attığını anlatırken çözüyor
Poirot bütün cinayetleri! Nasıl, daha iyisi
olamaz, değil mi?"
Kitabı okumak ve
diğerlerine göstermek için aldım. Artık hiç
kuşku kalmamıştı. Can bilinçaltında,
okuduklarından etkilenmiş ve bu durum,
geçirdiği -herkesin başına gelebilecek- hafif
ruhsal bunalımla birleşince ortaya bu üzücü
sonuç çıkmıştı. Ancak bu ruhsal bozukluk
nedeniyle, işlediği suçtan sorumlu
tutulamazdı. Dostları olarak, onun bir kliniğe
yatırılmasının en iyisi olacağına karar
vermiştik.
Bu karara vardıktan sonra
durumu açıklayan bir rapor yazmaya koyulduk,
savcılığa verilmek üzere. Yazmayı
bitirdiğimiz akşam Can çıkageldi.
"Aaa, bu hiç olmadı
işte. Benden habersiz, kurul nasıl toplanır?
Neler yapıyorsunuz bakalım?"
Metin kararımızı Can'a
anlattı.
"Güzel, güzeel,"
dedi Can, keyiflenmiş gibiydi, "çok iyi
düşünmüşsünüz. Polisi kim oynuyor peki?
Ben tanıyor muyum?"
Işıl yine pencereden
dışarı bakmaya başladı. Can'ı böyle
görmeye dayanamıyordu.
Can'ın başına gelenler
hepimiz için çok sarsıcı oldu. Son ana dek
bunun bir oyun olduğunu düşündü Can, onunla
dalga geçtiğimizi sanıyordu.
Ne yazık ki yapılan
muayenede, akli dengesinin yerinde olduğu
saptandı.
Doktoru da bizim
ayarladığımıza inanıyordu. Mahkemede
sürekli güldü. Bazen ayakta el çırpmaya
başlıyor, "Bravo!" diye
bağırıyordu. İşlediği suçun ne denli
ağır olduğunu kavrayamıyordu.
Ve onu çok sevmemize
karşın, Can'ın eskisi gibi olmadığını
açıkça görüyorduk. İnanmak istemiyorduk ama
o, işlediği suçtan zevk duyan bir cani
olmuştu ve eline fırsat geçse, aynı şeyi
hiç çekinmeden yeniden yapardı. Bu aşamadan
sonra onu korumaya çalışmak, aynı suçu
paylaşmak olacaktı.
Cezasını ömür boyu hapse
çevirmek için yaptığımız girişimlerden de
bir sonuç çıkmadı.
Can idam edileceğine de hiç
inanmadı. Son sözleri hepimize büyük acı
verdi. "Baksanıza," demişti,
"Metafizik Komedi Kumpanyasının bir üyesi
olmak harika. Sizin kadar yetenekli rol
arkadaşı kaç kişiye nasip olur? Bundan
sonraki çalışmalarımızı filme
alalım."
İdam sehpasında da o deli
gülüşüyle gülmüş olmalı.
|